"İşte aşk oynuyor benimle. Pespaye etti beni, umutlara kusur, dileklere alçaklık olarak bakılan yere götürdü beni. Tapındığım aşk kalbimi Emir'in sarayı düzeyine yükseltirken, özsaygımı çiftçi kulübesine indirdi, ruhumu da etrafı erkeklerle sarılı ve soylular sınıfınca korunan bir hurinin güzelliğine yöneltti... Tamamen itaatkârım, ey aşk, ne istiyorsun? Alevlerin beni yaktığı ateş yollarında senin peşinden geldim. Gözlerimi açtım ama sadece karanlık gördüm. Dilimi çözdüm ama hüzünle konuştum ancak. Ey aşk, sadece sevgilinin öpücükleriyle yatışabilecek manevi bir açlık salıyor yüreğime yakıcı arzu! Güçsüzüm ey aşk! Sen ki güçlüsün, niçin saldırıyorsun bana? Sen adil, ben masumken, niçin eziyorsun beni? Niçin küçük düşürüyorsun beni, tek savunucum sen değil miydin? Beni var eden sensin, niçin terk ediyorsun? Kan damarlarımda senin iradene karşı akıyorsa, dök gitsin onu. Ayaklarım senin yolundan başka yol izliyorsa, felce uğrat onları. Şu vücudu dilediğin şeye çevir, bırak ruhumu, kanat- larının gölgesinde huzur bulan şu kırların tadını çıkarsın... Irmaklar sevdikleri varlığa, okyanusa doğru akıyor; çiçekler kendilerine âşık olan gün ışığına gülümsüyor, bulutlar da sev- gilileri vadiye iniyor. Ama benim acısını çektiğim şeyi Irmaklar bilmez, çiçekler anlamaz, bulutlar kavrayamaz acımın doğasını. İşte ben böyle, derdimle baş başa, aşkımın içinde yalnız, beni ne babasının ordusunda asker ne de sarayında uşak olarak isteyen o güzelden uzaktayım..."