Sonra kâtibe:
“Merhaba bey, nasılsın?”
Kâtip de ırgatbaşıyı sevmezdi ama, belli etmedi:
“İyiyim. Sen?”
“Sağlığına duacıyım...”
Kâtip, “pamukçu” oğlanlardan sonra “kütlücü”lerin de kartlarını zımbalayıp “sulu kozacı”lara geçti.
Sulu kozacılar sırılsıklam üst başlarıyla titreşiyorlardı. Kâtip, “Ne o?” dedi. “Ne oluyorsunuz?”
Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri, “Donuyok,” diye tekrarladı.
Kâtibin yüzü bok koklamışçasına buruştu:
“Donuyoruz desene lan, hırt!”
İşçinin çeneleri vuruyordu:
“Donuyok,” diye tekrarladı.
“Donuyoruz de be!”
“Donuyok!”
“Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!”
“Do-nu-yok.”
“Ayı efendim ayı. Donuyoruz!”
“Diyemem kâtip evendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor...”
Araya ırgatbaşı girdi:
“Nefesini tüketme. Bunlar nerde insanlık nerde. Bunlara var mı somun! Yerler! Var mı nallı Fatma? Tamam...”
Kâtiple ırgatbaşı arka mağazalara gülüşerek giderlerken, “Donuyoruz” diyemeyen işçi eliyle arkalarından “Nah!” yaptı. Sonra da iş arkadaşına döndü:
“Donuyoruz,” dedi.
Arkadaşı güldü:
“Kâtibe niye demedin?”
“Keyiflensin diye...”
“Keyiflensin diye mi?”
“Keyfilensin diye. Bizi ayı, kendini adam bellesin fukara!”
Sayfa 62 - Everest Yayınları