Resmen bitmesin diye okumadım kitabı :)
Normalde sürekli çapraz okuma yapan biri olarak,bu sefer hiç bir kitap almadım yanına ki lezzetine başka bir tat karışmasın.
Bir amaç uğruna özenle,iyi niyetle ve kendi hâlinde yaşamak,yaşamın telaşında durup dinlenmek ve bir dost muhabbeti ile cesaretlenmek isteyen herkes okumalı bu kitabı. Hatta Mehmet Dinç'in her kitabını.
Kitapların her biri bir terapi seansı ferahlığında. İyi insan olma ve iyi yaşama derdi olanların yorulup çömeldiği bir yerde "iyi gidiyorsun, hadi devam et " eli dokunuyor. Sadra şifa olsun
İyi GidiyorsunMehmet Dinç · Aşina Yayınları · 2022548 okunma
Bir şairi okurken, bir şair düşüyor aklıma inceden... "Yoruldum, gereklilik kipinde yaşamaktan." Sahi, neden yorgunuz bu kadar?
"Fakat yoruldum albayım," diyor Oğuz Atay, "artık hiçbir şey yapmak istemiyorum. Gerçekten hiçbir şey yapmak istemiyorum." Yitirmeye bağlıyor yorgunluğu Ümit Yaşar Oğuzcan, "Yoruldum, her bulduğum yerde seni kaybetmekten." Başka bir yorgunluk İsmet Özel'inki, "Yoruldum dünyayı tanımaktan." "Şimdiyse dinlenemeyecek kadar yorgunum," der Nermin Yıldırım, ve John Steinbeck sanki içimizi okur, "Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunum artık."
Olanca yorgunluğumla aldım kitabı elime... Hani kitaplar dinlendiricidir, terapi gibidir vesaire derler ya, hepsi hikâye! Okudukça daha çok yoruluyor, harese misali; okudukça kanıyor, kanadıkça kana susamış gibi daha çok okuyoruz. Hele ki o kitap, dünyanın derdini derdi bilen bir yazarın kaleminden çıktıysa: "... kitabımda sadece benim değil, mazlum coğrafyalarda yaşayan insanların da iç seslerini duyurma, isyanlarını dile getirme çabama ortak olacaksınız." Her kitap bir ortaklık değil mi zaten? Kimi suç ortaklığı, kimi dert ortaklığı. Dertsiz olsak kitaplarla işimiz ne değil mi? Hangimiz mutluluktan uçarken sabaha kadar kitap okurken bulduk kendimizi?"Çünkü siz sustuklarımı hiç duymadınız."Sözümü Kesme Hayat,
Şairin okuduğum ikinci şiir kitabı: #298748642 Sustukları duyulmayınca bu defa haykırıyor dünyaya; yok olan çocuklara, çocukluklara, savaşlara, siyonizme!
"Bir taş alıp atamıyorsam zalimeTüküremiyorsam utanma bilmez yüzüneYazıklar olsun ellerime!"
Ne taraflı bir acı onunki, ne taraflı bir sancı!
Dilinde Gazze,
Doğu Türkistan dilinde...
"Bir rüya gördüm kan ter içindeDoğu Türkistanlı çocuktum vahşet yerinde!"
Kimi kitaplar, bitirdiğinde tokat gibi çarpar insanın yüzüne… Kimi kitaplar da vardır ki daha ilk sayfadan tokat gibi karşılar seni, öyle net, öyle keskin! “Oysa çoktan yerle bir etmiştim içimdeki saplantı putlarını. Desinler diye revan olmadığım hiçbir yoldan, kim ne der diye de asla dönecek değildim.” İbrahim şiiri düşüyor aklıma, içimdeki saplantı putları, deyince.
“İbrahimiçimdeki putları devirelindeki baltaylakırılan putların yerineyenilerini koyan kim?”youtube.com/shorts/Z49BjBesBLg
“Gözlerin, kitap arasında saklanmış gül kurusu.”
Ne anlamlı benzetme… Hangimiz sevmeyiz ki kitap sayfaları arasında çiçek kurutmayı, hangimiz sevmeyiz sevdiğimizin gözlerini. “Gözlerinin derinliğine sığınıyorum, yaş almadan yaşlanmaktan.” Ah… Yaş almadan yaşlanmak! “Bugün oturdum ölümü düşündüm, yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken,” der Ahmet Erhan, Bülent Parlak daha hüzünlü, “Hem insan yaşlanmıyor ölünce yirmisinde.” Zor değil mi bedenin ayaktayken ruhun azar azar çürümesi, beden yaşıyorken ruhun ölüme yürümesi... Kimse Şükrü Erbaş kadar net anlatamaz belki de: “Yaşamak hükmünü sürdürse de tenimizde, herkes biraz kendi cenaze töreninde.”
“Ağlama Kudüs ağlama
Mezar olacak bir gün
Siyonizme Mescid’i Aksa.”
Aşka dokunuyor şair birçok dizesinde… “Aşk, daha da güzelleşir ve yüceleşir aynı duaya “amin” diyen gönüller bir olunca. Ve ölüme… “İnsan vakti öldürür, vakit gelir insan ölür, kimi insan vakitsiz de ölür.” “Yaşamak! Bugün değil, belki başka bahara.” “Bu hayatın müstakbel ölüleri değil miyiz?” “Şimdi ölsek diyorum, ölüme ayıp, kalsak yaşamaya.” Bireyin kendine yabancılaşması da yer ediyor şiirlerinde, “İnsanın kendine bile yabancılaştığı günlerdeyim.” Ama **bir şairi asıl şair yapan şeylerin başını çeken de dünyanın dertlerini kendi derdi
VURGUN: BİR KİTABIN ANATOMİSİ VE ELEŞTİREL ÇÖZÜMLEMESİ
Cemal Safi’nin en bilinen ve etkili eseri olan "Vurgun", sadece bir şiir kitabı değil, modern Türk lirizminin bir manifestosu niteliğindedir. Beste Yayınları'ndan çıkan 211 sayfalık bu eser, şairin hem dualarını hem de en yaratıcı beddualarını (kargışlarını) barındıran geniş bir yelpazeye sahiptir. Kitap, adını şairin 1990 yılında "Yılın Şairi" seçilmesini sağlayan efsanevi "Vurgun" şiirinden alır. Bir eleştirmen olarak bu kitabı incelediğimizde, onun sadece "aşk şiirleri toplamı" olmadığını, Türk halk kültürünün modern bir epopeye dönüştüğünü görürüz.
Vurgun Kavramı: Fizyolojik Bir Acıdan Metafizik Bir Yaraya
Kitabın başlığı olan "Vurgun", metaforik olarak çok katmanlıdır. Denizcilikte derinlerden aniden yüzeye çıkan dalgıcın yaşadığı fiziksel travma olan vurgun, Safi’nin şiirinde aşkın yarattığı sarsıcı etkiyle özdeşleştirilir. Aşk, insanı derinliklerinde boğan, ancak yüzeye çıktığında da felç eden bir deneyimdir. Şair, bu kavram üzerinden okuyucuyu hem tehlikeli bir derinliğe davet eder hem de o derinlikte hayatta kalmanın imkânsızlığını fısıldar.
Tematik Yapı: Alkışlar ve Kargışlar Diyalektiği
Vurgun’un en özgün yönü, Türk halk kültüründeki "alkış" (dua) ve "kargış" (beddua) geleneklerini şiirsel bir estetikle yeniden inşa etmesidir. Safi, sevgiliden gördüğü zulüm karşısında takındığı sitemkâr tavrı, bu geleneksel formlarla ifade eder. Ancak onun bedduaları, sıradan bir öfkenin ürünü değil, şair kudretini ortaya koyan "yaratıcı kargışlar"dır. Bu beddualar, aslında sevginin şiddetini gösteren birer ayna hükmündedir. Şair, "Git Güle Güle" şiirinde baştan sona bir kargış silsilesi kurarken, aslında sevgilinin yokluğuna dayanamayan bir kalbin feryadını dile getirir.
Safi'nin şiirlerindeki kargışlar, modern
Roman boyunca Toru Watanabe’nin gençlik yıllarında; hayatı, aşkı, ölümü, sevgiyi ve yetişkin olmanın getirdiği sancıları öğrenişine tanıklık ediyoruz. Bir uçak yolculuğuyla başlayan romanda karakterimiz yurttan üniversiteye eğlence mekanlarından terapi merkezine bekar evinden kitapevine kadar farklı mekanlarda dolaşırken aslında kendi içsel yolculuğunu deneyimliyor
İmkansızın Şarkısı, Murakami’den okuduğum ilk kitap olduğu için ön yargısız yaklaşmaya çalıştım; ancak tüm bu acılar ve duygusal geçişler içinde cinselliğin bu denli ön planda olması, beklentimi açıkçası düşürdü.
Hayatın içindeki aşk, ölüm, hüzün, mutluluk, yalnızlık, ruhsal bunalımlar gibi derin duyguların cinsellik sınırlarına sıkıştırılmaya çalışılması ve hatta bir kaçış olarak görülerek bu kadar basitleştirilerek anlatılması bende bir tür "duygusal körlük hissi" yarattı. Oysa romanda, tıpkı diğer duygular gibi, cinselliğin de yalnızca biyolojik ya da kimyasal boyutundan fazlasını okumayı bekledim son sayfaya kadar.
Toru’nun Naoko ile kurduğu ilişkiyle Midori ile olan ilişkisi arasındaki fark ise insanı düşündürüyor... Bir de Reiko var tabi. Bir insan aynı anda bu kadar farklı biçimlerde sevebilir mi? Yoksa bu, büyümenin ve hayata tutunmaya çalışmanın kaçınılmaz bir sonucu muydu, bilemiyorum.
Belki de büyümek tam olarak buydu; çelişkilerle, yanlışlarla büyümek ve eksikliklerle ilerlemek...
Oyuncu kimliği ile tanıdğımız Yılmaz Erdoğan’ın şair yanını da iyi gösteren bir kitaptı . Gerçekten etkileyici bir yanı olan bir kitabı şiir okumayı sevenlere tavsiye ederim.