Zannedilen, sanılan kişi. Kişi demezler de nedense şahıs derler. Bu iki sözcükle tarihsel köklerine atıfta bulunmak, şanlı geçmişimizle bir bağ kurmak isterler muhtemelen.
Zaman bazı isimleri silikleştirmişti, okunmuyordu. Demek ki mermerde bile kesinlik yoktu. Hiçbir şeye güvenilmezdi, bir ölü vücudu bir gömüte taşımak bile kuşku vericiydi. Zaten ölüm bir yeraltı eylemiydi, bir yerlerde illegal bir biçimde planlanıyordu. Ve ölümün kendisi hiçbir meşruiyet içermiyordu. Bir kalp krizinin, bir kanserin ya da şafak sökmeden led ışıklarıyla aydınlatılmış ama yine de karanlık köşeleri bulunan muğlak bir cezaevi avlusunda apoletleri ve çizmeleri soğuk soğuk parlayan hâzirûnun boğuntulu bakışlarla izlediği ipe çekilmenin nasıl bir meşruiyeti olabilirdi? Öyleyse bu korku, bu ürperme niyeydi? Yok hayır, bir gün kendisinin de böyle bir kutuyla taşınacağı beylik düşüncesi geçmedi aklından. Hem zaten insan kuşku duyulmayacak kesin şeyleri düşünmeye gereksinim duymaz ki. Hep olasılıklar, umutlar, hayaller üstündedir düşündüğü. Ozanın o şiirinde saydığı kişilerin insanlara sundukları güvencenin kaynağı kuşku ve ürperti değil miydi?