—Ben insanların muahazesinden [Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid. ] korkmam, Allah Teâlâ‟dan korkarım. Eğer ben elimden kazmayı atar da burada seninle, yahut herhangi vazifemin haricinde bir işle meşgul olursam, insanların itabına uğramasam bile Allah Teâlâ‟nın muahazesine ve hiç olmazsa kalbimin itabına müstahak olurum. Zira herkese vazifesini veren Allah Teâlâ‟dır, insanlar değil...
—Beni bu zorlu işle mükellef edenleri, sen insanlar mı zannediyorsun?
—Hayır, hayır... Bil ki, Allah‟ın tasarrufuna, insanlar birer alettir. Beni burada taş kırmaya memur eden Firavun, yahut sırtıma kırbaç vuran şu biçare muhafızlar mı zannediyorsun?
—Hayır, bu nasibi bana Allah'ım münasib görmüş ve onlar vasıtasıyla da bu arzusunu tahakkuk ettirmiştir. Amma, senin gibi bir adama bu nasibi neden vermiş, diyebilirsin. Bu, onun bileceği iştir. Bil ki Yaradan'ın iki türlü hikmeti vardır. Biri aşikâr ki bunu, aklı olan herkes bilir, diğeri de gizli hikmetidir ki, onun sebebini yalnız kendi bilir.
—Kim bilir vaktiyle ne kabahat işlemişimdir ki, beni burada taş kırdırmakla terbiye ediyor. Bil ki sebepsiz hiçbir şey olmaz. Bütün çektiğimiz şeylere vaktiyle biz, kendimiz müşteri olmuşuzdur. İnsana her ne gelirse kendinden gelir ve başkası tarafından maruz kaldığı sitem ve cefalarla, gene kendi amellerinin neticesini çeker.
—Binaenaleyh benim bu amelimin de mükteseb [Kazanılmış. Elde edilmiş. ] bir vazife olduğuna şüphe etme !
—Allah Teâlâ istemedikçe kimse kimseye ne iyilik ne fenalık yapamaz.
Göğsümde bir yanardağ kıvranıyor Rüveyda.
Yaraları kapandıkça kanıyor Rüveyda
Duman çöktü güneşin sitem aynalarına
Aralandı perdeler; simdi sessiz değilim
Dertliyim, viraneyim, ben bir aziz değilim
Azizler tohum eker sevgi tarlalarına...
Küçükken babaannem beni bir cenazeye götürmüştü, buralara özgü 0 ağıtları «ya da burada dedikleri gibi yakarışlarıhâlâ hayal meyal hatırlıyorum. Genellikle köyün yaşlı kadınları tiz sesteriyle sözcükler sıralarlardı ve vefat edenin hayatı ile geride bıraktığı kişilerin tesellisiz kaderini anlatan yerel bir destan sürüp giderdi. Patroklos'un yasını tutan Akhilleus ve kahramanların kaderine ağıt yakan antik Yunan koroları hakkında en ufak bir fikirleri olmadan, köylerinden hiç dışarı adım atmamış siyahlar içindeki bu yerli kadınlarımız, ağıtlarını bir destana dönüştürürdü. Ağıtlarında, Tanrı'ya karşı, öleni bu kadar erken ya da tam da şimdi aldığı, geride ufacık çocuklarına tek başına bakacak ve akşamları yaprak gibi titreyecek bir dul bıraktığı için bir sitem vardı. Ama bu ağıtlarda vefat edene karşı da sitem vardı, ya da en azından kulağa öyle gelirdi. El kadar çocuklarını kimlere bıraktın, bahçeyi kim çapalayacak, benekli kara kuzuları kim besleyecek, ineğe kim bakacak, at ve köpek kimin yüzünü güldürecek vs...
Aynı Cansever Kirli Ağustos'ta (1970) yer alan "Kar Yağacak" şiirinde "Kedi gibi yumuşak bir çarşının/ Bir türlü bitmeyen eşyasızlığına" sitem yöneltir, eşyasızlık bir anlamda hafıza yitimidir.