Çok güzel bir roman bu. Hem doğayla-hayvanlarla kurduğu duygusal bağı, hem politik bir derdi olmasını, hem de anlatım biçimini çok sevdim.
“Senin sahibin değilim, sadece ödünç alıyorum.” diye fısıldıyor ren geyiğinin kulağına Elsa ve ona bir isim veriyor. Birkaç gün sonra gözlerinin önünde katlediliyor geyik. Kendinden öncekiler gibi, ölümü asla ciddiye alınmayacak, polis arkasına bile düşmeyecek. Ama Elsa’nın hayatında çok şeyi değiştirecek. Onu önce korkuya, sonra öfkeye boğacak. Büyütecek onu, adaletin peşinden giden, herkese rağmen direnen bir kadına dönüştürecek. Nefis bir büyüme hikâyesi.
Laestadius, kendisi de Sámi kökenli bir yazar ve bu kitapla kuzeydeki Sámi halklarının yaşadığı sömürüyü, ırkçılığı, kültürel baskıyı ve özellikle ren geyiği yetiştiriciliği etrafındaki hayatı anlatıyor. Sami’ler uzun yıllar boyunca asimilasyon politikalarına maruz kalmışlar. Dilleri yasaklanmış, çocukları zorla alınıp yatılı okullara gönderilmiş, yaşam biçimleri yüzünden aşağılanmışlar.
Ama yazar sadece devletleri eleştirmiyor, kendi halkının geri yanlarını da koyuyor ortaya. Kadınların sesinin bir kıymetinin olmaması mesela, sonradan Sami olanlar için ayrıştırıcı isimler kullanmaları, statükolarını korumak için haksızlığın karşısına dimdik çıkamamaları..
Yazar bir büyüme hikayesiyle toplumsal hafızayı iç içe geçiriyor.
Çalınan, sadece Elsa’nın büyüme hikâyesi değil; asimilasyona, ırkçılığa ve sömürüye karşı direnen bütün halkların yankısı var bu hikayede. Benim için en çarpıcı olan ise tüm bu politik derdinin yanı sıra hem insanı hem hayvanı hem de doğayı aynı merhamet halkasında buluşturabilmesi. Okuru çok olsun.
Meraklısına Netflix’de bir de filmi var.
#yoncametesoy çevirisi