acım sessiz bir güneş batmasıdır ölsün
eksik ve kötü bir güneş batmasıdır ölsün
her yerlerim bir yaşlık gibidir denizden
bulantım yanlışlıktan bir deniz tutmasıdır ölsün
sulfata karnımı avuçla güneşimi ver sulfata
ham zerdaliler ve kavunlar ve bataklar ölsün
ay çıkar dağlara vurur ey Mustafa
bu gece Mustafa ’nın sanki son yatmasıdır ölsün
«Birkaç gündür bize orijinal hikâyeler anlattın,» dedi.
«Orijinal mi bilmem,» dedim. «Ben sadece yaşadıklarımı, gördüklerimi, özentisiz, eksiksiz ve katkısız anlatmağa çalıştım.»
«Şunları biçimine getirip bir de yazsana.»
«Kalemim de dilim kadar dönseydi kolaydı..»
«Bir dene.»
«Denedim. Tutmuyor. Herkes kaşık yapar ama, sapını Sabahat-tin Ali gibi ortaya getirmek zor. Sözgelişi onun her hikâyesi bir 'Sulfata'.»
Çıkmadık canda umudu olan babam, aylarca umut aşıyla besledi beni. Komşu Zahide hanım başımı bitledi, sırtımı pakladı. Beni bir üfürükçüye götürdü, sıtmamı «bağlattı». Ama dönesiye kadar yine çözüldü. Şeyh İsa yatırına mum yaktı, gömleğinden çaput bağladı. O da çözüldü. Bir tahtakurusunu şekerle ezdi, sigara kâğıdına sarıp içirdi. Yine fayda yok.
"Nafile, Halil efendi» dedi bir gün babama, «sen artık buna yedireceğin ekmeği ufalayıp da kuşlara versen daha çok sevap kazanırsın."
"Öyle deme komşu. Yakında İzmir'e gideceğim. Sulfata bulacağım ben oğluma ordan.."