Allah seni razı olduğu işlere ulaştırsın, bilmelisin ki Allah'ı bilenler O'nun sadece varlığı ile güç yetiren, bilen, konuşan, dileyen, diri, kendi başına var olan ve gören oldugunu bilirler. Onlar (Allah hakkında) | varlıktan ve yaratılmışlar hakkında düşünülebilecek şeylerin O'nun hakkında caiz olmadığını bilmekten başka bir şey öğrenmemişlerdir.
Bunun sebebi Hakk'ın sahip olduğu niteliktir. Bu niteliğin varlığı bilinir fakat (nasıl) ifade edileceği bilinemez. Bu sebeple Hakk'a dair “ma hüve/O nedir?” diye soru sorulamaz.” Çünkü O'nun bir mahiyeti yoktur. O'nun hakkında' keyfe/nasıldır?” sorusu da sorulumaz. Çünkü bir keyfiyeti yoktur.
"Ürün kime aitse söz hakkı ona aittir..."
Ramazan orucu tuttuğunuzda iftara 10 dakika kala orucunuzu açabilir misiniz? Haram olur korkusuyla açmazsınız öyle değil mi? Ya da domuz eti yemenizde bir sakınca var mı dive sorsam eminim ki 'asla yemem! çünkü haramdır dersiniz..
Demek ki bedeniniz üzerinde söz sahibi olarak Allah`ı görüyorsunuz... O zaman yeni bir soru yönelteyim; "Bedeninizin % kaçında Allah söz hakkına sahip değildir?
Yine eminim ki Bedenimin tamamı Allah'a ait olduğu için elbette ki %100üne Allah sahiptir." Dersiniz... O zaman demezler mi adama madem öyle neden Allah'ın dediği şekilde örtüinmüyorsunuz?
İşte bu yüzden Profesör Muammer Aksoy'un öldürülmesiyle tüm dünyaları bir anda kararmıştı. Artık yaralıydılar... Bahriye'nin kafasında yüzlerce soru havada uçuşuyordu... Düşünmekten yorgun düştü.
ve devrimci olmalıdır. Biz yirmi yaşında Haydutları yazan Schiller gibi bir dehaya muhtacız. Bize bir Grabbe, bir Heinrich Heine ister. Bize bir deha, hamleci bir zekâ gerek. Biz romantizmden uzak, realizme yakın, azimli bir gençlik arıyoruz; öyle bir gençlik ki hassasiyeti bir yana bırakacak, objektif ve hâkim, hayatın karanlık sayfalarına cesaretle bakacaktır. Biz gençlere muhtacız, dünyayı olduğu gibi görüp seven bir nesle muhtacız. Gerçeği her şeyin üstünde tutan; planları, tasavvurları olan bir nesle muhtacız. Bu tasavvurların öyle çok derin hikmetler olmasına da lüzum yok. Bunlar öyle eksiksiz, olgun, süzülmüş şeyler olsun demiyoruz, asla! Bir çığlık olsun, gönüllerinden kopan bir haykırış olsun. Soru, ümit, açlık!
Ebu Hamza es-Simâli, Zeynü’l-Abidin Ali b. Hüseyin'den rivayet ediyor:
"Kıyamet günü geldiğinde, bir münâdi şöyle seslenir: 'Fazilet ehli ayağa kalksın'. Bazı insanlar ayağa kalkar. Onlara; 'cennete doğru ilerleyin' denilir.
Onları melekler karşılar. Kendilerine; 'nereye?' denilir. 'Cennete' derler. 'He-saptan önce mi?' denilir. 'Evet!' derler. 'Siz kimsiniz?' denilir. 'Fazilet sahibiyiz' derler. 'Faziletiniz neydi?' denilir. 'Bize kızıldığında, kızmazdık; zulmedildiğinde, sabrederdik; kederlendiğimizde bağışlardık' derler. Melekler; 'öyleyse, cennete girin. Amel edenlerin ecri ne güzeldir!" derler. Sonra bir münâdi şöyle seslenir: 'Sabır ehli ayağa kalksın!'. İnsanlardan bazıları kalkar. Onlara şöyle denilir: 'Cennete doğru yürüyün'. Onları melekler karşılar. Onlara da aynı soru sorulur. Onlar da; "biz sabır ehliyiz' derler. 'Siz neye sabrettiniz?' denilir. Onlar;:
'nefsimizi, Allah (c.c)' a itaat etmek hususunda sabrettirdik ve Allah (c.c)' a isyan etmemeye karşı sabrettik' derler. Melekler; 'öyleyse cennete girin, amel edenlerin ecri ne güzeldir!' derler. Sonra bir mümâdi şöyle seslenir: 'Allah (c:c)'ın evindeki komşuları ayağa kalksın!". Insanlardan bazıları ayağa kalkar onların sayıları azdır. Onlara; 'cennete yürüyün" denilir. Onları melekler karşılar. Onlara; "Allah (c.c)'a, evinde nasıl komşu oldunuz?" denilir. Onlar; 'Allah (c.c) için birbirimizi ziyaret ederdik, birbirimizle birlikte otururduk, birbirimize verirdik' derler. Melekler; 'cennete girin, amel edenlerin ecri ne güzeldir!' derler."