İnsanın kaderine öldürene kadar tecavüz etmeyi istediği gün, o kaçış fikrinin bir kara delik gibi zihnine gelip yerleştiği gündür. Yoksul olduğu için bilgiye ulaşamayanlardan, hayatı ve insanlığı sorgulamayanlardan, en yüksek eğitim olanaklarının sunulduğu, delirmek için yeterli bütün malzemeye sahip çocuklara kadar bütün hayat tarzlarında, kaçış, rahatsız ama çekici bir yere sahiptir. Üzerinde fazla oturulamayan sert bir koltuk gibi. Anarşist yazarların okunması gerekmez yaşanan yerden kaçma fikrinin ortaya çıkması için. Paranın olup olmaması, bir kentte ya da bir kasabada yaşanması hiçbir şeyi değiştirmez. Bir insan ya gitmek ister ya da kalmak. Gidenler üzüntüyü çarşaf yapıp üzerine yatar ve o çarşafın üzerinde bin bir zevk içinde hayatla sevişir. Kalanlarsa vasat hayatlarını, bir ürünün taban ve tavan fiyatlarına benzeyen taban ve tavan duygular içinde yaşayarak yerleşik düzenin sokak lambaları haline gelir…
Zargana her şeyi seyretti. Üzüntüyü gördü. Hatta kadın yanından geçerken üzüntüye dokundu. Hayran kaldı. Saydam gözyaşlarına, kırışan yüze, abartılı hareketlere, gerçeği kabullenmemek için yapılan bedensel mücadeleye hayran kaldı. Derinden üzülen bir insan, gördüğü en büyük gösteriydi. Sevinen birini seyretmekten daha zevkliydi bu, çünkü gerçekle arasında bir sorun olmadığı için insanın kendini o denli zorlaması gerekmiyordu. Mutsuzlar, büyük şoklar yaşayanlar, kanser olduğunu öğrenenler, çocukları ölenler çok daha iyi performans gösteriyorlardı gerçeğe alışabilmek için. Profesyonel aktörler gibi çevresindekileri inandırmak için uğraşıyorlardı. Tabii, son olarak da, mutsuzluk mutluluktan daha çok ses çıkarıyordu. On iki yaşındaki bir çocuk için önemliydi işin kulakları ilgilendiren bölümü. Çocukların çoğu renge ve sese doğru yürürdü. Zargana da öyle yaptı. Hayatı boyunca üzüntüye doğru yürüdü. Büyüyen her gözbebeğinde, titreyen her çenede, buruşan her alında daha da hızlandı. Ne istediğini biliyordu artık. Dünyanın kabuğu olacak kadar üzüntü. Siyah ve grinin hüküm sürdüğü o eşsiz üzüntü. Gözlerinin rengine yakışacak bir dünya…
Tek fark şu ki, dayım Stefan aile hayatından hep kaçtı. Graz’daki evinde onu yol yordam bilen bir kahya çekip çevirirdi; kahvesini saat kaçta getireceğini, akiam viskisini ka. Parmak koyacağını bilirdi. Ömür boyu çalışmaktan imanı gevremil olan babam, dayımdan hep öldürecekmiş gibi bahsederdi, annem ise çocuklara çok kötü örnek olan kardeşini savunmaya kalkışmazdı. Zaten Graz’lı bütün Yahudiler Stefan Temerles’i bayağı bulurlardı, o da aynen iade ederdi düşüncelerini, bir tane bile Yahudi arkadaşı yoktu, bununla iftihar ederdi.
“Toplama kampına gönderildiğini duyunca, orada nasıl hayatta kalabileceğini merak etmiştim. Mantıken ilk onun pes etmesi gerekirdi. Gel gör ki akrabalarımın hepsi öldü… o hariç. Stefan Dayı hariç.
“Nasıl hayatta kaldığını bilmiyorum. O bu konuyu hiç açmaz. Benim de o kabusu uyandırmaya hiç niyetim yok.