Plutarkhosa göre İskender, Yunan teolojisinin Hindistan kadar uzak bölgelerde bile okutulmasını sağlamış, bunun sonucunda ise Olimpos tanrıları Asya'da saygı görmeye başlamıştı. Pers diyarında ve ötesinde yaşayan genç erkekler, Homeros okuyarak ve Sofokles ile Euripidesin trajedilerini icra ederek büyürken, İndus vadisinde Yunan Dili ogretiliyordu. Büyük edebi eserler arasında ödünç almaların görülmesinin sebebi bu olabilir. Mesela Sanskrit destanı Ramayana'da sitanin ravana tarafından kaçırılması temasının doğrudan Helenin truvalı Paris tarafından kaçırılmasını yansıtarak İlyada ve Odysseia'ya borçlu olduğu öne sürülmüştür. Etkiler ve ilham diğer yöne doğru da akıyordu; bazı araştırmacılar Aeneis'in de Mahabharata gibi Hint metinlerinden etkilendiğini savunmuştur.
Pegasus yayınları·Kitabı okudu
Sofokles'e katılıyorum: En büyük şans doğmamış olmaktır - ama işin esprisi, çok az insan bunu başarır.
Sayfa 17·Kitabı okuyor
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Sofokles’in dediği gibi, hakikatin sana yardımcı olmadığı bir sırada hakikati bilmek ne kadar korkunçtur!
Sayfa 72·Kitabı okudu
HİPOKRAT MI, HİPOKRİT Mİ?
(...) Aristo’ya göre, tracedyanın mîmârı Tespis’tir. Tespis’ten önce sahnede bir “koro” varmış, seyirci onu izler ve dinlermiş. Tespis ilk defa bir “oyuncu”yu korodan ayırarak onun karşısına koymuş; böylece bir “diyalog” ortamı oluşturmuş. Koronun karşısına geçen oyuncunun yüzü maskeliymiş, rol yapar, koroya cevab verir ve yığının (koro) hükümleri karşısında âsi bir kahramanı canlandırırmış. Yüzünün maskeli olmasından ötürü bu oyuncuya hypokrit derlermiş; bu kelime bugün hâlen Batı dillerinde “ikiyüzlü-riyakâr” mânâlarına gelir ve bazı sözde doktorlar “Hipokrat yemini” yerine “Hipokrit yemini” ederler… Diğer taraftan, maskeli, sorgulayan, karşı koyan bir “meçhul” ile, yüzü çıplak, her şeyi bilme ve yapma gücünü temsil eden bir “malûm”un sözkonusu diyaloğu, her zaman kahramanın feci âkıbeti ile, yığının intikamı ile (nemesis) son bulmaktaymış. İşte bu acıklı son, “tracedya”nın temel harcı olmuş! Fakat bu sanat, çok geçmeden, “dehâ”nın kendini bulduğu, verimli bir mecrâ hâline geldi. Eşilyus, Sofokles, Euripides gibi devler, birer tracedya şairi olarak zuhur ettiler. Eşilyus tracedyaya “ikinci oyuncu”yu getirmişti ve Aristo’ya bakılırsa, tracedyayı tracedya yapan kişi oydu. Sofokles, koronun karşısındaki oyuncu adedini üçe çıkarmış ve drama’nın mevzuunu da alabildiğine zenginleştirmişti. Bugün bile heyecanla okunabilen ve Freud’un “Ödip Kompleksi”ne zemin teşkil eden “Kral Ödipus” tracedyası onundur. Övripides’ten sonra ise, tiyatro, insanın iç sıkıntılarını, kendi ile hesablaşmasını ifade edebilir yetkin bir sanat hâline gelmiştir. Bu üçünden sonra, onlar kadar sevilen bir tek Agaton olmuştur; o da, “esatirî geçmiş”e dayanmadan, tamamen hayâlgücünden meydana gelen drama’yı ortaya koymuştur.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), Eski Yunan Medeniyeti -II-, Dans ve Tiyatro. (NOT: 22 Kasım 1996 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen “Yunanlılar” isimli konferans metnidir…)
Akademya Yazıları
Sofokles'in dediği gibi, hakikatin sana yardımcı olamadığı bir sırada hakikati bilmek ne kadar korkunçtur!
Sayfa 72
Ölümlü olduğun için iyi bilirim yarın üzerinde senden fazla hakkım olmadığını.
Sayfa 25
Alıntı