Evhadü’d-din, kendisine yöneltilen bütün tenkid ve itirazlara rağmen meşrebini pervasızca uygulamaktaydı. Sık sık düzenlediği semâ’ meclislerine hanımlar da katılıyorlardı. Semâ’a giren gençlerin ellerine –güzelliklerine cazibe versin diye– birer kandil verir ve gece karanlıkta onların arasında kendinden geçinceye kadar semâ’ ederdi⁴¹. Onun koyduğu bu adet ve uygulaması bugün Anadolu’da kız ve erkek grupların birlikte oynadıkları “Çayda çıra” diye bilinen bir millî oyunda devam etmektedir. Bu geleneğin Bacılar’dan kalma olduğunu söylemek istiyoruz.
Bu semâ’a girmeyen sonuna pişman olur
Erişir bizim ile ser-be-ser düşman olur
Dosttur bizi okuyan üstümüzde şakıyan
Şimd’ üç buçuk okuyan derin danışman olur
Danışmanın câhili unamaz dervişleri
Derviş ile danışman yavlak üleşgen olur
Bir nicenin gönlüne şeytanlar dolup durur
Erenler semâ’ına onlar erişgen olur
Dânişmend oldu geldi okuduğunda buldu
Ehl dervişlere canı katı karışgan olur
Hey bîçâre danışman ayt dervîş-i dervîşan
Dervişlere irişen işine pişman olur
Yunus aydır Mevlânâ epsem otur yerinde
Bu sohbete doymayan sonra sevişken olur
Sayfa 274 - Türkiye İş Bankası Yayınları·Kitabı okudu
Hem hangi kanunla zerreyi, mevlevî gibi tahrik ederse aynı kanunla küre-i arzı meczup ve semâa kalkan mevlevî gibi döndürüyor ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi gezdiriyor.
Mûsikî bizi, mesut şekilleri içine alırken, bizi kendi anarşimizden kurtarır. İnsanları idare hususunda, denilebilir ki, müzisyen en mükemmel devlet adamıdır. Bir konser salonundaki sulh ve sükûn ancak gökyüzünde vardır. (...) Yunus Emre “Bu semaa girmeyen sonunda peşîmân olur" diyordu. Gerçekten, bu semaa girmek lazımdır. Çünkü semaa nizâmdır. Nizam dışında sadece vahşet ve hüsran vardır.
Muhammed ibn el-Hasan eş-Şeybânî'nin Menâkibu'l-İmâm Ebi Hanife'deki tercemesinde şunu aktarır: "(İmam Muhammed ibn el-Hasan eş-Şeybânî'nin öğrencisi) Muhammed ibn Semâa şöyle demiştir: Muhammed ibn el-Hasan geceyi üçe taksim ediyordu: Bir cüzünde uyuyor, diğer cüzünde namaz kılıyor, bir diğer cuzünde ilimle meşgul oluyordu. İlimle meşguliyeti o derece fazla oluyordu ki elbisesi kirlendiğinde -ki kendisi güzel giyinen birisiydi-yeni elbise getirilmeden onu çıkarmaya zaman ayırmazdı. Elbise gelince kirleneni hemen çıkarıp yeniyi giyerdi.
Gömleğini çıkararak oturur, etrafında da fasiküller olurdu. Bir fasikülü kaldırıp koyar sonra bir başkasını kaldırırdı. Önünde de bir tas su olurdu. Az uyurdu.
Neden uyumadığı sorulduğunda şu cevabı vermişti: 'Müminlerin gözleri bizlere güvenerek uyurken ve onlar 'Bir sorunla karşılaşırsak ona arz ederiz, o sorunu çözüp cevabını bize verir. derken ben nasıl uyurum. Ben de uyuyacak olursam bu, dini zayi etmek olur.'
Ona gömleğini neden çıkardığı sorulunca da şu cevabı verdi: Uyku, hararetten neşet eder. Hararet de elbiseden. Uykum geldiginde üstüme su döküyorum. Fasiküllerin çok olmasına gelince, ilmin ağır olmasından dolayı. Birine bakarken ağır gelince, diğer fasikülü alıp ona geçiyorum.