Şairin okuduğum ikinci kitabı.
Şiirleri tedavi olarak gördüğüm şu günlerde ilaç gibi geldi.
Kelime seçimleri, kendine has üslubuyla okunması gereken şairlerin başını çekiyor.
"Oyuncaklarım sevgisizlikten öldü." (s. 163)
Aklıma Yusuf Hayaloğlu'nu getirdi. Hani diyor ya: "Bir muhabbet kuşum vardı, o da yalnızlıktan öldü." Ne çok şeyin nedeni şu sevgisizlik... İnsanlar sevmeyi öğrense geri kalan hiçbir şeyi öğrenmemiş olmaları bu kadar problem olmayacak belki de...
"Ya sen...
Sen nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?" (s. 167)
İyi miyiz sahi?
Ya da kötüyüz desek neyi nasıl değiştirebileceksiniz?
Keşke laf olsun diye sorulmasaydı bazı sorular ve adet yerini bulsun diye cevaplanmasaydı.
Belki o zaman göğsümüzdeki ağrılara iyi gelirdi.
"Şimdi bu acıya ne benim kuş kadar yüreğim, ne senin anaç kalbin dayanır." (s. 134) Aklıma amirim geldi Behzat Ç'den. Geçmiyor hiçbir acı şu beyefendi dünyada. Aksine katmerlenerek devam ediyor. Terapi dediğime bakmayın, bir nevi acı veriyor kitaplar tedavi ederken. Hani Zülfü LivaneliHuzursuzluk kitabında der ya:
"Harese nedir, bilir misin oğlum? Bildiğin hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım. Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvanın üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağızda yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeniyle karşısınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kadar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa da kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. "
Ne farkımız var şöyle kitaplar okurken o deveden?
"Ve insan acıdan ölür bir gün." (s. 104)
Acıya da alışıyor insan aslında, dinecek gibi durmasın yeter ki. Dinecek sanıp dinmeyince ölüyor