• "Lafla peynir gemisi yürümez."
    Patrick White
    Sayfa 115 - Cem Yayınevi
  • LE POETE REGARDE...
    (Şair seyrediyor...)

    - Film arkadaşım, şair
    Halil İbrahim Özcan'a-
    "Eskimolarda kar anlamına gelen
    90 kelime vardır.
    Araplarda en az 60 kelime
    aşk anlamına gelir."
    Afrikalıların ağaç anlamına gelen
    öyle çok kelimesi var ki
    sayısı yapraklarla ölçülmez,
    aynı şeyi su için de söyleyebiliriz de
    söylemeyiz: Bir de yokluğa özlem var.
    Yokluk, bir rüzgâr bulur bulmaz kendine
    yapraklarını görmeye giden
    bir annedir her dilde.
    "Saudade", sanırım siyah bir kelime
    olarak gelmiştir Afrika'dan Portekiz'e:
    'Olmayana Özlem', içli bir mektup gibi herkes
    kendi acısıyla çıkar başkasında gurbete...
    Âşıklar ve şairler dil bilmez, acıdan başka,
    soru işareti gibi sevinir,
    ünlem gibi ağlarlar,
    virgül bile yetişemez gözyaşlarının hızına!
    Aşıklar ve şairler, 's'den, önce özür dilerler,
    sonra güzel şarap filan içip 's'yi ezerler,
    "bu ne ızdırap" olur "Saudade" nin Türkçesi,
    ve "bu ne ızdırap" demeye gelir şiir,
    acı da aşka doğru, öyle...

    Biri Ege, İkincisi Akdeniz
    iki kelimeden ibarettir mültecilerin deniz bilgisi
    başkasının evinde ölür gibi
    bir yabancı dile gömülürler ikisinde de,
    evsizlerinki köpek dilidir: hav ! hav !
    Dostluğun gereğidir havlamak, ısırmazlar evleri,
    'bu da geçer ya hû' der Kalenderi,
    geçer! Geçmez, iktisatta pul kadar'
    yer tutmayan bir tebessüm yerine,
    şükür, yerlilere alfabe inmedi henüz!
    Türklerinse gururu var ne mutlu,
    hem olur mu Türk'ün Türk'ten başka gururu?
    Seyhan diyor ki, annesine göre
    'yangunluk'tan geçilmezmiş Bartmca dili,
    Kürtçe kardeşin 'yalnızlık'tan geçilmediği gibi...
    Adalılar ki, bir açıkhava sözlüğüdür her ada,
    tuzlu bir alfabe saklarlar dillerinde
    özlerler ama, 'çok' değil,
    severler ama, 'aşk' değil
    çok olunca azalır aşk, belki de,
    ve taş dilinde ruhun taşı, ametist
    bir Japon şiiri gibi dövülürmüş gövdeye.
    Hintliler der ki, dövmeni açma sevmediklerine,
    yaralarını gösterdiğini sanırlar ve sevinirler!

    ...Ve geriye eski bir kelime olarak
    dünya kalıyor sanki, kırmızı ve siyahtan
    yapılan bordonun dili,
    sanki hayatın bir cumartesi akşamı
    yaratıldığını öğrenen çocuklara
    uzun ikindi duygusu nasıl çöküyorsa
    güzüstü bırakıp ruhlarını,
    kalbine nasıl yetişeceğini bilmeyen,
    hüzünlü bir bilge sayılır mıydı bilse,
    şair de öyle seyrediyor işte,
    ya sakin olmalı, ya şair,
    sakin olsam bir şiirim olurdu belki,
    ne sakin ne bilge, yalnızca hüzünlüyse
    şair, budaladan
    başka ne?
    (on dakika ara)
    (Fransız Yönetmen Laurence Attali'nin, Senegal'de geçen ve üç
    öyküden oluşan "Love Trilogy" [Aşk Üçlemesi] filminden.)
  • Divan edebiyatında Fuzuli, Baki, Hayali, Ruhi-i Bağdadi ile başlayan şiirde "sevgili" kavramı, Servet-i Fünun ile birlikte Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret gibi önemli şairler tarafından kullanılmaya devam etmiştir. İkinci Yeni ile birlikte farklı bir boyut kazanan "sevgili" kavramı artık bilinçaltına yönelik de yazılmaya başlanmıştır. Cemal Süreya bu akımın öncülerindendir.
    Cemal Süreya'nın bu nitelikli antoloji kitabının ilk sayfalarında "Sevgilinin Halleri" adlı deneme bizi karşılamakta. Cemal Süreya bu denemesinde Divan, Servet-i Fünun ve Tanzimat edebiyatında "sevgili" kavramının şiirde yerini kaleme almıştır. Divan edebiyatı için şu sözleri söyler Cemal Süreya: "Bütün divan şairleri aynı sevgiliye tutkundurlar sanki. Çünkü tek bir sevgilide olanı değil, çağın ortak beğenisine göre üstünde bütün güzellikleri taşıyan varsayımı bir sevgilide olması gerekeni anlatmaktadırlar. Bazen bu sevgilinin kadın mı erkek mi olduğu, hatta insan mı değil mi olduğu bile belli olmaz. Özellikle benzetildiği şeylerden parça parça anlaşılır".Tanzimat edebiyatı için sevgilinin daha çok Namık Kemal, Ziya Paşa gibi şairler tarafından vatanperverane duygularla yazıldığı ifade edilmiştir. Servet-i Fünun edebiyatında ise sevgilinin "kadın" için kullanıldığı, son derece biçimsel ve imge yönü güçlü şiirler kaleme alındığı ifade edilir.
    Cemal Süreya'nın denemesinin ardından içerisinde kendisine ait sadece 3 eserin bulunduğu, Nazım Hikmet, Ahmet Muhip, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Asaf Halet gibi güçlü şairlerin yazmış olduğu nitelikli eserleri içinde bulunduran antoloji bölümü ile kitap devam etmektedir. Naçizane tavsiyem şiir severler için bu kitabın okunması yönünde. Güçlü, nitelikli, lirik yönü ağır basan bir şiir kitabı arıyorsanız, Cemal Süreya'nın bu antolojisini seçeneklerinizin arasında kesinlikle bulundurmalısınız. Sözlerimi Necati Cumali'nin Güneş Saati adlı şiirinden bir kaç dizeyle bitirmek istiyorum.

    "Ağaçlar denize doğru gidiyor 
    Deniz karşı dağlara doğru 
    Gittikçe küçülüyor, ufalıyorum 
    Olduğum yerde 
    Neredeysen uzat ellerini 
    Başım dönüyor."
  • “Eskimolarda kar anlamına gelen
    90 kelime vardır.
    Araplarda en az 60 kelime
    aşk anlamına gelir.”
    Afrikalıların ağaç anlamına gelen
    öyle çok kelimesi var ki
    sayısı yapraklarla ölçülmez,
    aynı şeyi su için de söyleyebiliriz de
    söylemeyiz: Bir de yokluğa özlem var.
    Yokluk, bir rüzgar bulur  bulmaz kendine
    yapraklarını görmeye giden
    bir annedir her dilde.

    “Saudade”, sanırım siyah bir kelime
    olarak gelmiştir Afrika’dan Portekiz’e:
    ‘Olmayana  Özlem’, içli bir mektup gibi herkes
    kendi acısıyla çıkar başkasında gurbete...
    Aşıklar ve şairler dil bilmez, acıdan başka
    soru işareti gibi sevinir,
    ünlem gibi ağlarlar,
    virgül bile yetişemez gözyaşlarının hızına !
    Aşıklar ve şairler, ‘s’den, önce özür dilerler,
    sonra güzel şarap filan içip ‘s’yi ezerler,
    “bu ne ızdırap” olur  “Saudade”nin Türkçesi,
    ve “bu ne ızdırap” demeye gelir şiir,
    acı da aşka doğru, öyle...

    Biri Ege, ikincisi Akdeniz
    iki kelimeden ibarettir mültecilerin deniz bilgisi
    başkasının evinde ölür gibi
    bir yabancı dile gömülürler ikisinde de,
    evsizlerinki köpek dilidir: hav ! hav !
    Dostluğun gereğidir havlamak, ısırmazlar evleri,
    ‘bu da geçer ya hu’ der Kalenderi,
    geçer ! Geçmez, iktisatta pul kadar
    yer tutmayan bir tebessüm yerine ,
    şükür, yerlilere alfabe inmedi henüz!
    Türklerinse gururu var ne mutlu,
    hem olur mu Türk’ün Türk’ten başka gururu ?
    Seyhan diyor ki, annesine göre
    ‘yangunluk’tan geçilmezmiş Bartınca dili,
    Kürtçe kardeşin ‘yalnızlık’tan geçilmediği gibi...

    Adalılar ki, bir açıkhava sözlüğüdür her ada ,
    tuzlu bir alfabe saklarlar dillerinde
    özlerler ama, ‘çok’ değil,
    severler ama, ‘aşk’ değil
    çok  olunca azalır aşk, belki de,
    ve taş dilinde ruhun taşı,ametist
    bir Japon şiiri gibi dövülürmüş gövdeye,
    Hintliler der ki,dövmeni açma sevmediklerine,
    Yaralarını gösterdiğini sanırlar ve sevinirler !

    ...Ve geriye eski bir kelime olarak
    dünya kalıyor sanki,kırmızı ve siyahtan
    yapılan bordonun dili,
    sanki hayatın bir cumartesi akşamı
    yaratıldığını öğrenen çocuklara
    uzun ikindi duygusu nasıl çöküyorsa
    güzüstü bırakıp ruhlarını,
    kalbine nasıl yetişeceğini bilmeyen,
    hüzünlü bir bilge sayılr mıydı bilse,
    şair de öyle seyrediyor işte,
    ya sakin olmalı ,ya şair,
    sakin olsam bir şiirim olurdu belki,
    ne sakin ne bilge, yalnızca hüzünlüyse
    şair, budaladan
    başka ne ?
    ...........................
    (10 dakika ara)
    ...........................

    (Fransız Yönetmen Laurence Attali’nin, Senegal’de geçen ve üç öyküden oluşan
    “Love Trilogy” (Aşk Üçlemesi) filminden.)