John Peter Eckermann
Bugünlerde Goethe ile yaptığım görüşmeler çok verimli geçti, ama ben onun söylediği birçok şeyin önemli olanlarını not alamayacak kadar başka şeylerle meşguldüm. Aşağıda sadece hangi bağlamda, hangi nedenle söylenmiş olduğunu unuttuğum ayrıntıları gündeme not düşmüşüm: "İnsanlar suda yüzerken birbirine çarpan çömlekler gibidir." "Sabahları insan çok akıllı ama aynı zamanda da çok endişeli olur; endişe aynı zamanda akıllılıktır çünkü, her ne kadar edilgen olsa da aptallık endişe bilmez." "İnsan gençlik hatalarını yaşlılığa taşımamalıdır; çünkü yaşlılığın zaten kendine özgü birçok zayıf tarafı vardır." "Sarayda yaşam müzik gibidir, orada herkes nerede durup, nerede çalmak gerektiğini bilmek zorundadır." "Sarayda yaşayanlar zamanlarını seremonilerle doldurmasını bilmeselerdi, sıkıntıdan ölürlerdi herhalde." "Olur olmaz her şeyde, bir prense tahttan feragat etmesini tavsiye etmek iyi bir şey değildir." "Oyuncu yetiştirmek isteyen kişinin sonsuz sabrı olmalı."
Alıntı
Gold is no master out of its own will and yet it rules the whole, despised and greedily demanded, an inexorable ruler. It lies and waits. He who sees it longs for it. Gold does not follow one around. It lies silently, with a brightly gleaming countenance, self-sufficient, a king that needs no proof of its power. Everyone seeks after it, few find it, but even the smallest piece is highly esteemed. It neither gives nor squanders itself. Everyone takes it where he finds it, and anxiously ensures that he doesn't lose the smallest part of it. Everyone denies that he depends on it, and yet he secretly stretches out his hand longingly toward it. Must gold prove its necessity? It is proven through the longing of men. Ask it: who takes me? He who takes it, has it. Gold does not stir. It sleeps and shines. Its brilliance confuses the senses. Without a word, it promises everything that men deem desirable. It ruins those to be ruined and helps those on the rise to ascend. (Altın, kendi iradesiyle efendi değildir; yine de her şeye hükmeder; hor görülür ve açgözlülükle talep edilir; merhametsiz bir hükümdardır. Orada yatıp bekler. Onu gören kişi ona özlem duyar. Altın insanın peşinden koşmaz. Sessizce, parlak bir yüzle, kendine yeten, gücünün kanıtlanmasına gerek duymayan bir kral gibi yatmaktadır. Herkes onu arar, çok azı bulur, ama en küçük parçası bile son derece değerlidir. Ne verir ne de israf eder. Herkes onu bulduğu yerde alır ve en ufak bir parçasını bile kaybetmemek için endişeyle özen gösterir. Herkes ona bağımlı olduğunu inkar eder, ama yine de gizlice elini özlemle ona doğru uzatır. Altının gerekliliğini kanıtlaması mı gerekir? Bu, insanların özlemiyle kanıtlanmıştır. Ona sorun: “Beni kim alır?” Onu alan, ona sahip olur. Altın kıpırdamaz. Uykuya dalar ve parlar. Işığı
Sayfa 644 - Book: 5·Kitabı okuyor
Psikoloji
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İvan Fyodoroviç sanki kardeşinin dediklerini duyma gibi sürdürdü konuşmasını: -Aklıma ne geldi, geçenlerde Moskova'da karşıla bir Bulgar, Slavların toplu olarak ayaklanmasından Türklerle Çerkezlerin, Bulgaristan'ın her köşesinde yapm rı caniliklerden söz etmişti bana; yani yakıp kestiklenm kadın ve çocuklara nasıl tecavüz ettiklerinden, mahpu kulaklarından duvara çivileyip onları nasıl o halde sa kadar beklettiklerinden, güneş doğunca da onları astıklar dan ve akıl almayacak daha bir sürü şeyden... Kimi insanda "hayvanca" bir zalimlik olduğundan dem vuru ama hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık, bir hakare bu. Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz; böylesine ust lıklı, böylesine sanatsal bir zalimlik insanda olur sadece B kaplan yalnızca parçalayıp kemirir. İnsanları kulaklarınd duvarlara çivileyip gece boyunca öylece bekletmek, yapabilecek olsa bile aklının ucundan geçmez. Ne diyordum... şu tatlı zevk düşkünlüğünden gözü dönen Türklerin eziyetlerinden çocuklar da nasibini alırmış; onlara ettikleri eziyetler, yavruları henüz analarının karnındayken söküp al maktan, minicik bebekleri şöyle bir yukarı hoplatıp, anaları-kien tatlı hazzı da annelerin gözlerinden alırlarmış. Ah, bir de beni pek çok ilgilendiren bir tablo vardı. Gözünde bir canlandır: Tir tir titreyen annesinin kollarında el kadar bir bebek, etraflarında da içeri giren Türkler... Neşeli bir numa-ra yapmak düşüyor akıllarına: Bebeği okşuyor, gülsün diye gülüşmeye koyuluyorlar ve beceriyorlar da... bebek gülüve-nyor. Hemen o anda Türk, tabancasını bebeğin yüzüne doğ-rultuyor, namlu ile yavrucak arasında yalnız dört verşok17 mesafe kalmasına dikkat ediyor. Minik oğlan keyifli keyif-i gülerek ufacık ellerini tabancaya uzatıyor... sanatçımız o anda yavrucağın tam kafasına doğru nişan alarak tetiğe
Sayfa 316·Kitabı okudu
Mustafa Kemal'den corinne'e sekizinci mektup..
13 mayıs 1914 Hotel Splendide, Sofya Aziz Corinne, Nazik mektuplarınızı büyük bir memnuniyetle alıyorum. İstanbul'da olup biten her şey hakkında hana malumat verdiğiniz için size çok minnettarım: konserler, çarşılar, kibar alemi ilh... Bilhassa müşterek ve samimi dostumuz Nurі Bey'le sohbetleriniz. Yalnız size şunu söylemeliyim ki mektuplarınızda bana yaptığınız tarizlere layık değilim. Son iki mektubunuzda Sofya'ya seyahat arzunuzdan bahsediyorsunuz, bu konuda size bir şey yazmadığım için bana gücendiğinizi yazıyorsunuz. İyi biliyorum ki birçok sebeplerden dolaya bu seyahat sizin için güzel bir şey değildi. Nitekim eminim ki burada saymayı lüzumsuz bulduğum sebepleri siz de biliyorsunuz. Fazla olarak yakında birbirimizi göreceğimizi ümit ediyorum Çünkü ben de İstanbul'a bir seyahat yapmak niyetindeyim. İlkbahar geldiğinden beri Sofya şehri tamamıyla değişti. Balolar suvareler bitti. Kordiplomatik'in büyük bir kısmı mezun olarak gitti. Derne'de çekilen fotoğrafları veya hiç olmazsa onlardan birer örnek gönderirseniz size pek minnettar olacağım. Bunlara bir de kendi fotoğrafınızı ilave ederseniz büyük bir memnuniyet duyacağım. Sizi pek yakında görmek ümidiyle, en hakiki duygularıma inanınız hanımefendi. Mektubun sonunda Atatürk'ün Latin harfleriyle Türkçe yazdığı not: Dünya insanlar için darı imtihandır. İmtihan edilen insanın her suale mutlaka pek muvaffık cevaplar vermesi mümkün olmayabilir. Fakat düşünmelidir ki, hüküm cevapların heyeti umumiyesinden hasıl olan muhassalaya göre verilir. Bu nazariyeyi kabul ettikten sonra, beni bazı noktalarda zayıf ve noksan bulmakla beraber hemen menfi hüküm vermekte acele etmez ve Cevdet Bey'in mektubunda yer bulan satırlarınız başka
Sayfa 43 - Mustafa Kemal bu mektbu yazmadan önce sofyada kıyafet balosuna katılıyor..·Kitabı okudu
Dirlik kaybı O hafta sendikada öğretmenlerin barış konusunu işlemesi kararı verildiğini öğrenince canı sıkıldı Kadir'in, ama bunu sendika temsilcisi Fuat'a hissettirmedi, hatta, "Çok doğru bir karar," dedi, "elimizden bir şey gelmiyor, en azından çocukların dikkatini barışın önemine çekeriz." İnanarak söylemişti bunları, yalan riya yoktu. Sadece burada bitseydi… Aklıevvel öğrencilerden biri ana babasına yetiştirebilir, onlar da okul yönetimine şikâyet edebilirdi. Sorun daha da büyüyebilir, polis, mahkeme devreye girebilirdi. Onlardan yana korkusu, sıkıntısı pek yoktu, ama iş öğretmenlikten atılmasına varırsa yanardı. Bir dolu örnek vardı. Koskoca profesörleri üç cümlelik yazıyla kovanlar, onun gibi birkaç senelik öğretmeni ânında silerdi. İstemeyerek başlamıştı öğretmenliğe, başka çaresi kalmadığında. Kamu personeli sınavına girmeden önce bir sürü işe girip çıkmış, büyük umutlar beslediği, kitaplarla dergilerle haşır neşir olacağı için seveceğini düşündüğü nice işten düş kırıklıklarıyla ayrıldıktan, akşamları birlikte içki içip meyhane masalarında memleket meselelerini tartışırlarken benzer şeyler düşündüklerini sandığı adamların konu iş yaptırmaya, para ödemeye gelince nasıl vampirleştiklerine tanık olduktan sonra isyan etmişti. "Devlet sonuçta, onun insanı ezmesi, aşağılaması, işine gelmediğinde cezalandırması doğal, en azından bunu bilerek çalışırım," diyerek öğretmenliğe başvurmuştu. Yeniden iş aramak, benzer muhitlerde çalışmak fikri içini kaldırıyordu. Öğretmenliğe başladıktan sonra görüştüğü arkadaşlarının sayısı hayli azalmıştı, ama birkaç aydır onlardan da kaçıyordu. Çevresindekilerin, özellikle arkadaş bildiklerinin öteden beri yapageldikleri şeyleri hiçbir şey olmuyormuş gibi sürdürdüklerini görmeye tahammül edemiyordu, hadi onlar neyse, bir de
Sayfa 49·Kitabı okudu
Pessoa’nın Son sözleri: :(
Gözlüğünü ister ve İngilizce yazar: "I know not what tomorrow will bring."
Sayfa 280·Kitabı okudu
Alıntı