Hani birbirine çok yakışan şeyler vardır. Aslında tek başına da var olurlar, öyle de güzeldirler ama bir aradayken bambaşka bir şölene dönüşürler.
Denizle güneş gibi... Simitle çay gibi... Kahveyle kitap gibi...
Denizi düşünün mesela... Kendi kendine de şahanedir, ama getirin güneşi, ışıklarını yansıtın içine, o gümüş gibi pırıltılarla ne efsane olur... Simidi tek başına da yersiniz, çayı her şekilde, günün her saati içersiniz, ama bir lokma simidi ağzında çayla şenlendirmek gibisi yoktur...
Dostluklar da böyledir işte. Tek başınıza da pekālā var olur, yaşayıp gidersiniz. Ama yanınızda can gibi bir gerçek dost varsa, o güneşin denizin içine süzülmesi gibi bir şey olursunuz beraber. Sadece kendinize değil, etrafa da keyif verirsiniz.
Pekiii, dostluğun yanına en çok ne yakışır derseniz, gözümü kırpmadan "emek" derim. Emek, enteresan kelimedir. Kocaman bir paketin içinde, yanında birçok başka kelimeyle gelir. "Vefa" gibi, "sabır" gibi, "fedakârlık" gibi, "empati" gibi, "özen" gibi. Emeksiz sevgi, sevgisiz emek olmaz.
Bu roman, bir dostluk hikâyesi... Hem de taa 1970'lerin so-nunda başlayıp 90'lara uzanan...