“Bir dilin yok olması, tarihî belge dolu bir kütüphanenin yanması ya da bir soydaki son türlerin yok olmasıyla kıyaslanabilir.
…
Bir dil bir kültürün asla hariç tutamayacağınız şiir, edebiyat ve şarkılarının oluşturulduğu ortamdır.
…
Bir dilin kaybı, dünyanın maruz kaldığı çok daha genel bir zararın bir bölümüdür; her alandaki çeşitliliğin kaybolmasıdır.”
Cevap bekler gibi, meydan okur gibi sustu. Bense, ancak:
- Bütün bunların hepsi laf, diyebildim.
Duraklamadan:
Her şey laftan ibaret zaten, dedi; çünkü her şey ancak lafla muhafaza edilebilir. Bir haz kırıntısını, bir tek kelimeciği, ancak sığdırabildiğimiz bir saniyeye olsun sahip miyiz? Mevcut olan sadece mazidir, bizim olan sadece mazidir; çünkü biz hatırlıyor ve onu sonradan istediğimiz gibi yoğurarak malımız yapabiliyoruz.. ve artık onu bizden hiçbir şey söküp alamıyor, kaderi yalnız bize tabi kalıyor.
Son bir gayretle, bütün ikna kabiliyetimi toplamağa çalışarak konuştum:
Şimdi de paradoks mu? Sen, bana, "hayır" derken niçin ağladığını söyliyebilir misin.. bundan başkası bana vız gelir.
O her ümidi eriten gülümseyişi ile:
- Ben, zannettiğin gibi, aşkı bırakışıma değil, bilākis, o aşk uğruna silkip atıverdiğim ömrüm için ağladım, dedi ve artık başka hiçbir şey demedi.
Âlimin durumu hâkimin durumu gibidir. Rasûlullah (s.a.v) hüküm verenleri üç gruba ayırmıştır. Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur.
“Hüküm ehli üç gruptur:1- Bilerek, hak ile hüküm verir. Bu, cennettedir.2- Bile bile haksız hüküm verir.3- Bilmeden haksızlık (ve zulümle) hüküm verir. Bu son ikisi ateştedir." ¹
________________________
¹ Ebu Davud, Akdiyye, 2; İbn Mâce, Ahkâm, 3.
Sayfa 41 - Semerkand Yayıncılık, 3. Baskı, Eylül 2004 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okuyor