“Ne Osmanlıların ne Hintlerin ne de Çinlilerin ülkelerini Avrupalı tüccarlara kapayıp ekonomilerini koruma altına almayı başarabilmeleri merkezdeki güçlü devletlerin politikalarının bir sonucudur. Afyon Savaşları tam da Çinliler İngiliz tüccarlardan kurtulmak istediği için çıkmamış mıdır? Yıllardır “barbarlar”ı imparatorluklarının kapılarında tutmaya özen gösteren Japonya’yı bir anda misafirperverliğe ikna eden, Amiral Perry’nin Edo’ya (Tokyo) doğrulttuğu toplar değil midir? Bu pazarlık metoduna boşuna gunboat diplomacy denmeyecektir.”
Alıntı Şuradan
Bunu Herkes Bilir
Emrah Safa Gürkan
Bu malzeme telif hakkı ile korunuyor olabilir.
Ölene dek sürdürülen ev idaresinden başka bir yaşam biçimi düşünebiliyordu. Küçücük bir uyarı, onu doğru düşünceye ulaştırmaya yetebilirdi.
Olsaydı,olabilseydi,gerçekleşebilseydi.
Oysa gerçekleşen: insansal bir donatımla insanlığını düzenli bir biçimde yitiren bir doğa oyunuydu. Alkolik kocanın hastahaneden taburcu edilme kararının geri alınması için, erkek kardeşine ard arda gidilerek edilen ricalar; ruhsatsız kullandıkları radyoları yüzünden onları ele vermemesi için, izinsiz kullanılan radyoların izini süren memura, yalvarıp yakarmalar; konut kredisine vatandaş olarak layık olduğuna ilişkin edilen yeminler; artık üniversiteye giden oğullarının eğitimi için her yıl yeniden gereken yoksulluk belgeleri; hasta parası, çocuk yardımı, kilise vergisi indirimi için yapılan başvurular — kişilerin lutfuna kalmıştı bunların çoğu, ama insanın yasal haklarını bile her seferinde yeniden öylesine ayrıntılı kanıtlaması gerekiyordu ki, sonunda eline geçen ‘Onaylanmıştır' belgesini bile gönül borcuyla, kendine bahşedilen bir lütuf olarak alıyordu.
1975’e doğru Jamaikalı bir müzisyen, Kool Here, block-parties denilen, trafiğe kapalı sokaklarda yapılan eğlenceleri canlandırmak için, sound-system prensibini Bronx’a ithal eder. Onun arkasından, başka MC’ler (merasim yöneticileri anlamına gelen maitres de ceremonie'nin baş harfleri; bu isim XVIII. yüzyılda Louisiana’ya göç eden dans yöneticilerinden türemiş) bir süre sonra, iki okuyucu ve yivli vinil plaklarla oynayarak, rap diye adlandıracağımız müziğin temellerini atar (Amerikan argosunda rap, “dedikodu yapmak”, başka bir deyişle doğaçlama konuşmak demektir). Yönünü değiştirdikleri techno’ya tepki olarak, onlar da tekrarcı bir tempo (ya da breakbeat) kullanır ve bilinen müziklerden, günlük gürültülerden kolaj yaparak sert bir timsal evren yaratırlar; anlatılarla, bağırtılarla, “hakaretlerle” dolu sözleri bir ritme uyarlarlar. İşsizlikten, hastalıktan, şiddetten bahsederler; müziği duvar boyacılığı (grafiti) ve yeni bir dans biçimiyle (breakdance) birleştirir ve hip-hop -zenci gettoların argosunda hip para, hop ise dans etmek anlamına gelir- kültürünü yaratırlar.
The prime example of sin in society, according to the preachers of the social gospel, was the capitalist system and what the profit motive did to create inhumane conditions for laborers. Man’s salvation, they said, was impossible as long as that system remained unchanged. Social Gospelers differed among themselves over how much change was necessary for the regeneration of the American system, but they agreed the kingdom of God could not come without it.
Finally, amid a culture grounded in values of competition and materialism, we confront not only actual material conditions, pertinent as they are, but also how people are induced to see themselves. When people judge themselves or are judged by others according to financial achievement, being lower on the pyramid-even if in a relatively stable position-is itself a source of stress that undermines well-being. In the neuroscientist Robert Sapolsky's tart phrase, "Health is particularly corroded by your nose constantly being rubbed in what you do not have."
Racism, poverty, inequality-in this society, people's faces are constantly rubbed in what they do not have and what the system daily reminds them they do not deserve.