Uğultulu Tepeler’i büyük beklentilerle okudum çünkü yıllardır edebiyatın en büyük aşk hikâyelerinden biri olarak anlatılıyor. Ancak kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey hayranlık değil, büyük bir hayal kırıklığı oldu.
Öncelikle bu kitabın bir aşk hikâyesi olduğunu düşünmüyorum. Bana göre bu, travmalarını ve öfkesini çevresindeki herkese yansıtan bir adamın, yıllar boyunca insanların hayatlarını nasıl mahvettiğinin hikâyesi. Heathcliff karakterini romantik bulmakta zorlandım; aksine onu takıntılı, yıkıcı ve acımasız bir karakter olarak gördüm. Kitap boyunca neredeyse herkes onun öfkesi ve intikam duygusundan zarar görüyor.
Romanın karanlık atmosferi de benim için oldukça yorucuydu. Elbette her eser mutlu sonla bitmek zorunda değil; ancak burada sürekli olarak umutsuzluk, nefret ve yıkım hissiyle karşılaştım. Karakterlerin çoğuna yakınlık kuramadım ve yaşanan olaylar beni duygusal olarak etkilemekten çok rahatsız etti.
Kitabın yazıldığı dönemde kadınların toplumdaki konumuna ve sahip oldukları sınırlı haklara dikkat çekmek istemesini anlayabiliyorum. Ancak bu temaların, bana göre son derece toksik ve sağlıksız bir ilişki üzerinden işlenmiş olması kitaptan aldığım keyfi daha da azalttı. Kadın karakterlerin yaşadığı çaresizlik dikkat çekici olsa da, anlatının merkezine yerleştirilen ilişkinin “büyük aşk” olarak görülmesini anlamakta zorlanıyorum.
Edebiyat tarihinde önemli bir yere sahip olduğunu kabul etmekle birlikte, benim için Uğultulu Tepeler unutulmaz bir aşk romanından çok, karanlık ve yıkıcı insanların birbirlerinin hayatlarını tükettiği bir hikâye olarak kaldı.