• Arkadaşlar merhaba :)) Ocak ayında arkadaşım Nausicaä ile beraber çoğunluğunu R. A. Salvatore'un yazdığı 'Unutulmuş Diyârlar' Serisi'ni okumaya başlayacağız. Zindanlar ve Ejderhâlar-Dungeons and Dragons Evreni'nin çıkış noktası da bu kitaplar :)) Bizimle beraber okumak isterseniz bekleriz. :))

    Seri güzel bir seri. Çok fazla kitaptan oluşuyor. O yüzden bu okuma mâcerâsına katılmak isteyen arkadaşlar olursa biliniz ki kısmet olursa muhtemelen aylar sürecek bir yolculuğa çıkıyoruz hep beraber :)) Hayâl ettiğim gibi yapabilirsek okuyan arkadaşların aralarında okuyamayanların anlayamayacağı özel espriler, yolculuk hikâyeleri, tatlı takılmalar, farklı bir evreni paylaşan insanların ortak deneyimleri olacak İnşallah :))

    R. A. Salvatore 'dan
    Kara Elf Üçlemesi
    1. Kitap: Anayurt - Unutulmuş Diyarlar

    2. Kitap: Sürgün

    3. Kitap: Göç

    Buzyeli Vadisi Üçlemesi

    Kristal Parçası
    Gümüş Damarları
    Buçukluğun Mücevheri

    Drizzt Do’Urden’in Maceraları Serisi

    Miras
    Yıldızsız Gece
    Karanlığın Kuşatması
    Şafağa Geçit

    Karanlığın Yolları Serisi

    Sessiz Kılıç
    Dünyanın Omurgası
    Kristalin Hizmetkarı
    Kılıçlar Denizi

    Avcının Kılıçları Serisi

    1000 Ork
    Yalnız Drow
    İki Kılıç

    Değişimler Serisi

    Ork Kral
    Korsan Kral
    Hayalet Kral

    Kiralık Kılıçlar Serisi

    - Kristalin Hizmetkarı
    - Cadı Kralın Vaadi
    - Artemis'in Yolu

    Kışgörmez Efsanesi Serisi

    - Gauntlgrym
    - Kışgörmez
    - Charon'un Pençesi

    Elaine Cunningham 'dan
    Şarkılar ve Kılıçlar Serisi

    Elf Gölgesi
    Elfşarkısı
    Gümüş Gölgeler
    Dikenhisar

    Yine R. A. Salvatore 'dan
    Ruhban Serisi

    İlahi
    Ormanın Gölgelerinde
    Gece Maskeleri
    Düşen Kale

    Serinin tamâmı bu kitaplardan ibâret değil arkadaşlar, çok fazla kitaptan oluşan bir evren olduğu için, ben okumak için içlerinden bir kısmını seçtim sadece. Okumaya devam etmek isteyenler olursa, serinin diğer kitaplarını da okuyabilir dilediğince... :))

    Bir not:
    İlk üç kitapta 'Unutulmuş Diyârlar-Forgetten Realms' evrenini tanımaya çalışıyoruz, o yüzden giriş biraz ağır gidiyor arkadaşlar :)) İlk üç kitaptan sonra havaya girip gitgide hızlanıyoruz :))

    Unutulmuş Diyârlar Evreninde geçen mâcerâların yolcuları :))

    Nausicaä
    Pol Gara-Yeşim Firûzan
    Ahzen
    Samet Hızır
    Nur Altnbs
  • Güneş’in pembe bulutlar doğurmaya hazırlandığı bir sabah, yatakta tam karışımdaki camdan dışarıyı izliyorum. Saat tam 07:38’de sokak lambalarını söndürüyor görmediğim bir el. Ay’ın Güneş’e teslim olduğu zafer anında, Güneş pembe bulutlara gebe. O ağırlıkta yükseliyor nazlı nazlı. Mutluluk diyorum; günde iki kez pembe bulutlar doğuran bir Güneş görmek. Karşıya baktığında da gökyüzünü görebildiğim bu yerde. Yani binalar uğursuz varlıklarıyla yükselmemiş henüz üstümüzde. Başımı değil sadece gözlerimi kaldırıp karşıya dikerek görebildiğim bu gökyüzü, bu serin mavilik, bu daha bu sabah doğmuş pembe bulutlar.. Yaşamak bu elbet. Gökyüzüne dalıp zamanı unutmak diyorum.

    Biliyorsun. Ben buraya 16 saat uzaklıktan geldim. Biliyorsun anlamam kilometre hesaplarından. Zamanı asla, kendini ise çoğunlukla ölçmeyi başarabilen saatlerle hesapladım ben uzaklıkları. Bu güne kadar ki hiç bir yolculuğumda geldiğim yeri özlemedim. Bilsen unutulmaz bir soğukta yandım. Celal oğlanın memleketinde derdi o türküyü söyleyen ihtiyar. Celal oğlanı tanıman. Kötü rüyalar görmüş kediler gibi huzursuz uyandım orda bazen. O uykulardan, o huzursuzluklardan kehanetler takıldı aklıma. Rüya yormaktan yorulmuş bir ihtiyarın kehanetleri. İşaretler toplayarak yaşamış ve sonunda bu işaretlerle hiç bir yere varamamış biri. Ben öz ben’imi o ihtiyar kadın olarak sakladım içimde. Kimseye söylemeden. Ben değilmiş gibi davrandım ona içimden. O ise beni sabahları hep o türküyle uyandırmayı görev bildi. Bıktım dedikçe ben. Her sabah aynı.. Dedi ki bana, ‘ben her sabah sevdiğimin yüzünden dökülen kirpiklerini onu uyandırmadan topladım. Onları sonra bir ipek mendilin içinde sakladım. O yüzden her sabah bu türküyle uyandım. Kızıyorsun ya. Bu eski alışkanlık.’ Eski bir acı diyemediğimiz şeylere böyle deriz. Daha fazla bir şey söylemedim, hep aynı tütünü içmiş, hep aynı türküyü söylemiş bu ihtiyara.

    İçimde ona ilk rastladığımda, onüç yaşımdaydım henüz. Saçlarımı kendim örmeyi öğrenmek zorunda kaldığım sene. Kollarım tutula tutula aynanın karşısında.. Bir an kaldırıp başımı baktığımda. Gördüm. Gözlerimin içinden bana baktığını. Sonra gördüğüm rüyaları yordu her sabah. Ters giydiğim elbiselere, yanlış iliklediğim düğmelere kehanetler uydurdu. Ağırlığıyla ağırlaştırdı beni. Hem kendini yordu, hem rüyaları, hem beni.. Sakarlığımı, solaklığıma yordu. Ellerimin benim vücudumun parçası değilmiş gibi soğuk oluşunu özlediğim yere. Kitapları sevişimi insanları sevmeyişime. İnadımı, sinirimi korkaklığa yordu. Sözüm ona gerçekleri duymaktan ve söylemekten korkuşuma. Oysa kendi, söylemek istediğim her gerçeğin üzerine kalın pazen bir örtü gibi örttü kendini. ‘İnsanlar gerçekleri duymayı hak etmezler’ dedi. Kimseyi kayırmadı bu konuda. Oysa bana kalsa k/ayıracaklarım vardı. Bana kalmadı. Bu bir masal olsa o sözleriyle beni zehirleyen bir cadı, ben de onu dinlerken dizinin dibinde efsunlanıp rüyalara dalmış biri olurdum..

    Günlerden bir gün 19 saat uzaktaki o şehirde. Sakarlığımdan ya da solaklığımdan. Bilmiyorum. Attan düştüğümde, içimde bir şey kırılmadı. Ne bir kemik ne başka şey.. Ama bir şeyin ağzı açıldı sanki. Bir torbanın. Belki bir çekmecenin. Yüz yıllık bir yorgunlukla kalktım yerden. Yanına düştüğüm taşın üstüne basıp atladım. At beni önce gitmek istemediğim bir yöne, sonra vazgeçip bir kapıya götürdü. İndim. Üstüm başım sarı bir toprak. Üstüm başım kötü rüyaları bozan bir kaç damla kan. Bir yün döşek buldum, bir yün yorgan. Girdim yattım içine, üzerimde yüz yıllık yorgunluk, onunda üzerinde yün yorgan. Bu bir masal olsa kırk gün kırk gece uyurdum. Bu bir masal olsun diye diledim. Ne kadar sonra bilmem, uyandığımda baktım etimde hafif bir acı. İçimde usul bir sessizlik. Baktım türkü yok, ihtiyar yok. Acemice seslendim. Değil mi ki çağırmayı beceremezdim. Ölçemediğim bir mesafeden, dedi; ‘gidiyorum ben. Özlemini çektiğin yere.. Attan düşeni hayra yoramam.’ Dedi; ‘attan düşen ölür derler bizim oralarda. Bir ölünün başında duramam’

    Çıktım ağır yataklar, ağır düşler içinden. Düştüm yola. İhtiyarın yürüdüğü yolun aksi tarafına. ‘Az gittim uz gittim. Dere tepe düz ve altı ay bir güz gittikten sonra’ Vardığımda, yoldan gelene nasıl davranılacağını bilmeyen esmer bir çiçekle karşılaştım. Şaşkınlığından faydalanıp, ihtiyar gidince pazen örtünün altından çıkmış bütün gerçekleri, duymak ister misin diye sormadan, kötü bir düşü ilk gördüğüne anlatan bir çocuğun aceleciliğiyle anlattım. Bu bir masal olsa günler ve gecelerce anlatmam icap ederdi. Ne kadar anlattım bilmem. Bitince eteklerimi silkeleyip ayağa kalktım. Çiçeğin tohumlarından aldım biraz. Tohumları içinde saklayacak bir şey ararken ceplerimde, bir ipek mendil buldum. İçinde rüya tozu, içinde bir ağacın ince dallarına benzeyen kırpıntılar. Hiçbir şeyi, hiçbir şeye yormayacağım artık dedim. Elimle bir oyuk açtım esmer çiçeğin yanına. Mendildeki her şeyi içine döktüm. Can suyu buldum geldim. Başında bekledim sonra. Bu bir masal olsa toprağı çatlatarak, ucu göklere değen bir sarmaşık büyürdü. Bekledim. Bekledim. Esmer bir çiçek gölgesinde, bir başka çiçek büyüsün diye beklerken uyuya kaldım. Ne kadar uyudum bilmem. Kulaklarımda, insanı uykusunun en tatlı yerinden dürtüp uyandıran tanıdık bir ezgi. Ardında esmer bir ses, hınzır bir gülüş. ‘Hani değiştiriyordun bu alarm sesini ?’ https://youtu.be/Jxh4U3M71Lw
    ‘Alarmı tümden kaldırmak lazım‘ derken yarı uykulu, rüyalar içinden bir rüyadan uyandım.
  • 512 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    | Elif'in Mim Durağı~ Şennur Kasa |
    °
    Kitabımızın adından anlaşılacağı üzere olaylar Elif ve Mustafa'nın tanışmasıyla başlıyor. Mustafa'nın da Elif'in de hayatında yaralar var. Yollarının kesişmesi, saygıyla başlayıp birden sevgiyi tatmaları ve bu kadar saf, tertemiz sevgiyi okumak beni çok etkiledi. Yaralarını aşıp mutluluğu, heyecanı, sevgiyi, tadabilecekleri her duyguyu beraber tadıyorlar.
    Mustafa eşini kaybedip kendini işine ve dine adayan bir adam. Elif ise ailesini çok küçükken kaybedip evlat alınan, yanına aldığı manevi 3 kızıyla yaşayan genç kadın. Tabii 3 kız dediysek minik sevimli şeyler beklemeyin Birbirinden cadı ama bir o kadar eğlenceli üç tatlı kız.
    Esma, Betül ve Zehra. Üç kafadar. En çok Zehra'yı sevdim. Dobra, pat diye her şeyi söyleyen ve en eğlenceli kızımız. Esma, romantik prensesimiz. Betül ise bence içlerindeki en sakin karakter. Hepsinin hayatlarında dönüm noktaları ve acıları var ama Elif'in bu üç kızı yetimhaneden alıp ailesinden kalan evde beraber yaşamalarıyla hayatları değişiyor. Elif ve Mustafa'nın arkasından hayatlarını paylaşacakları insanlarla karşılaşmaları ve arada yaşanan bir sürü olayı okuyoruz.
    Acılarından güçlenen, hayata tutunan ve birbirinden eğlenceli karakterlerimizle tanışıyoruz.
    Tüm karakterleri ayrı ayrı sevdim. Ama en çok kimi sevdin derseniz Zehra benim favorim çift olarak da Betül ve Yusuf'a bayıldım!
    Tüm karakterlerin naif ve sevecen olduğu bu güzel kitabı tabii ki tavsiye ediyorum.
  • Hava bulutlu, rüzgar kuzeyden sert, keskin esiyordu. Yüz yılın soğuğu yaşanıyordu ülkede. Televizyonda ki haberler, kışın başımızdan gitmeye pek niyetli değildi. Çok uzun sürecek, kömür fiyatları alıp başını gidecekti. Odunlar piyasada yok olacak kadar, orman bekçileri maaşlardan şikayetçi olup, zam üzerine zam alacaklardı.

    Şehrin zengin bir kadını vardı. Antalya'da yaşıyordu. Çok çirkef bir kadın olması dillerden dillere dolaşıyordu. Bu çirkefliğin aksine, güzel bir yüzü, harika bir endamı vardı. Halbuki ne işe yarardı. Tabi bu zengin kadın, hayvanları çok severdi. Sokaktan bulduğu sarı renkli bir tekir kediyi sahiplendi, iki yıl önce. İsmine de tekir koymuştu. Böyle bir kadın bir kediye nasıl oldu da merhamet etmişti, hizmetçisi Nadire bile şaşmış kalmıştı.

    Nadire böyle bir kadının yanında neden duruyordu, madem bu kadar kötüydü. Nadire babası tarafından sokağa atılmış genç bir kızdı, güzel de bir kızdı. Ama Ev Hanımı daha güzel kadındı. Nadire'nin babası üvey olduğu içinde evinde üvey bir evlat istemiyordu. Annesi öldükten iki gün sonra sokağa atmış, Mahmure hanım da yanına almıştı. Üvey babasından ne kadar kötü olabilirdi ki... diye düşünmüştü ama, yine de sokakta bırakmayıp evine aldığı için minnet borçluydu.

    Mahmure hanım kedisine bir kimlik, bir tasma, -ki hiç sevmezdi - kahverengi bir pantolon, -komik görünüyordu- bir de çizme almıştı. Tabii ki rahat yürüsün diye çizmelerinin tabanı yoktu. Pantolonuna dört ayrı yerden bağlanabilen demir takı ile tutturuluyordu. Kedisini genel de çok severdi. Bazen hiç sevmese de kendini yalnız hissettiği zamanlar da kedisini yatağına da aldığı olurdu. Özellikle de sonbahar, kış mevsimlerinde rüzgardan çok korkardı, bu sebeple de kedisini yanında istiyordu. Aslında güzel arkadaşta olmuşlardı.

    Edirne'de yedi delikanlı vardış. Beraber gezerler, beraber yerler, tarlalarda iş bulur, bağlar dan üzüm toplarlar, gariban evlerinde kendi hayatlarını sürdürlermiş. Evleri babalarından kalma güzel iki katlı bir evmiş. Köyün ağası bu güzel evi defalarca istemişse de delikanlılar bir türlü vermeye meyl etmemişler. Öyle ya babadan kalan yadigarmış hem satsalar nerede kalacaklardı? Bir daha böyle bir eve nasıl sahip olabilirlerdi ki? Denizi tepeden görüyorlarmış. Sakin bir doğası, güzel narin bir havası varmış. Ve belkinde böylece genç kalıyorlarmış, Anneleri onlar çok küçük yaslarda hastaliktan dolayı ölmüş. Anneleri çoook güzel bir kadınmış. Babası annelerini çok seviyormuş. Tabii hanımıda kocasını çok severmiş. Ölümüne daha fazla dayanamayıp, eşinin ardından toprağa verilmiş...

    Ağa iki defa evlenmiş... ilk eşini; kız çocuğu yaptığı için boşamış. İkincisi de hiç çocuk yapamiyor diye evden kovmuş... Günlerden bir gün ağa İstanbul'a iş için gitmiş. Mahmure hanımın da İstanbul kalabalığından pek haz etmediği için, alacaklarıni tez zamanda alır, uçağa atlar ve oradan Antalya'ya geri dönermiş. Bir kaç mağaza haricinde asla giyinmez, bir giydiğini bir daha giymezmiş... Şakir Ağa ile de tam İstanbul'da karşılaşmışlar. Mahmure hanım restaurant'ta kibar kibar yemeğini yerken çaprazında ki takım elbiseli, kıravatlı,
    ; şık giyimli bir bey'e takılmış kalmış. Bu kişi Şakir beymiş. Köyde ağa, İstanbulda bey efendi olurmuş...

    Mahmure hanım tanışmak için ayağı kalkmış ve masasını yanına kadar varmış. Şakir bey'e demiş ki "size eşlik edebilirmiyim? eğer rahatsız etmeyeceksem." demiş. Şakir bey - kadını karşısında görünce bir an donakalmiş ne diyeceğini bilememiş. Az kalsin "Abe ne sorarsın.?" deyivercek olmuş, toparlamış kendini. Incecik; fakat hoş bir ses tonuyla ile "tabii ki hanımefendi, lütfen buyurun."demiş. Mahmure hanımı görür görmez aklindan geçen iç sesi "bu kadını almalı!" diye geçirmiş, ve eklemiş "acaba dul mu?". Böyle güzel bir kadın, nezaketten başka neyden tav olabilirdi ki.

    O arada Şakir bey, hapşırmaya başlamış. Kedilere alerjisi olduğu için sağına soluna bakınmış, bakınırken de Mahmure hanim, "neye bakmıştıniz?" demiş. Şakir bey de "kedi olmalı, alerjim var." "Üzgün olduğunu ve kedisini çok sevdiğini" dile getirmiş, Mahmure hanim. Yemişler, içmişler; numaralarıni, adreslerini alıp ayrılmışlar restaurant'tan.

    Şakir ağa, asla işlerine kızını karıştırmazmış. Kızınıda pek sevmezmiş. Hatta kız çocuğu olduğu için nefret edermiş. "Sanki kiz çocukları gökten düşüyormuş ya da leylekler getiriyormuşta, evlendiği kadınlar nereden geliyormuş" diye söylenmiş bir kaç defa Peri..

    Mahmure hanım bir kaç defa Edirne'ye Şakir bey'in yanına gelmiş, Şakir bey'de bu inceliğe daha fazla dayanamayip Antalya yoluna koyuluvermiş. Lakin uçağa binme fobisi olduğu için, yanına şöförlerinden birini alarak düşmüş Mahmure'nin peşine... Antalya'da bir evlenme teklifi etmiş Şakir bey, çok geçmeden de şenlikli bir düğün yapmişlar Edirne'nin beş yıldızlı otelinde..

    Şakir bey'in kızı o kadar güzelmiş ki, Mahmure hanım çekememezliği daha da artınca kötü davranmaya başlamış. Ve bir gün Balkondan itmeye karar vermiş. Balkonun altında havuz varmış, Narin kız yüzme bilmezmiş. Çok küçük yaşlarda boğulma tehlikesi geçirdiği için bu havuza hiç yaklaşmaz, cocukluk günleri aklına gelirmiş..

    Bir sabah ağa evde yokken, Mahmure hanim, kızın odasına gider ve sessizce arkasına kadar yaklaşır. Bir anda iter balkondan kızcağızı ve kız tam suya düşeceği sırada bir anda yok olmuş. Mahmure hanim şoka girmez mi!?. Nasıl olur? "Ben Şakir bey'e ne derim, ne anlatırım, ne dersem inanmaz." Durum bu kadar karışıkmış, "havuza düşüp boğulsa dengesini kaybetmiş düşmüştür, ben çığlıklara koştum ama, geç kaldım, yetişemedim diyebilirdim" düşünmüş.

    Şakir bey olayı duyunca, havuzu arar tarattırır ve bir ayna bulurlar havuzun mavi kalebodurunun arasında..

    Bu arada Mahmure hanımın kedisi de ortalardan kaybolmuştur.

    "Ayna ayna söyle bana bu kedi nereye kayboldu, beni güzel kedimi söylermisin bana" ve Mahmure hanim gülmeye baslar. O arada aynadan ses gelir. "Bunu öğrenmek için, içime girmelisin!" der ayna ve susar. Mahmure hanim şaşıp kalmış, dili tutulmuş, bir an konuşamamıştır. Sağına soluna bakmış, odada başka kimse yokmuş. Ardından bir daha sormuş. "Ey ayna söyle bana, sen şu masallarda ki cadı'nın aynasımısın." diye sorunca. Ayna şiddetli bir hırçınlıkla "bana ondan bahsetme....Gerimi gelsin istiyorsun?" Mahmure hanim hemen odadan kaçıp gitmiş. O arada da Şakir bey,e çarpmış. "Ne oldu Mahmure'm?" demiş. Oda koşarak ve de söylenerek "hiç hiç yoo bir şey yok." demiş.

    Ertesi akşam, Şakir Ağanın yemeğine uyku ilacı koymuş. Uykuya daldığında aynanın karşısına geçer ve "Ayna ayna, söyle bana, beni o çirkin'e ve de kedi'me götürebilirmisin." demiş Ayna, " uzat elini güzel kadın." demiş. Mahmure hanim elini aynaya dokundurduğu an içine cekiş Mahmure hanimı.

    Bir ormanlıkta yalnız kalmış etraf sisli, puslu korlutucuymuş. "Bana şimdi kim yol gösterecek" diye mirıldanirken, çizmeli kedisini görür gibi olmuş. Çizmeli kediye doğru yürümüş arkasından seslenmiş, fakat kedi onu duymuyormuş. Kedinin sırtında bir de çuval varmış. Koşsada yürüsede arada ki mesafe hiç kapanmamış. Bir de ne görsün? Saray, masallarda olduğunu fark etmiş. " Kedi çizmeli kedinin ta kendisi mi ?" diye geçirmiş içinden. Kedi saraya gidiyor.. ormanın bir köşesinde beklemeye koyulmuş. Kedi dönerken nereye gittiğini takip etmeye karar vermiş, sessiz, sakin, ve dikkatlice.

    "Çizmelin Kedi" güzelmi güzel, küçük, şirin bir eve gelmiş. Ağa'nın dediği evi bir ara uzaktan göstermiş Mahmure hanıma. Tıpkı evin neredeyse aynısıymış. Fakat biraz daha küçükmüş ev. Şimdi bu masal Edirne'de mi geçiyor? "Yoksa masal; Edirne, ben , Hadi canım.."demiş Mahmure hanim, Şaşkınmış. Bir yerden şarkılar söyleyen tatlı sesler geliyormuş. Kocaman bir ağacın arkasına saklanmış Mahmure, bir de ne görsün...
    Yedi küçük adam, sıraya girmişler, birinin elinde tavsanlar; birinin elinde elmalar, diğerinin elinde renk renk üzümler...

    Karnı acıkmış, "aynadan geçtikten sonra, her şey beklerim ben buradan demiş." Sesli düşünerek "acaba uçabilir miyim?" diye düşünürken ayakları yerden kesilmiş, bir süpürge altına girivermiş. Ve direk bir ince şato'nun içine pencereden girmiş...

    "Sende nereden çıktın cadı?, defol git evimden." Bunu söyleyen kelli felli, uzun burunlu siyah elbiseleri olan, uzun boylu bir adammış... Mahmure, "ne cadısı be, ben kibar güzel bir kadınım." demiş.. Azman, bir anda kadının üzerine atlamış, miyawlayıp kadını tırmalamaya çalısacakmış ki. Gargamel denen uzun burunlu, garip siyah giysili adam, havaya bir toz atmış. Ve kedi kafese girmiş..

    Mahmure, Gargamel'e "Sana iyi bir iş teklifim var." demiş... Gargamel'de "benim senden nasıl bir alacağım olabilir ki?" demiş. Başlamış Mahmire anlatmaya..

    Azman gibi bir kedisi olduğunu, ama kedisinin çok güzel bir kedi olduğunu. Prensesin yedi cücelerle kaldığını, eğer ona yardım edip o tatlı güzel kızı öldürürse, Gargamel'e şirinleri yakalamada yardım etme konusunda söz verir...

    Bunlar konuşulurken, Kokusunu alıp Mahmure hanımı takip eden Çizmeli kedi, her şey'i bir bir dinlemiş. Koşarak al yanaklı Pamuk Prenses ve yedi cücelerin yanina gidivermiş.. olan olayları anlatmış. Yedi cücelerden "meraklı ile şapsal'ı" "Şirin dede'yi" uyarmaları için haber göndermişler.

    "Çizmeli kedi" evin etrafına "yedi cücelerden geriye kalan", " beş cüce" ile sıkı bir çalışmaya koyulmuşlar. Hummalı bir çalışma varmış ormanda. Tabii Pamuk Prenses'te, acıkacak olan "cücelere, Çizmeli kedi'ye, Şirinlere" harıl harıl yemek yapmaktaymış. Orman mis gibi yemekler; güzel sebze corbası, tavşan bayıldı, çizmeli ciğer, şirinler aşkina tatlısı, yapmış.

    Her şey hazırdı. Şirin dede, büyüyü durdurmak, ve bozmaya koyuldu. Gargameli durdurmalıydi. Daha sonra da kaybolan aynayı bulup, Pamuk Prensesi, Mahmure'yi, çizmeli Kediyi gerisin geri aynadan geri göndermeyi pilanlıyorlardı.

    Yemekler yenildi karınlar doyuruldu. Ve ilk işaret geldi. Bir kilometre uzaktaydı, cadaloz Mahmure, ve Gargamel, ( ne tesadüftür Gargamel Şakir bey'i anımsatiyordu Mahmureye. Şu işler bitse onu boşayacaktı. Yoksa saçları olmasa, burnu da bu kadar uzun olsa...)

    Herkes yerini almıştı. Ve ilk darbeyi Azman aldı, yerde duran ciğere atlayıp ağzına bir lokmada kaybedince Azmanda kaybolu vermişti. Gargamel, Mahmure cadalozuna, "havadan takip et aşşağıyı, her yerde tuzak var." Mahmure süpürgeyi havaya kaldırdı, gözleri iyi görmüyordu. Gargamel'e işaret ettiği yerde kimse yoktu, elinde ki değenekle yeşil-sari bir ateş çıkarttı. O arada Şirin baba'nin tarif ettiği şekilde aynayı diktiler ateşin geldiği tarafa, ve ışınlar, Gargamele geri döndü.

    Şimdi aynanın görevini yerine getirmesi için Cadaloz Mahmure'nin ayna da kendisini görmesi gerekiyordu.

    Pamuk Prenses bir ağacın dibinde uzanmış uyuyordu. Şirinler, cüceler, çizmeli kedi diğerleri ile uğraşırken, Mahmure çoktan Pamuk Prensesin yaslandığı ağacın ardında durmuş, - Gargamel"in elinden kaptığı şişeyi - Pamuk Prenses'in dudaklarının seviyesine getirip tam dökecekken, Pamuk Prenses birden aynayı, cadaloz'un yüzüne tutuverir. Cadaloz çığlıklara karışıp ortadan bir anda yok olur.

    - Böylelikle iyilik yine kazanmıştır - Herkes rahat bir nefes almış. "Çizmeli Kedi'nin" , "Pamuk Prenses'in uyuma numarası tutmuştur." Cadı'nın "Kırmızı elma yedirme olayını bildikleri için Cadaloz, başka bir numara deneyecekti, Gargamel ile birlikte. Fakat Çizmeli Kedi'nin Cadaloz ile Gargamel'i duyması, bütün oyunu bozmuş. Şirinlerin hayatı kurtulduğu gibi, Pamuk Prenses olan, gerçek hayatta da "Peri" olan Şakir Ağa'nın kızının da hayatı kurtulmuştu. Yedi cüceler de, Edirne'nin O yüksek tepesinde ki deniz manzaralı evlerinde, Hayatlarını mutlu bir şekilde yaşamaya devam ettiler.
    Tabii Peri arada Yedi kardeşi ziyarete gidiyordu. Yedi kardeş Peri'nin evine gelemeselerde Peri'ye Yedi kardeşin evi her daim açıktı...

    Tabi Peri oradan hiç ayrılmak istememiş. Çünkü çok mutlu olduğu bir kaç gün yaşamış ama, Yedi kardeşide bi sayede tanımış oldu.

    Bizde masalımizın geldik mi sonuna..?
    Kadimce

    Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eleştirilerinizi ve yorumlarınizı bekliyor olacağım...
  • 209 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Çok değerli dostlarım öncelikle hepinize iyi geceler dilerim. Küçük bir aradan sonra minnoş bir serinin (Narnia Günlükleri) incelemesiyle karşınızdayım. İlk olarak bu seriyle tanışmama vesile olan ve serideki 7 tatliş kitapla maceramda başlarken ve bitirirken beni bir an olsun yalnız bırakmayan güzel yürekli dostum Nausicaä'ma teşekkür edip sizi fazla bekletmeden incelememe geçmek istiyorum :)

    Öncelikle seriden genel olarak kısaca bahsetmek gerekirse; sizi yeniden çocukluğunuza götürecek eğlenceli, macera dolu, dostluk gibi birçok güzel değeri anımsatacak ponçik kitaplardan oluşan biraz küçük prens tadında hem küçüklere hem de büyüklere hitap eden şeker 7 kitaptan oluşan bir seri bence "Narnia Günlükleri"...

    İlk kitabımız olan Büyücünün Yeğeni'nde Digory ve Polly'yle birlikte Narnia'nın kuruluşuna şahit oluyoruz. Büyücü Andrew Dayı'nın çocukları bilmediği bir tehlikeye atmasıyla maceramız başlıyor. Hikâyemize bir de cadı eklenince neler neler oluyor? Hiç düşündünüz mü siz de, bizim dünyamızdan başka dünyalar da var mı acaba? İşte bu kitapta o başka dünyalara siz de yolculuk yapmak istemez misiniz? :))

    Serinin 2. Kitabı olan Aslan, Cadı ve Dolap'ta (filmi varmış henüz izlemedim ama izleyeceğim çok güzelmiş) hikâyemize Peter, Susan, Edmund ve Lucy'yle devam ediyoruz. Lucy evdeki dolabın Narnia'ya açıldığını keşfediyor. Narnia'da mevsim kış ve bu 4 çocuk Narnia'yı kötü kalpli cadının elinden kurtarabilecek mi acaba? Hikâyemizde konuşan hayvanlar, satirler, cüceler ve daha neler neler var. Hepsi de tanışmak için sizi bekliyor.

    3. Kitabımız olan, At ve Çocuk'ta Shasta ve atı Bree, Aravis ve atı Hwin bazı sebeplerden ötürü kaçmak zorundadırlar ve bu şekilde Narnia'ya doğru yola çıkarlar ve birbirleriyle de öyle karşılaşırlar. Bu yolculuk boyunca Narnia'ya varmak kolay olmayacaktır zira başlarına türlü dertler gelir. Her hikâye ve masalda genellikle olduğu gibi acaba bu da mutlu sonla bitecek mi ki? ;)

    Gelelim 4. Kitabımıza Prens Caspian'a. Bu kitapta ise Kral Miraz'a karşı Prens Caspian'ın yardıma ihtiyacı vardır. Daha önceki hikayelerimizde bulunan Peter, Ed, Su ve Lu ona yardım etmek için Narnia'da bulur bir anda kendilerini. Bu kitapta da sen sevgili dostum; onurlu fare Bastıbacak, cüce Yaygaracı ve daha niceleriyle tanışmak istemez misin? :)

    5. Kitabımız Şafak Yıldızı'nın Yolculuğu'nda ise Ed, Lu ve kuzenleri Eustace duvardaki resmin içinden geçerek kendilerini Caspian'ın gemisinde bulurlar. Ne tatlı! Mükemmel tabloların içinde yolculuğa çıktığımızı düşünsenize. Böyle hayaller her yaşta kurulmalı, sadece çocuklara özgü olmamalı zira böyle masum hayallerdir bence ruhumuzu biraz da güzelleştiren.. Ne diyorduk evet, bu yolculukta da kahramanlarımızın başına elbette felaketler gelir. Eustace napıyor da başını derde sokuyor? Ve bu olay onu nasıl değiştiriyor? Ne derler bilirsiniz bir musibet bin nasihatten yeğdir :D ve kahramanlarımız büyülü ve farklı adalarda (ıssız adalar, karanlık ada, seslerin adası) nelerle karşılaşıyor bilmek istiyorsanız bu kitap da olsun lütfen okuyacaklarınızda mutlaka :)

    6. Kitabımız Gümüş Sandalye'de ise Eustace ve arkadaşı Jill kayıp prensi bulmak üzere Narnia'ya çağrılırlar. Bu macerada Kıllıkıpırdak onları yalnız bırakmayacaktır. Devlerle de karşılaşacaksınız, yeraltı dünyasına yolculuğa da çıkacaksınız sevgili dostlarım. Ve arkadaşlarımız cadının büyüsünün etkisindeki prensi kurtarabilecek mi? Okuyun ve öğrenin. Benden bu kadar :)

    Ve işte geldik en son kitabımıza, yani Son Savaş'a. Bu kitaptaki olaylar serinin diğer kitaplarına göre farklı gelişti ama sonu muhteşemdi. Ağlatacak türden ama tebessüm ettirecek cinsten, karar veremedim ve ikisini de yaptım ben sanırım. :) Maymuş Külyutmaz, Narnia'yı birbirine katıyor. Saf arkadaşı Eşek Şaşkaloz'un yardımıyla. Tek boynuzlu at Cevher, Kralımız Trian, Eustace, Jill ve cüce Zıpır başta olmak üzere sonlara doğru diğer kahramanlarımızın da gelmesiyle bu son savaşta iyiler düşmanlara karşı savaşta galip gelebilecekler mi? Narnia halkına ne olacak? Hepsi ve daha fazlası için... Şaka şaka artık incelememi bitirsem iyi olacak çok uzattım zira. Buraya kadar okuyan güzel yüreğinize sağlık :)

    Son olarak şunu söylemek istiyorum. Aslancığımdan hiç bahsetmedim ve ilk kitaptan son kitaba kadar Narniayı kuran ve sonunda da yine orda olan. Tüm macera boyunca dostlarımızla birlikte bize eşlik eden güçlü, fedakâr aynı zamanda kahramanlarımız ne zaman zor durumda kalsa hemen imdatlarına koşan, orda olan ama kimi zaman görünmeyen ve bence Narnia'nın gerçek kralı olan Aslan önemli kahramanlarımızdan biriydi ve değinmesem olmazdı :)

    Çok tatlı ve güzel bir seri bu yüzden siz dostlarımın mahrum kalmasını istemem. Narnia sizi bekliyor, iyi geceler dilerim, tebessümlerle kalın...

    "Not: Diğer incelemeleri de okuduktan sonra bu minik notu eklemek istedim. Biraz daha düşününce belki bu kitaptaki bazı ufak detaylar çocuklarda soru işareti oluşturabilir. Bu yüzden onlar açısından yanlış anlaşılmaların önüne geçmekte fayda var." :)