1914’den sonra eli kolu bağlanan Halifenin, işgalcilerin gözlerinden kaçırmayı başararak organize ettiği Müslüman şahlanışından pek az zaman sonra, bakıyorsunuz ortalığı çirkin bir takım tipler doldurmuş. Bakıyorsunuz bir yandan harıl harıl yüklerini tutarken, öte yandan, müstevlileri söküp atmak için etiyle tırnağıyla mücadele vermiş yorgun halkın üzerine akbabalar gibi tünemişler, onun askeri, onun parası, onun memuru ile yine ona zulme başlamışlar, sırtından elbisesini, başından sarığını, dilinden Kur’an’ını, mahallesinden camisini, elinden çocuğunu alıyorlar. İnsanları çılgın bir harcayışla harcıyor, dışarıdan değil, içerden saldırıya uğradıkları için şok geçiren koca milleti, çok iyi planlanmış zincirleme şoklarla, seri idamlarla vahşetlerle öyle korkutuyorlar ki, bugün aradan kırkbeş-elli yıl geçtiği halde, o günlere şahit olmuş insanlara, İslâmî Mücadeleyle ilgili sözler söylediğiniz zaman, onların “evladım olur olmaz yerde böyle konuşmayın, vallahi sizleri de asarlar” dediklerini görüyorsunuz.
Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluduğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler doldurur bizi, hepten ele geçirir çaresi yoktur.
Şimdi anlıyordu neden o kadar büyük inatla ve dirençle hayatta kaldığına, bir koku yaratıcısı olması gerekiyordu da ondan. Herhangi bir koku yaratıcısı da değil, bütün zamanların en büyük parfümcüsü olacaktı.
Genellikle insanların kokusu ya hiçbir şeye benzemez ya da berbat olurdu. Çocuklar yavan, erkekler sidik gibi, acı acı ter yada peynir, kadınlar bayat donyaği, bozulmakta olan balık gibi kokardı. İlginç bir tarafı kesinlikle yoktu insan kokusunun, itici bir şeydi.