“Antik Sümercedeki ang ‘sevmek’ demekti; gariptir, kelime ‘dünyayı ölçmek’ anlamına geliyordu. Aşk bir his veya duygu olmaktan çok, sizi bir yere sabitleyen bir çıpaydı. Bunca yıldır kendimi hiç dünyayı ölçmek zorunda hissetmemiştim.
Başkaları tarafından çok sevildim ama görünüşe göre onları sevme yeteneği bende yoktu. (Ya da, insanlar äleminde "sevgi" denen şeyin olup olmadığından bile şüphe ettiğimi söyleyebilirim.)
"Oysa ne kurtulmayı ne de duruşmada dedikleri gibi kurtulmak için beni kullanmayı akıl edebilirdi Melek. Şimdi anlar gibiyim bunu. Öldürmeyi, öldürtmeyi düşünemezdi. Çünkü düşünmezdi. Çünkü baskıya karşı çıkmamak üzere yetiştirilmişti. Bilmiyordu başkaldırılabileceğini; baskıyı, zorbalığı yaşamın doğal bir öğesi bellemişti. Bu baskıyı erkeklerin kurması, her bakımdan kurması da doğaldı onun için. Çünkü güçlü olan onlardı; hep başta olan, her şeye egemen olan. Ben de onlardan biriydim. Daha genç, daha beceriksiz belki. Ama erkek. Nasıl güvenebilirdi bana? Üstelik benimle olan ilişkisi ötekilerle olandan ayrı değildi ki. Bahçede yıllarca önce oynadığımız o bir tek koşmaca oyunu dışında ne ayrımım vardı başka erkeklerden? Zorla, zorbalıkla kurulan, kendisinin hiç katılmadığı cinsel bir ilişkinin üstte olan kişisi... Bütün bunları anlamadım zamanında. Tam tersini anladım hatta. Beni seviyor musun sorularıma yalnızca şaşkın ve ürkek bakışlarla karşılık vermeyi sürdürdükçe korktuğuna inandım. Beni sevdiğini söylemeye korkuyor; hayır, daha da ötesi beni sevmeye korkuyor dedim. Sonra da yeni ve eşsiz bir buluşmuş gibi özgür olmayan kişinin sevemeyeceğine karar verdim. Melek’i kölelikten, Hüsrev beyin korkunç boyunduruğundan kurtarmakla ona sevmek olanağını da armağan edeceğimi sanıyordum. Ancak ben kurtarırsam gerçekten yaşamaya başlayacağına inanmıştım.
Oysa ben kurtarmaya kalkıştığım için şimdi ölümü bekliyor o.
Nasıl da yalan yanlış yaptım her yaptığımı. Yaptık her yaptığımızı."
Melek ölecek…