En son kime bir mektup yazdınız, hangi hastanın hatırını sordunuz, hangi muhtaca el uzattınız. Bir yetim başı okşamadan, birine dolu dolu bir "merhaba" demeden, komşuya bir tas çorba goturemeden geçiyor günler...
İvan Fyodoroviç sanki kardeşinin dediklerini duyma gibi sürdürdü konuşmasını: -Aklıma ne geldi, geçenlerde Moskova'da karşıla bir Bulgar, Slavların toplu olarak ayaklanmasından Türklerle Çerkezlerin, Bulgaristan'ın her köşesinde yapm rı caniliklerden söz etmişti bana; yani yakıp kestiklenm kadın ve çocuklara nasıl tecavüz ettiklerinden, mahpu kulaklarından duvara çivileyip onları nasıl o halde sa kadar beklettiklerinden, güneş doğunca da onları astıklar dan ve akıl almayacak daha bir sürü şeyden... Kimi insanda "hayvanca" bir zalimlik olduğundan dem vuru ama hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık, bir hakare bu. Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz; böylesine ust lıklı, böylesine sanatsal bir zalimlik insanda olur sadece B kaplan yalnızca parçalayıp kemirir. İnsanları kulaklarınd duvarlara çivileyip gece boyunca öylece bekletmek, yapabilecek olsa bile aklının ucundan geçmez. Ne diyordum... şu tatlı zevk düşkünlüğünden gözü dönen Türklerin eziyetlerinden çocuklar da nasibini alırmış; onlara ettikleri eziyetler, yavruları henüz analarının karnındayken söküp al maktan, minicik bebekleri şöyle bir yukarı hoplatıp, anaları-kien tatlı hazzı da annelerin gözlerinden alırlarmış. Ah, bir de beni pek çok ilgilendiren bir tablo vardı. Gözünde bir canlandır: Tir tir titreyen annesinin kollarında el kadar bir bebek, etraflarında da içeri giren Türkler... Neşeli bir numa-ra yapmak düşüyor akıllarına: Bebeği okşuyor, gülsün diye gülüşmeye koyuluyorlar ve beceriyorlar da... bebek gülüve-nyor. Hemen o anda Türk, tabancasını bebeğin yüzüne doğ-rultuyor, namlu ile yavrucak arasında yalnız dört verşok17 mesafe kalmasına dikkat ediyor. Minik oğlan keyifli keyif-i gülerek ufacık ellerini tabancaya uzatıyor... sanatçımız o anda yavrucağın tam kafasına doğru nişan alarak tetiğe
Sayfa 316·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yıllar boyu hastanede yatacak olan felçli bir baba, bununla nasıl baş edebilirdim ki? Uzun bir nekahet dönemi yaşayan babam beni yanına çağıracaktı, ya gitmeyip onu hayal kırıklığına uğratacaktım ya da gidip kendimi hayal kırıklığına uğratacaktım. ... Oraya gitmek, babamı hastayken ziyarete gitmek istemezdim, Solveig gibi güçlü olmak isterdim, güçlü olmayı ve şöyle demeyi umardım: Artık çok geç. Ama Astrid ve annem başımın etini yiyip bana baskı yaparlardı, büyük kızıyla barışmaktan başka bir arzusu olmayan hasta, felçli ve zavallı bir adama eziyet etmekle suçlarlardı beni, öyle ki bu kız çocuğunun adamın ona yaptıkları hiç olmamış gibi davranması gerekirdi, bunu ondan esirgeyecek miydim gerçekten? Sanki mesele ilkelerimde inat etmemmiş, sanki mesele bir duygular meselesi, derin duygular meselesi değilmiş gibi. Beni suçlayacaklardı, çok tatsız olacaktı, uzun süre yatacak olursa anneme, Astrid ve Åsa'ya bu zorlu bakım konusunda yardımcı olmam için baskı görecektim, reddettiğimde bana çok öfkeleneceklerdi, hastanenin çalışanlarına, etraftakilere benim duyarsızlığımdan, bencilliğimden, şefkat yoksunu olduğumdan dem vuracaklardı, ama olmadı işte, babam öldü gitti. Hafiflediğimi hissettim, babamdan korktuğumu anladım, bir korku ortadan kalktı, o taraftan hep bir tatsızlık gelebilirdi, ama artık gelemez. Babam öldü. Şikayetler, suçlamalar, iğnelemeler, aynaya bak, karşında bir psikopat göreceksin lafları yoktu artık, babam öldü. Bana bir şey yapamazdı artık. İşin aslı, babam son yıllarda bana bir şey yapamıyordu, babamdan korkarak dolanmıyordum artık ortalıkta, ancak belki de öyle yapmışımdır, belki de babamın korkusu bedenime sinmiştir. Ne yapacağı belli olmayan saldırgan bir aslan varken ondan korkmayı bırakmak zordur ama şimdi aslan öldü.
Mesud Barzani ve Celal Talabani ile bizzat ilişki kurması, onları Ankara'ya çağırarak konuşması, Cengiz Çandar gibi gazetecileri Kürt sorununda aktif bir şekilde değerlendirmesi, Ortadoğu'nun bugünkü siyasi durumunu yirmi yıl önceden görmesi, özellikle hayatının son döneminde 'Kürt sorununu mutlaka çözeceğim' iradesini ortaya koyması onu tarihimizin misyon sahibi liderleri arasına sokmuştur. Turgut Özal'ın 1987 şartlarında çok cesur ve ani bir kararla Mardin' den aday göstererek milletvekili seçilmesini sağladığı Nurettin Yılmaz bu konuda şunları anlatmaktadır: "Celal Talabani, sürekl i Ankara'ya gel iyordu. Haberim olduğunda milletvekili olarak onu karşıl ıyor ve ilgileniyordum. Kürt l iderlere kırm ızı pasaport alınması nda Özal'a tel kinlerim oluyordu. Bir gün bana, 'Nurettin, lrak'taki Kürtlerin bir federasyon şekl inde Türkiye'ye bağlanması iyi olur, değil m i?' demişti. Özal, Irak Kürtlerinin Türkiye'ye bir federasyonla bağlanmasının, hem Türkiye'nin Ortadoğu'daki stratejik konumunu güçlendireceğini hem de Kürtler ile Türkmenlerin dayanışmasını pekiştireceğini düşünüyordu. Aynı zamanda 'Irak Kürtleri, Saddam'ın katliamından kurtulur ve Türkiye'nin gücünü arkasında görürse, korkusuzca yaşar bölgesinde' dem işti. Ben de gülerek, Tabii, Kürt ve Kerkük petrol üne Türkiye'nin hakim olma pol itikası da yatıyor bunun arkasında, değil mi?' esprisini yapı nca tebessümle 'O kadar da olur elbet. Şunu bil ki her uzlaşma ve antlaşmada, tarafların çıkarları kaçı nılmazdır' dem işti bana, ileriyi görebilen Özal. Talaban i'ye, Özal',ın federasyonla ilgili duygularını anlattığımda, 'Bana da açıkladı bu öneriyi dedi. .. Özal çok zekidir.
Tarih
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) büyüdüğü bireysel koşullar
Reinhart Dozy: "Babası Abdullah, bir Mekke kervanıyla gittiği Suriye'den rahatsızlanarak dönmüş ve yirmi beş yaşında Medine'de ölmüştü. Tek oğluna önemli bir şey bırakmamıştı. Bütün serveti beş deve ve birkaç koyunla bir köleden oluşuyordu. Bunların değeri, yaklaşık iki bin frank kadardı." Montgomery Watt: "Muhammed'in babası Abdullah, o doğmadan önce ölmüştü. Hz. Muhammed'i Haşimi (Kureyş) Kabile-si'nin lideri olan dedesi Abdulmuttalib, himayesine aldı. Elbette Hz. Muhammed çocukluk yıllarının çoğunu başka kabileye mensup olan annesi Amine ile geçirmişti. Ne var ki annesi, Muhammed'i, Mekkeli pek çok ailenin rivayet ettiği âdetlere uyarak bir ya da iki yıllığına, sağlık açısından pek uygun olmayan Mekke'den uzaklaştırıp bedevi kabilelerinden (Halime) adlı bir süt anne tarafından bakılacağı çölün zor, fakat sağlıklı hayatına gönderdi. Hz. Muhammed altı yaşındayken annesi öldü. Ve iki yıl sonraki ölümüne kadar tümüyle dedesinin himayesi altına girdi. Abdülmuttalib'in ölümünün ardından Haşimi Kabilesi'nin yeni lideri olan amcası Ebu Talib, onun bakımını üstlendi. 6. yüzyılın Mekke'sinde bir yetimin talihi pek de yaver gitmese gerek. Eski göçebe hayat tarzında, kabile ya da aile liderinin, daha güçsüz üyelere karşı belirli bir sorumlulugunun olduğu anlaşılıyor... Muhammed'i himaye edenler, onun yalnızca açlıktan ölmesine engel olabileceklerini biliyorlardı. Özellikle Haşimi Kabilesi’nin kısmetlerinin kesildiği bir zamanda Muhammed için daha fazlasını yapmaları zordu. Lesley Hazleton: "Babasız doğmuş olmak; mirastan mahrum olmak, hatta bir umut bile olmaksızın doğmak demektir. Erkek çocuk, yetişkinliğe erişmeden miras alamazdı. Eğer babası ölmüşse sahip olduğu her şeyi bir erkek akrabaya devredilirdi." Armstrong: "Muhammed'in çocukluk yıllarındaki şartlar, ailesinin zor
Sayfa 374 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş; Eşini gâib eyleyen bir kuş Gibi kar Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar... Ey kulûbun sürûd-ı şeydâsı Ey kebûterlerin neşideleri, O baharın bu işte ferdâsı: Kapladı bir derin sükûta yeri Karlar Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar Ey uçarken düşüp ölen kelebek Bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek Gibi kar Seni solgun hadîkalarda arar; Sen açarken çiçekler üstünde Ufacık bir çiçekli yelpaze, Na'şın üstünde şimdi ey mürde Başladı parça parça pervâze Karlar Ki semâdan düşer, düşer ağlar! Uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar; Küçücük, ser-sefîd baykuşlar Gibi kar Sizi dallarda lânelerde arar. Gittiniz, gittiniz siz ey mürgân, Şimdi boş kaldı ser-te-ser yuvalar; Yuvalarda yetim-i bî-efgan! Son kalan mai tüyleri kovalar
Sayfa 84 - Cenap Şahabeddin:
Şiir