• 94 syf.
    Ömer Seyfettin, “İlk Namaz” adlı hikâyesinde kendisinin namaz kılmak için kalktığı keskin bir soğuk kış sabahında duyduğu ezan ile birlikte on beş sene önce yaşanan bir olayı anımsamasını anlatır. Birbiri içerisine geçmiş üç bölümden oluşan öyküde otobiyografik izlenimlerinden yola çıkarak Ömer Seyfettin, insanlığının çocuk saflığının bozuluşunu, ilerleyen yıllarda baş gösteren çürümüşlüğünü sert bir dille ortaya koyar. Peki, neden anlatımlarda çocukluk ağır bir yer kaplar? İsmail Çetişli’ye göre “ Ömer Seyfettin hikayelerini, çok büyük ölçüde olan ile olması istenen arasındaki çatışma üzerine kurar. Halin çok büyük ölçüde bozulduğunu görür ve bu durum karşısında, çareyi yakın (çocukluk) ve uzak geçmişe gitmekte bulur. Bu tavır, basit bir “kaçış” olarak nitelendirilemez. (Çetişli; 2012: 313). Çocukluk süreciyle ilgili bu öyküsü başta olmak üzere diğer öyküleri de (Kaşağı (1926), diyet, ilk cinayet, bomba, beyaz lale, bir hatıra, ilk düşen ak) birer psikanalitik vaka öyküsü olarak incelenebilir. Kışın bastırdığının apaçık bir şekilde tasvir edildiği birinci bölümde, yazarın kendisinden beklenilenin aksine girift tamlamalar kullanılır:
    Odama dönünce yalancı bir sıcaklık bir nefes-i teselli gibi, havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış saçlarıma temas ediyordu. Daha fecr-i sadık uyanmamıştı. Fecr-i kazibin donuk kırmızı sükuneti gecenin süradık-ı zalam-ı baridini parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. (Seyfettin; 2012: 17)
    Öykünün 1905 yazılış tarihi göz önünde bulundurulduğunda Yeni Lisan hareketinin daha sadece zihinlerde belirdiği ve hareketin resmiyet kazanmaması sebebiyle Ömer Seyfettin’in dönemin Fecr-i Ati ve Servet-i Fünun üslubu ve dil anlayışı konusunda etki altında kaldığı görülür. Öte yandan yapılan boğucu, karanlık, huzursuz edici betimlemeler ile kurgunun bu şekilde ilerleyeceği hissi okuyucuda uyandırılır. Böylelikle hikayenin başında verilen zaman ile birlikte mekanda da hafif bir siliklik şeklinde olsa da belirmeler başlamış olur. bu tasvirlerin hemen arkasından gelen ezan sesiyle ani bir şekilde on beş sene evveline gidilir:
    Soğuktan büzülmüş ve mütefekkir, bu kainat-ı melul ve esmere karşı unutulmaz bir hitab-ı ulûhiyetin hâtırası gibi derinden akis ve ruhumu lerze-rîz-i haşyet eden ezanı dinlerken, onbeş senedir kalkabildiğim bu büyük ve meşbû-ı ruhaniyet sabahların birincisini düşünüyordum. Ah, onbeş sene evvel... (Seyfettin; 2012: 17)
    Post modern anlatılarla özdeşleşmiş geriye dönüş tekniğinin Türk Edebiyatındaki ilk örneklerinden birini oluşturan “İlk Namaz”’da bu kullanımın aksine herhangi bir zihin bulanıklığı, bilinç kaybı yaşanmaz; adeta yazar okuyucuyu uyararak kurguda bir değişiklik olacağı hakkında ipucu verir. Öykünün bir hatıra temelli gelişmesinin yanı sıra, Ömer Seyfettin’in bu tekniği bilinçli olarak kullanmadığı düşüncesi hasıl olur okuyucu tarafında. Verilen alıntıdan öncesinde hikayenin hangi tema üzerinde gelişeceğini yazar tarafından verilmemesi sebebiyle mekanda, zamanda ve kurguda dönüşüme gidilmesi ilk başta anlaşılmaz. Böylece okuyucunun merak duygusu daha da perçinlenir; fakat bu durum pek fazla sürmez:
    … , işte derhatır ediyorum, on beş sene evvel beni ilk sabah namazına kaldırmış idi. Galiba yine böyle bir kıştı. Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda uyurken bir buse-i esir u hâr gibi alnımı okşayan nazik eliyle, nazik ince parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:
    - Haydi, Ömerciğim kalk, demişti, kalk, haydi yavrucuğum. (Seyfettin; 2012: 17)
    Ezan sesiyle aniden yaratılan geçiş burada yerini yazar tarafından hazırlanan geçiş cümleleriyle kurgulamadaki gerilim seviyesi düşürülmüş olur. Öte yandan hikayenin girizgah bölümünde tasvir edilen boğuk, sıkıcı uzam yerini kışın ayazından uzak samimi sıcak bir ortama ve müşfik, fedakar bir anneye bırakır. Çocuk saflığıyla gözlerinden uyku akan küçük Ömer Seyfettin annesinin öpücükleriyle abdest almaya kaldırılır. Öte yandan ilerleyen bölümlerde anne ve çocuğu arasında olan diyaloglar silsilesi sebebiyle ilk bölümde göze çarpan ağır dil, girift tamlamalar yerini oldukça sade bir üsluba bırakır. Bu kullanımla birlikte çocukluk yıllarındaki safiyane karakter belirginleştirilir; eserin sonunda gösterilecek olan yılların getirdiği bozulmuşluğun iyice gösterilmesi adına bir araç kurguda devreye sokulur. Diyalogların hızlı akışının aksine çocuğun olgunlaşma süreci, farklılaşması oldukça yavaş bir şekilde verilir ve ilk durak namaz kılmadan önce getirilen iftitah tekbiridir:
    “O, iftitah tekbirini ellerini omuzlarına kaldırarak kadın gibi yaparken, ben de gayr-i ihtiyarî onu taklit etmiştim. Sünneti bitirdikten sonra, bana, gözlerinin nûşin ve nafiz bir tebessümü ile gülerek:
    - Yavrum, demişti, sen kadın mısın? Kadınlar öyle başlar, sen erkeksin, ellerini kulaklarına götüreceksin.

    Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, niçin erkek olduğumu, erkekliğin ne olduğunu, erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara hâkim olmaktan başka da farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.” (Seyfettin; 2012: 19)
    Ali İhsan Kolcu’ya göre burada “Yazar, namaz kılma törenini sıradan bir namaz kılma eylemi olarak değil aynı zamanda ruhsal bakımdan erkekliğe geçiş töreni olarak da görür. İftitah tekbirine dair bu farklılık ona cinsiyeti ile ilgili yeni bilgiler verir.” (Kolcu; 2012: 21) Zaman kırılmasının ana bölümlerinden birini oluşturan anne ile arasında geçen olaylar hikayenin asıl gölgesinin çocuk üzerinde olmasını sağlar. Estetik bir anlayışın bir ürünü olmasının yanı sıra yazar, iki tabanlı anlatım tarzını çocukluğu ve şimdiki hali arasındaki uçsuz bucaksız farklılıkları, kendisini kirlenmiş bir ruh haline doğru götüren Dünya’nın özelliklerini okuyucuya göstermekte kullanır. Böylelikle iki ayrı ruh haline geçiş, iki ayrı sıçrayış vuku bulur. Öte yandan şimdiki zamanın tatsız, neşvesiz bir zaman olması, eski zamanları özlemle anışı, daha çok önemsiyor, daha değerli bulmasını açıkça ortaya koyuyor. Bahsedilen durum yıllar sonra Yahya Kemal’in 1934 yılında Nihat Sami Banarlı’ya ithafen yazdığı ‘Atik- Valde’den İnen Sokakta” adlı şiirinde tekrar canlanır:
    “Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.
    Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

    Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
    "Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
    Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür."”
    Üsküdar’da bir mahallede yaşanan bir iftar vaktine dair izlenimlerini kaleme alan Beyatlı, tıpkı Ömer Seyfettin de olduğu gibi anı bir ürperişle geçmişe gider; bu tür duygularının kendisinde kalmasıyla yetinir. Ömer Seyfettin ise bu duruma karşı kayıtsız kalamaz ve öyküsünün son bölümünde karşı çıkışını dile getirir. Bunun yanı sıra hikâyenin ana fikrini oluşturan son bölümde önceden düşürülen gerilim bir de üslubun sertleşmesi ile birlikte tekrar yükselir:
    “Ah, onbeş sene evvelki sabâvet ve şimdiki ben…

    Şimdi mülevves emelleriyle, hırslarla, hakikatte kıymetsiz olan baîdül-vusul arzularla, hâsılı bütün bunların bir icmal-i mebhûtu olan o sebepsiz ve tahammülsüz bîkararlılıklarla mecruh olan ruhum, mecruh olan kalbim ve maneviyatım...”
    Eserin son bölümünden bir parçayı oluşturan alıntıyla birlikte şimdiki zamana geri döner; geçmişi hatırlamasından dolayı dönemiyle mukayese etme imkânı bulmuştur. İftitah tekbiriyle başlayan olgunlaşma sürecini tamamlanmış olur. Kemale ulaştıktan sonra çocukluk zamanındaki saflık, hayattaki kötülükleri göremeyiş ve bundan dolayı mutlu yaşayış yüceltilir; aksine de bugünü suni, tatsız, neşvesiz günler silsilesi olarak zikreder. Tamamlanmış cümlelerin üst üste kullanımıyla yazarın yaşadığı hissel boşluk okuyucuya aksettirilir.
  • Meselenin gazetelere havale olmasından evvel, son bir kaç yıldır, çıktığımız üniversite gezilerinde sotasında cam kenarı için kitap bulunduran arkadaşlarımızla ve kantinde Malbaro-Light - Araba anahtarı - Cep telefonu troykası yerine masada kitap tutmayı yeğleyen arkadaşlarımızın yeni gözdesi Kavgam'dı. Kitap yalnızca bilgilenme aracı değil, sahibinin hedef kitlesine vermek istediği bir zarf, bir mesaj, bir göz kırpması da olabildiğinden, ilkin, piyasacı arkadaşlarımızın kof bir marjinalazisyon hamlesi deyip, geçmiştik.
    Oysa vakit ilerledikçe, önce vakıf üniversitelerinin sosyal bilimler bölümlerindeki öğrencilerine ücret karşılığı ödev yapan arkadaşlarımız tuhaf istekler almaya başladıklarını, "Ödevi basit yapın da hoca anlamasın" klasiğinin yanı sıra "Bir de Kavgam'a referans olursa sevinirim" opsiyonunun da eklendiğini ve bunun sık yaşandığını şaşkınlıkla paylaştılar. Meseleyi deşince, sınıftaki tartışma bölümlerinde öğrencilerin kitaba sıklıkla referans verdiğini ve bu kitaptan yola çıkarak tartışmalar yaşandığını, ödevde bu kitaba yer verilirse ödevin öğrencinin kendisi tarafından yapılmadığının anlaşılmaması için sigorta teşkil edeceğinden bunun söylendiği anlaşıldı. Sonra popüler internet sitelerinde, forumlarda ve mail gruplarında kitaptan alıntılarla karşılaşmak sıradanlaştı. Kavgam'ın bulunmadığı kaçak kitap tezgahı kalmadı. Ve nihayet 17 Mart günü, Ülker-Maccabi Tel-Aviv basketbol maçında en büyüğü taş çatlasa 17 yaşında olan 120 kişilik bir grup,
    Maccabi trübünlerinin tam karşısına mevzilenerek maç boyunca Nazi selamıyla "Yaşasın Hitler!" sloganı atıyor, tüm tribün, polisler, biri "bok" dese elindeki mikrofonuyla "alooo, ayıp oluyor" diye gürleyen görevli susuyor, şaşırmıyor, oralı bile olmuyordu.
    Kavgam'ın çok satan olmasından hareket edip analizlere girişmenin pahası ucuz, kalitesiz bir Adornoculuk'a düşebilme ihtimali: bu veriden yola çıkarak gençliğin faşizme kaymakta olduğuna, Yahudi düşmanlığının siyasileşebileceğine ve Kürt düşmanlığının hortlamasına ulaşmak, ki bu yönde yeteri kadar emareyi üretebilmiş olmamıza karşın, toptancı ve bonkör değerlendirmeler.
    Yine, Kavgam'ın çok satan olmasını Emre Aközgil bir hoyratlıkla kitabın ucuzluğuna, gençliğin kanıkaynarlığına, Türkiye'de tirajla okunma oranı arasındaki meçhul korelasyona, çevreye marjinal poz yapma kapasitesine ve Hitler'in psikolojisini öğrenme merakına indirgeyip görmezden gelmek de, ki bu yönde yeteri kadar emraye sahip olmamıza karşın, tutumlarla siyasal yönelimler arasındaki bağı ıskalayan ve baştansavıcı değerlendirmeler.
    Üniversite öğrencilerinin bu kitabın barındırdığı söylemi belki her zaman benimsemesinin değil ama kesinlikle merak etmesinin ardında yapısal bir neden var.
    Kavgam, İdeolojik ayrımların anlamsızlaştığı ve gitgide siyasetin küresel sisteme
    entegrasyonu ve oryantasyonu regüle eden bir tür teknisyenliğe dönüştüğü kabûlu karşısında, yaşamakta olduğu düzenden memnun olmayan, artık bu düzenden her neyi kast ediyorsa onu adeletsiz, acımasız ve yanlış bulan üniversite gençliği için yalnızca tuzukuru bir analiz değil aynı zamanda sorunların çözüm yolunu da gösteren bir yapıt. Hele hele, ABD-İsrail ittifakının uluslararası politika mecrasındaki çözümsüzlüklerin, sorunların, alicengizlerin nedeni olarak gören, devasa Sebataycı-anti-semit litaratürden etkilenmiş bir gençliğin nazarında, Hitler'in kesif anti-semitizmi, dünyayı milletler arasındaki menfâat yarışı olarak yorumlaması ve "acırsan acınacak duruma düşersin" mottosuyla kafasındaki dünyayı anlamalandırması için birebir.
    Yukarıdaki, ancak kısmî olarak doğrulanabilir, betimlemelerde sıkışıp kalmamak, daha gelişkin neden-sonuç ilişkileriyle dünyayı kavramaya çalışmak gerektiğini biliyoruz. Nedensellikleri kurgularken dünya politikasının karmaşık yapısını kabullenmek, tikele özgülük marjı tanımak, farklı ekolleri incelemek çok fazla zaman, sabır, zahmet ve irade gerektirdiğinden, artık temel gayesi mezuniyetinin ertesinde içine sindirebileceği bir iş bulabilmek için piyasa koşullarına uyum sağlama yarışında geride kalmamak olan bu gençlikten beklenebilir mi ? Olguların görünen aldatıcı yüzüyle uyumlu gözüken, ilkelleği paçalarından akan yıkıcı varsayımların kısa sürede zahmetsizce düz mantıkla anlaşılabilecek basitliğini barındıran Kavgamve türevi kitaplar ve tezler, yarından umudu azalan, piyasa koşullarında arzuladığı geleceği kuramayacağını düşünen gençliğin içerisinde yaşadığı topluma baktığında ister istemez kapılacağı benzer bir sosyal-Darwinist yorumla çakışırken yedeğinde tutacağı bir kitap olduğunda şaşırmamak gerekiyor.
    Üniversite öğrencilerinin, tüm öğretim hayatlarını yüksek not ortalamaları tutturmak, hiç bir yazı beyhude etmeden çok uluslu şirketlerde stajlar yapmak, sektörün belli başlı dergilerini takip etmek, kulüpler aracılığıyla konferanslara katılıp içeridekilerle sıcak temas kurmak, kişisel gelişim seminerlerine katılmak yoluyla tüm enerjisini, birikimini ve konsantrasyonunu piyasanın kendisinden beklediği koşullara uydurma, yoksa işsiz kalma, tehlikesi karşısında giriştiği CV sosyalleşmesiyle tümden bir kariyer ideolojisi tarafından kuşatılmış halde. Eskilerin verimsiz nostaljik hayıflanmalarıyla eskiden genç dediği, sistemin içerisine henüz girmediği için ona dışarıdan muhalif de olabilen gençlik artık piyasanın yüksek standartlarını entegre olabilmeye harcıyor zamanını. İçlerinde yine de siyasete karşı soğuk kalmayanlarının bu 'performans terörü' kıskacında, analitik okumalar yapmalarını beklemek güçleşiyor her gün.[1]

    KAVGAM’IN TEHLİKESİ

    Kavgam'ın yaratacağı tehlike, Hitler'in tezlerini benimsemeye yatkın olabileceğimize; tanıdık faşizmlere kaymamıza, azılı Yahudi düşmanları olmamıza yol açacağı değil. Bu tehlikeleri tetikleyeci unsur olabilir ya da etkinliğinin kısıtları yüzünden olmayabilir. Tehlike, Hitler'in dünyayı algılama biçimini, metodolojisini, önceliklerini içselleştirerek, onu rasyonel sayarak içerisinde yaşadığımız topluma ve siyasete bakmak.
    Tehlikeyi böyle okuduğumuzda, bir tane Kavgam yok piyasada. Toplumsal formasyonumuz, hayatında bu kitaptan haberi bile olmasa da Semra Hanımlar'a, Caner'lere, ölen kamyon şoförlerimizin ardından "kalan sağlar bizimdir" diyen, diyebilen işadamlarına, "etik, tetik yok kardeşim" diyen haber müdürlerine Hitler'in diliyle var oldukları dünyanın bu halinde her gün pratik olarak Kavgalarını ve başarı hikeyelerini yazdırıyor.
    Esnek istihdam piyasasında kariyer canavarıyla boğuşan, nefes almak için başını kaldırdığında bu medyalar yoluyla bilgilenen üniversite gençliğinden Hitler'le değil Wallerstein'larla, Sorokin'lerle, Kennedy'lerle, Huberman'larla, Skockpol'lerle, Tilly'lerle, Keyder'lerle, Harvey'lerle dünyayı algılamasını otomatikman bekleyecekseniz hemderdimiz değilsiniz.
    [1] "Gençlik" üzerine yazmaya heveslenen herkesin içi boş Özal Kuşağı geyikleri yerine gençliği anlayabilmek için Foti Benlisoy'un Toplum ve Bilim Dergisinin Güz 2003; 97. sayısında yer alan "Öğrenci Muhalefetinin Güncelliği" yazısını referans almasında ciddi fayda var.


    Birikim dergi Samet İnanır
  • “İsmini söylerken dudaklarım kurudu.
    Dirseklerin masanın üzerinde, elinde yarısına kadar kendini bitirmiş sigaran, sigaranın izmaritinde dudağından bulaşan ruj..
    Konuşurken gözlerini bakmaya çalışıyorum, gözlerim korkak, etrafa kaçıyor..
    Bira söylemeliydim diyorum ya da en alkollüsünden her neyse..
    Sesin kulağıma kelime kelime dokunuyor, önce işinden bahsediyorsun, sonra okuduğun kitaplardan..
    Ne söylesen inanacak gibiyim..
    Masanın altında ayaklarım birleşik, heyecanlıyım, ayaklarım titriyor. Bunu açıklayamıyorum. Saçların sırtından dökülürken duruma müdehale edip dağılan ayrık kısmı çoğunluk ile birleştirme istiyorum, içimde bu, aklımdan geçiyor, yapamıyorum..
    Umresinde dindar, duvarında yüzüm yahudi..
    Bu çizgide, dünyanın tam burasından yalnızca konuşurken arada beliren dişlerini seyretmek istiyorum..
    Aklımdan seni öpmek geçiyor,
    Aklımı parmaklarının arasına geçirip avuç içine kaynamak geçiyor,
    Aklımdan seni güldürmek geçiyor.
    Kahveye uzanıyorum, dilimin üzerinde filtre kahve acılığı, senin üzerinde iki düğmesi açık beyaz gömlek tatlılığı..
    Anlatıma girerken cümlenin başına her seferinde adını koyuyorum..
    Adını söylemenin onuru ile gururlanıyorum..
    Bu adı daha önce de duymuştum diyorum..
    Hiç bir şey ifade etmeyen türünden, adın yüzüne, adın dudağım yapışıyor, adını oluşturan her harfi doğru ses ile tekrarlıyorum, sonra içimden..
    ....
    Cafe’deki amber sarı şarkıyla, şarkıdaki enstrüman gözlerinle çalınıyor, mırıldanıyorum..
    Masadan kalkmadan küçük bir dans?
    Vakit diyorum, o omzundaki fillerden bahsediyor..
    Parmaklarımın dışını yanağına sürtüyorum, mütevazı bir temas..
    “Çoklu evren”diyorum, bu bizim ilk ve son şansımız olabilir..” beni öp” diyorum, beni hemen şimdi öp..
    “Ölü ozanlar derneği”diyorum,
    yarın çok soğuk olabilir..
    İçimden..
    Kahvenden bir yudum alıyorsun, uzay dudağından bükülüyor, bu gerçekleşirken başın eğiliyor, gözlerin bende..
    Bu bende kalsın diyorum fincan altlığı ile buluşurken..

    İki saat sonra ekranımda yüzün canlanıyor, “iyi uykular” diyorum..
    İyi uykular diyorum..
    Seni seviyorum..
    Tam
    İçimden..
    Bir kaç gün sonra Kadıköy’de seni sevmeye devam ediyorum..
    Garsona “ iki bomonti“ söylüyorum..
    Dirseklerin masanın üzerinde, elinde biraz sonra kendini yarılayacak bir sigara..
    “Öp beni”diyorum içimden..”
  • "... anti-diyalektik bir politikanın, çokluğun politikasının yegâne sonucu olarak federalist politik ideoloji: Tüm ‘mücadeleler’ temas halinde olabilir ve söyledikleri gibi, bu bağlı eşitlikçi magmadan ‘birleşebilirler’. Fakat bu rizomatik parlamenter patatesten ne çıkacak? Masum arkadaşlarımız, soğuk bir yüzle cevap verirler: festival! Tarih başka bir dil konuşuyor. En azından Komün’den beri biliniyor ki, bölünmüş mücadelelerin bu ‘birleşimleri’ en muhalif formlarında Bir’in restorasyonuna, katliama, başarısızlığa öndeyiştir. Rizomun sekterleri, Şili’yi hatırlayın! ..."

    https://viraverita.org/yazilar/patatesin-fasizmi
  • bu kadar basit işte. bir adam ya da kadın girer hayatınıza. bedeniniz, duruşunuz, bakışınız, hayatınız, onunla bir renk, bir anlam, bir özellik kazanır. sonra bir gün renkler solar. birbirinizi tüketirsiniz. yollarınız ayrılır. bu kadar basit işte. on sekizinizde, yumuşacık yağan karın altında, bütün gemilerin demir aldığı bomboş bir limana koşarsınız. gitmiştir. çıldıracağınızı sanırsınız. bembeyaz bir istanbul’un soğuk, beyaz gecesine karışırsınız. gidenin ardından yollara düşersiniz. özbenliğinizi inkar edip, sıfırlayıp artık kim olduğunu bile unuttuğunuz bir insanın peşinden değil, bir sevda nesnesinin, bir tutkunun peşinden, kendinizi arayarak koşarsınız. sonra yorulursunuz. zamana yenilirsiniz. unutmaya başladığınızı hisseder, kahrolursunuz. bir bakış, bir söz, bir temas.. yeni bir aşk, yeni ürpertiler, yeni heyecanlar, kokular, yeni kuşkular, sevinçler, acılar, yeni ayrılıklar.. ne kalır geriye bitmiş sevdalardan? nefes, ter, uyku kokan gece otobüsleri, kilometrelerce uzanan yollar, mandalina bahçeleri, denizler, zeytinlikler, karlı çam ormanları, uykusuz geceler, yüreğin tam altında ince bir sızı, yumuşacık bir keder... ne kaldı geriye bir bir tükenen aşklarımızdan? kesişmeyen yollar, rüyalarımızda birden beliriveren çehreler, bir de küçük prens’in tilkisinin buğday tarlalarından başka?
  • Bir sadakate muavin, bir anlayışa esir, bir intikam zaferine
    sahip olmanın, olabilir görünmenin, karşı şeritten gelen tır
    şoförüne göre anlamı yoktu ; o büyük buluşmayı kutsayan;
    kutlayan ve için için kıskanan klakson sesleri ; vaovvvvvv ,
    vaovvvvvvvvv ,diye geçen kamyonların arasında sıkışmış 78
    model tek kapılı siyah bir BMW ile acelenin içine sıkışmış
    çok eski bir katil ile çıplak bir kadını az daha soymak ,az
    daha soymak , bana dokunan , bana temas eden buydu!
    Ulaşamamanın , doğruyu söyleyememenin , itiraf edememenin sıkıntısını
    aşağı bırakmak. Zordu çünkü
    mart ayının soğuk bir salonuydu! Asfaltta patlayan lastik,
    bir çocuğun elinden kaçırdığı, ağlayarak seyrettiği bir
    bayram balonuydu! Bilirdin, ben daima büyük iddialara girerdim,
    örneğin seni sevmek, seni dünyanın yedi
    harikasından herhangi birinde yüzünden jiletle işaretlemek
    indiğin noktadan yeniden göğe yakın bir zürafa gibi
    arabanın attığı her taklada sana yaklaşıyor olmanın sevinci
    arabanın attığı her taklada sana yaklaşıyor olmanın ürpertisi. Zordu.
    Çünkü , mart ayının soğuk bir salonuydu. Çünkü hayat,

    Ölümün insana oynadığı en trajik, en mükemmel,
    en acımasız oyunuydu.

    Senin için ölüyordum. Durum buydu.
  • 680 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Bir zamanlar bir adam yaşarmış, ihtişamlı şehrin köhne köşesinde minicik taş bir dükkanda. Terziymiş bu adam. Kristal bir makası varmış. Rutubet kokulu dükkanında tek değerli şey bu makasmış. Değerliymiş, çünkü bu makasın kesemediği hiç bir şey yokmuş bu dünyada. Rengarenk kumaşlardan narin kağıt parçalarına, mercandan elmasa, hayattan zamana... Terzi ömrünü bu dükkanda tezgah arkasında önüne ne geldiyse biçerek geçirmiş. Dokunduğu herşeyin içinde bir boşluk oluşturan makası ile yıllar boyunca böbürlenmiş. Yalnızmış terzi.. Soluğu bile yabancıymış ona. Parmaklarının arasında ki güçten sarhoş ruhu , kristal makas dışında hiçbir şeyi önemsemezmiş. Ne ailesi, ne sevdiği kadın, ne de evlatları.. Hiç birinin önemi yokmuş bu keskin, parlak, acımasız katilden başka. Güzelliğe dair ne varsa yok edebilirmiş terzi. Sonsuza dek parlayabilecek çiçeklerden, amber kokulu rüzgarlara kadar. Gecenin kadife kumaşını, gündüzün alacalığı şafağını, mutluluğun altın anahtarını...ışığa kavuşmak için adeta kanatlanan yürekleri.. Var olmuş, olacak olan , tüm iyiliği... Şehir onun sayesinde en parlak dönemini yaşıyormuş. Dükkanı ve makası görmek için sıraya giren gezginler, meraklı ve zengin hanımefendiler, herşeyi paraya çevirmek isteyen, kursağı dolu yüreği aç centilmenler. Tüm bu silüetler birer sinek gibi üşüşürken taş dükkanın kapısına, kalabalığın içinde büyük bir yalnızlık kaplıyormuş terzinin kararmış yüreğini... Ona göre hayatı tek sahnelik bir oyun ve tek oyuncuda kendisiymiş. Kendinden bir parça olan ışıl ışıl makası ile gösteriler sunarmış. Onu izleyenler şaşırır, korkar ama sonunda hep bir hayranlık ile karışık bir saygı duyarlarmış. Ruhunu doyuma ulaştırmak, terzi için herşeyden daha önemliymiş. Öyle ya var olmuş en aç şey ruhtur. Bilgiye, güce, yok etmeye, yönetmeye.. yoksa kraldan çok kralcı olur muydu bu dengesi şaşmış bilinçsiz yörüngeler öbeğinde...Tüm bunlara rağmen terzinin ruhu hep huzursuzmuş. Herşeyi yok eden, iliklerine kadar ayırabilen, kemiklerini ezebilen, lime lime doğraya bilen makası ruhlara dokunamazmış. Zamanı parça parça eden, hisleri acımasızca törpüleyen, tüm ahengi tersinden diken bu terzi bir türlü ruhuna söz geçiremezmiş. Aynaya her baktığında herkesin tanıdığı ama kimsenin bilmediği o adama lanetler yağdırırmış. Gözlerinde ki kayıp ruhun onda yarattığı karmaşa ne kristal makasın soğuk tenine, ne de adamın çaresiz yakarışlarına temas edermiş... Terzi kendi kuyruğunu kovalayan bir tilki gibi kendini bildi bileli bu ezeli rekabet sürermiş. Zaten insanın elinde nasıl bir güç olursa olsun kendini yenemez, terzi kendi söküğünü dikemez, kendine yakışan kaftanı biçemezmiş....ve er ya da geç zamanı gelince Tanrılarda göçermiş............Pessoa ve onun kurgu tanımayan dev eseri bizi alışa gelinmemiş bir yolculuğa çıkartıyor. Her birimizi tıpkı bahsettiğim terzi gibi kendimizle yüzleşmeye, huzursuzluğun derinlerinde ki huzuru bulmak için cesarete ve elbette ki herşeyi tekrar gözden geçirmeye çağırıyor... Geç kalmışlık hissi sürekli kemirdi beni... ya sizleri ??