Her insanın içinde, başkalarına anlatamadığı için zamanla katılaşıp taşa dönüşen bir hikâyesi vardır.
Taş kitabındaki öyküleri birbirine bağlayan ve okurken zihnimde en çok yer eden ortak nokta, "taşlaşmış" duyguların ve sessiz acıların dışa vurumuydu.
Hikâyelerin merkezinde genellikle uzun süre bastırılmış, söylenmemiş ve zamanla sertleşerek bir "taş" gibi karakterin ruhuna çökmüş duygular yer alır.
Karakterler, bu duygusal yüklerle (taşlarla) nasıl yaşayacaklarını veya onları nasıl fırlatıp atacaklarını keşfetmeye çalışırlar.
Yazar, sıradan görünen nesneleri veya anları (bir bakış, bir susuş, bir nesnenin dokusu) öykünün merkezine yerleştirerek, bizleri o anın içindeki saklı dramı görmemizi sağlayarak
Taş ile bizi sessizliğin en gürültülü haliyle tanıştırıyor.Taş ; sadece doğada bulunan soğuk bir nesne değil; bazen bir vicdan azabı, bazen birinin gidişiyle boşlukta asılı kalan bir keder, bazen de karakterlerin sırtında taşıdığı görünmez bir heybe.
Yazar, modern insanın en büyük trajedisini, yani 'duygu nasırlaşmasını' öykülerinin merkezine koyarak; bizi hem kendi içimizdeki hem de başkalarının ruhundaki o sert çıkıntılarla yüzleştiriyor.
Her bir öykü, durgun bir suya atılan taş gibi; önce küçük bir sarsıntı yaratıyor, sonra dalga dalga büyüyerek zihnimizin en derinlerine ulaşıyor.
Eğer hayatın hızlı akışında durup, ruhunuzdaki o 'ağır' parçalara dokunmaya cesaretiniz varsa, bu kitap size sarsıcı bir ayna tutacak.
Kısacası, kitaptaki tüm yollar insanın en katı ve değişmez görünen yanlarıyla (vicdan, pişmanlık, keder) yüzleşmesine çıkar.
Her öykü, okura kendi içindeki "taşları" sorgulatır.
Sorgulamaya hazır olanları kitaba davet ediyorum.