Başarı insan egosunu şişirir. Başarılı insanlar çok kere yetenekli ve hayat enerjisi yüksek insanlardır. Ancak aşırı şişmiş bir ego başarısızlığa zemin hazırlar ve hayalleri yıkabilir. Bu tehlikeden uzak durmak için aşağıdaki dört ögeyi hesaba katmak gerekir:
Zaman: Bir gün yirmi dört saat, bir hafta yedi gündür. Bu basit gerçek çok kere göz ardı edilir. Başarılı insanlar her türlü sorunu çözebileceklerine veya her şeyin üstesinden gelebileceklerine inanırlar. Bu doğru olabilir ancak hayatın diğer yükleri de hesaplandığında zamanları yetmeyebilir. Çünkü günün bütünü çalışarak geçmez.
Yetenek: İnsanın her işi kendi yaparak başarılı olması mümkün değildir. Çevredeki kişilerin yeteneklerini fark etmek ve işleri onların güçlü yanlarından faydalanacak şekilde delege etmek gerekir. Başarılı insanlar zayıf yönlerini çevrelerine topladıkları güçlü kişilerle dengelerler.
Momentum: Zirveye ulaşan momentumu kaybeder ve düşüşe geçer. Buna hazırlıklı olmak gerekir.
Risk: Kendi alanında sonsuza kadar zirvede kalmak mümkün değildir. Daha iyi fikirleri olanları izlemek ve onlardan yararlanmak, bunlar olmuyorsa da "nerede duracağını bilmek" gerekir.
Başarı yönelimi yüksek kişinin en belirgin özellikleri şunlardır:
Sonuç odaklılık. Yaptığı işin somut sonuçlarını almak ister. Sonuca ulaşmamış iş onun için anlamlı değildir.
Hesaplanmış risk alma. Sınırları zorlayan ancak başarılabilir olan ve orta düzeyde risk içeren işleri tercih eder. Kendini sınamayı sever ama başarı şansı olmayan ve gerçeklerle uyuşmayan durumlardan da uzak durur.
Geribildirim alma isteği. Yüksek başarı güdüsüne sahip kişi, yaptığı işin onaylanmasını, gerektiğinde eleştirilmesini bekler. Gösterdiği çabanın değerlendirilmesini, karşılık bulmasını ister. Böylece başarısını ölçme ve hedeflerini mevcut duruma uyarlama olanağı bulur.
İşine dört elle sarılma. Başarı güdüsü yüksek kişi işine çok bağlıdır ve yoğun biçimde işine gömülür. Bir işi yarıda bırakmak zorunda kaldığında rahatsız olur, işten başını kaldırmakta zorlanır,
Kişisel sorumluluk üstlenme. Bir işin yapılmasının ve sonuçlandırılmasının sorumluluğunu yüklenir. Ek görevlere talip olur ve tek başına çalışmaktan zevk alır.
Küçük Prens'te St. Exupery şöyle yazar:
"Elbette seni inciteceğim, elbette beni inciteceksin, elbette birbirimizi inciteceğiz. Ama varoluşun asıl koşuludur bu. Bahar olmak kışın riskini kabul etmek demektir. Var olmak, var olmama riskini kabul etmek demektir."
“Seni seviyorum,“ demek alınmaya değer bir risk. Ama tüm hayatı uçurumun kenarında yaşamak? Değerli olması için kırılganlığın korkutucu seviyede dönüştürücü olmasına gerek yok ya da arka planda sürekli var olmasına. 
…en dramatik ve en sıklıkla verilen örnek, ll Dünya Savaşı sonundaki kış döneminde Hollanda'da ortaya çıkan açlıktır. Ülkeyi ele geçiren Naziler her cephede geri püskürtülüyordu ve Hollandalılar kendilerini kurtaracak ittifak kuvvetlerine yardım etmeye çalışıyorlardı. Naziler, buna karşı ceza olarak tüm yiyecek nakline el koydular. Bütün bir mevsim buyunca açlığa tutsak düşen Hollandalılar, günde 1000 kaloriden bile az tüketerek, lale soğanları yiyip, hayatta kalmaya çabaladılar ve 16.000 insan açlıktan öldü . Diğer yandan, aç geçirilen bu zorlu kış sürecini, anne karnında tamamlayan fetuslar da içine doğacakları çevrenin kısıtlı imkanları hakkında epey bilgi ile donanmışlardı; yaşam boyu sürecek metabolik programlamaları da elbette buna göre oluştu. Sonuçta yarım yüzyıl sonra, pinti metabolizmalara sahip ve metabolik sendroma karşı yüksek riskli bir kuşak ortaya çıktı. Görünen o ki fetal gelişimin her bir aşamasında , metabolizma ve fizyolojinin farklı yönleri programlanmaktadır. Eğer fetal gelişiminizin ilk üç ayını kıtlık içindeki bir bebek olarak tamamladıysanız, kalp hastalıkları, obezite ve sağlıksız kolesterol profillerine karşı çok daha fazla risk geliştirirsiniz. Ama eğer altı aylık ya da dokuz aylık bir fetüs iken bu kıtlığa girdiyseniz, bu kez de sizi bekleyen büyük tehlike diyabet olacaktır.