Nitekim Alparslan dört gün dört gece can çekiştikten sonra öldü. Canı ağır ağır çekilirken acı bir muhasebeyle geçen dört gün. Dönemin vakanüvisleri sözlerini şöyle naklettiler: "Daha dün bir tepenin üstünden birliklerimi teftiş ediyordum, onların adımlarının altında yerin sarsıldığını hissettim ve kendi kendime, 'Şu cihanın hâkimiyim! Benimle kim boy ölçüşebilir?' dedim. Allah bu kibrime, bu böbürlenmeme karşı, insanların en sefilini, yenilmiş, esir düşmüş bir adamı, bir idam mahkûmunu saldı üzerime; o benden daha güçlü çıktı, vurdu devirdi beni tahtımdan, aldı canımı."
Ömer Hayyam belki de bu dramın ardından kitabına şu rubaiyi kaydetmişti:
"Her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye,
Altınları, gümüşleriyle övünmeye.
Tam işleri dilediği düzene girer,
Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye."
Sayfa 61 - Yapı Kredi Yayınları, 65. Baskı. Çev: Ali Berktay·Kitabı okudu
Subayların hepsi onun bu görüşünü kabul ettiler, halktan gelecek her türlü gözü pek girişimi bastırmaya söz verdiler, biat tazelediler, yaralanmış yırtıcı hayvanlar gibi savaşmaya yemin ettiler. Bunlar, öylesine söylenmiş sözler değildi. Maveraünnehir askerleri yiğitlikte Selçuklulardan geride kalmazdı. Alparslan'ın artılar hanesinde ise, ordusunun sayısal üstünlüğü ve gençlik vardı. Kendisinin değil, hanedanının gençliği. Henüz ikinci kuşaktı o, ruhuna hâlâ kurucuların hırsı yön veriyordu. Nâsır ise soyunun beşinci ismiydi; artık genişlemekten çok eldekileri korumaya bakıyordu.
Sayfa 59 - Yapı Kredi Yayınları, 65. Baskı. Çev: Ali Berktay·Kitabı okudu
Ama Ömer ve Cihan henüz bunu bilmiyorlardı. Onlar Ebu Tahir'in bahçesindeki cihannümada sohbet ederlerken, otuz sekiz yaşındaki Alparslan dünyanın en güçlü adamıydı. İmparatorluğu Kâbil'den Akdeniz'e kadar uzanıyordu; iktidarı kimseyle paylaşmıyordu, ordusu ona bağlıydı, devrin en becerikli devlet adamı olan Nizamülmülk onun veziriydi. En önemlisi de, Alparslan Anadolu'daki küçük Malazgirt köyünün yakınlarında Bizans İmparatorluğu'na karşı büyük yankı uyandıran bir zafer kazanmış, Bizans ordusu kılıçtan geçirilmiş, basileus ise tutsak edilmişti. Her camide vaizler onun başarılarını övüyor, savaş vakti geldiğinde nasıl beyaz bir kefen giyip tahnitçilere kokular sürdürdüğünü, atının kuyruğuna nasıl kendi eliyle düğüm attığını, ordugâhının yakınında Bizanslıların gönderdiği Rus keşif koluna nasıl bizzat baskın verdiğini, onların burunlarını nasıl kestirdiğini, ama diğer yandan tutsak olan basileusu da nasıl azat ettiğini anlatıyorlardı.
Sayfa 57 - Yapı Kredi Yayınları, 65. Baskı. Çev: Ali Berktay·Kitabı okudu
— Eskileri ele alalım, Yunan'ı, Hint'i, benden önceki Müslümanları ele alalım; hepsi de bu dallarda bol bol eser yazmış. Onların dediklerini tekrarlarsam benim çalışmamın bir değeri kalmaz; eğer onlara karşı çıkarsam, ki içimde sürekli böyle bir eğilim var, ardımdan gelecek başkaları da bana karşı çıkacak demektir. Âlimlerin yazılarından yarına ne kalacak? Sadece kendilerinden öncekiler hakkında söyledikleri kötü şeyler. Ötekilerin kurumlarında çürüttükleri ne varsa hatırlanacak, ama kendi tasarladıkları da kaçınılmaz bir şekilde onların ardından gelecekler tarafından yok edilecek, gülünç duruma düşürülecek. İlmin kanunu budur; şiirde ise böyle bir kanun yoktur, kendinden önce gelmiş hiçbir şeyi yadsımaz ve ardından gelenler tarafından da yadsınmaz, huzur içinde aşar geçer yüzyılları. Bunun için rubai yazıyorum. Beni ilim âleminde asıl büyüleyen ne, biliyor musun? En yüce şiiri orada bulmam: Matematikte, sayıların o baş döndürücü sarhoşluğunu; astronomide kâinatın muammayı andıran mırıltısını... (...)
Sayfa 42 - Yapı Kredi Yayınları, 65. Baskı. Çev: Ali Berktay·Kitabı okudu
Yoksulluk muydu beni huzuruna getiren?
Değildir yoksul azla yetinmeyi bilen.
Hiçbir şey beklemem senden saygıdan başka.
Dürüst ve özgür bir kişiye saygı göstermeyi bilirsen.
Sayfa 40 - Yapı Kredi Yayınları, 65. Baskı. Çev: Ali Berktay·Kitabı okudu