"Hâlâ anlamış değilim," diye konuşmasını sürdürdü
Nadire Hanım. "Hangi cesaretle kalkıp buraya geldin?"
O sırada Mamo'nun yeşil gözlerinde yaşlar birikti,
sözler boğazına takıldı.
"Bu hayatta," dedi, "sizin elinizden kaçtığım için hiçbir şeyin sahibi olamamışım. Karım ve çocuklarım tek sahip olduğum şeydir. Oğlum çok hastaydı. Sınırı geçip son bir umutla buraya gelmişim."
Mamo'nun dudaklarının arasından dökülen bu sözler Nadire Hanım'ın yüreğini paramparça etti.
"Iyi de," dedi. "Kızımızdan uzak durmanı sana defalarca söylemiştik, değil mi?"
Mamo'nun yüzü gerildi, yüreği dolup taşarken, "Fakir olduğum için," dedi duygu dolu bir sesle. "Hepiniz beni hor görmüş, aşağılamıştınız. Lakin daha sonra hiçbiriniz sevdanın önüne geçememiştir..."
"Bitmiş olmanın, tükenmiş olmanın huzuru bu olsa gerek: Artık hiç kimseye bir şey kanıtlamak zorunda olmamanın, kendi hikayenizin son noktasını bizzat koyabilmenin o katıksız saadeti."
"İnsan en sonunda, hiçbir şey olmamayı, hiçbir şeyi temsil etmemeyi ve hiçbir şey iddia etmemeyi öğreniyor. Bu, hayatın son perdesinde oynanan en büyük oyun ve belki de en dürüst olanı."
Neden öğretimde birlik? Tanzimat sonrası Osmanlısı, ciddi, üstelik birbirine karşıt, bir kültür ‘ikiliği’ yaşıyor: Bir yandan mahalle mektepleri, tekke, medrese ve zaviyeler, harıl harıl ‘ümmet aydını’ yetiştiriyorlar; bir yanda ecnebi dille öğretim yapan, çeşitli Hıristiyan tarikatlarının
‘misyoner’ okulları, harıl harıl, ‘komprador’
aydın üretiyorlar. Bunların ilki, Osmanlı’yı geleceğine değil, geçmişine çekmek meraklısıdır; İkincisi ise, geçmişi ‘külliyen’ reddedip, Batılı ‘metropol’ ülkelere benzemeyi marifet sanıyor. Osmanlı’mn son iki yüzyılı, Tanzimat ve Meşrutiyet, çağdaş ve ulusal kültür sentezini
başaramamış, bu iki aydın türünün çatışmasıyla geçmiş; neticede, Devlet-i Aliyye batmıştır. ‘Sistem’ bu çatışmayı, hem tahrik ediyor, hem de hınzırca kullanıyordu.
Neyləməli?! ölümün qarşısında bütün cəsarətimizi toplayıb, düz gözlərinin içinə baxacağıq. Qoy bizə cavab versin görək, o nə olan şeydir və bizdən nə istəyir?
Bəs ölüm bizim ruhumuzu neyləyir? Onu hansı hala salır? Ondan nəyi alır və ya ona nəyi verir? Ruhumuzu hara aparır? Barı, arabir ona maddi göz verirmi ki, dünyaya baxıb ağlasın?