• | Elif'in Mim Durağı~ Şennur Kasa |
    °
    Kitabımızın adından anlaşılacağı üzere olaylar Elif ve Mustafa'nın tanışmasıyla başlıyor. Mustafa'nın da Elif'in de hayatında yaralar var. Yollarının kesişmesi, saygıyla başlayıp birden sevgiyi tatmaları ve bu kadar saf, tertemiz sevgiyi okumak beni çok etkiledi. Yaralarını aşıp mutluluğu, heyecanı, sevgiyi, tadabilecekleri her duyguyu beraber tadıyorlar.
    Mustafa eşini kaybedip kendini işine ve dine adayan bir adam. Elif ise ailesini çok küçükken kaybedip evlat alınan, yanına aldığı manevi 3 kızıyla yaşayan genç kadın. Tabii 3 kız dediysek minik sevimli şeyler beklemeyin Birbirinden cadı ama bir o kadar eğlenceli üç tatlı kız.
    Esma, Betül ve Zehra. Üç kafadar. En çok Zehra'yı sevdim. Dobra, pat diye her şeyi söyleyen ve en eğlenceli kızımız. Esma, romantik prensesimiz. Betül ise bence içlerindeki en sakin karakter. Hepsinin hayatlarında dönüm noktaları ve acıları var ama Elif'in bu üç kızı yetimhaneden alıp ailesinden kalan evde beraber yaşamalarıyla hayatları değişiyor. Elif ve Mustafa'nın arkasından hayatlarını paylaşacakları insanlarla karşılaşmaları ve arada yaşanan bir sürü olayı okuyoruz.
    Acılarından güçlenen, hayata tutunan ve birbirinden eğlenceli karakterlerimizle tanışıyoruz.
    Tüm karakterleri ayrı ayrı sevdim. Ama en çok kimi sevdin derseniz Zehra benim favorim çift olarak da Betül ve Yusuf'a bayıldım!
    Tüm karakterlerin naif ve sevecen olduğu bu güzel kitabı tabii ki tavsiye ediyorum.
  • Hava bulutlu, rüzgar kuzeyden sert, keskin esiyordu. Yüz yılın soğuğu yaşanıyordu ülkede. Televizyonda ki haberler, kışın başımızdan gitmeye pek niyetli değildi. Çok uzun sürecek, kömür fiyatları alıp başını gidecekti. Odunlar piyasada yok olacak kadar, orman bekçileri maaşlardan şikayetçi olup, zam üzerine zam alacaklardı.

    Şehrin zengin bir kadını vardı. Antalya'da yaşıyordu. Çok çirkef bir kadın olması dillerden dillere dolaşıyordu. Bu çirkefliğin aksine, güzel bir yüzü, harika bir endamı vardı. Halbuki ne işe yarardı. Tabi bu zengin kadın, hayvanları çok severdi. Sokaktan bulduğu sarı renkli bir tekir kediyi sahiplendi, iki yıl önce. İsmine de tekir koymuştu. Böyle bir kadın bir kediye nasıl oldu da merhamet etmişti, hizmetçisi Nadire bile şaşmış kalmıştı.

    Nadire böyle bir kadının yanında neden duruyordu, madem bu kadar kötüydü. Nadire babası tarafından sokağa atılmış genç bir kızdı, güzel de bir kızdı. Ama Ev Hanımı daha güzel kadındı. Nadire'nin babası üvey olduğu içinde evinde üvey bir evlat istemiyordu. Annesi öldükten iki gün sonra sokağa atmış, Mahmure hanım da yanına almıştı. Üvey babasından ne kadar kötü olabilirdi ki... diye düşünmüştü ama, yine de sokakta bırakmayıp evine aldığı için minnet borçluydu.

    Mahmure hanım kedisine bir kimlik, bir tasma, -ki hiç sevmezdi - kahverengi bir pantolon, -komik görünüyordu- bir de çizme almıştı. Tabii ki rahat yürüsün diye çizmelerinin tabanı yoktu. Pantolonuna dört ayrı yerden bağlanabilen demir takı ile tutturuluyordu. Kedisini genel de çok severdi. Bazen hiç sevmese de kendini yalnız hissettiği zamanlar da kedisini yatağına da aldığı olurdu. Özellikle de sonbahar, kış mevsimlerinde rüzgardan çok korkardı, bu sebeple de kedisini yanında istiyordu. Aslında güzel arkadaşta olmuşlardı.

    Edirne'de yedi delikanlı vardış. Beraber gezerler, beraber yerler, tarlalarda iş bulur, bağlar dan üzüm toplarlar, gariban evlerinde kendi hayatlarını sürdürlermiş. Evleri babalarından kalma güzel iki katlı bir evmiş. Köyün ağası bu güzel evi defalarca istemişse de delikanlılar bir türlü vermeye meyl etmemişler. Öyle ya babadan kalan yadigarmış hem satsalar nerede kalacaklardı? Bir daha böyle bir eve nasıl sahip olabilirlerdi ki? Denizi tepeden görüyorlarmış. Sakin bir doğası, güzel narin bir havası varmış. Ve belkinde böylece genç kalıyorlarmış, Anneleri onlar çok küçük yaslarda hastaliktan dolayı ölmüş. Anneleri çoook güzel bir kadınmış. Babası annelerini çok seviyormuş. Tabii hanımıda kocasını çok severmiş. Ölümüne daha fazla dayanamayıp, eşinin ardından toprağa verilmiş...

    Ağa iki defa evlenmiş... ilk eşini; kız çocuğu yaptığı için boşamış. İkincisi de hiç çocuk yapamiyor diye evden kovmuş... Günlerden bir gün ağa İstanbul'a iş için gitmiş. Mahmure hanımın da İstanbul kalabalığından pek haz etmediği için, alacaklarıni tez zamanda alır, uçağa atlar ve oradan Antalya'ya geri dönermiş. Bir kaç mağaza haricinde asla giyinmez, bir giydiğini bir daha giymezmiş... Şakir Ağa ile de tam İstanbul'da karşılaşmışlar. Mahmure hanım restaurant'ta kibar kibar yemeğini yerken çaprazında ki takım elbiseli, kıravatlı,
    ; şık giyimli bir bey'e takılmış kalmış. Bu kişi Şakir beymiş. Köyde ağa, İstanbulda bey efendi olurmuş...

    Mahmure hanım tanışmak için ayağı kalkmış ve masasını yanına kadar varmış. Şakir bey'e demiş ki "size eşlik edebilirmiyim? eğer rahatsız etmeyeceksem." demiş. Şakir bey - kadını karşısında görünce bir an donakalmiş ne diyeceğini bilememiş. Az kalsin "Abe ne sorarsın.?" deyivercek olmuş, toparlamış kendini. Incecik; fakat hoş bir ses tonuyla ile "tabii ki hanımefendi, lütfen buyurun."demiş. Mahmure hanımı görür görmez aklindan geçen iç sesi "bu kadını almalı!" diye geçirmiş, ve eklemiş "acaba dul mu?". Böyle güzel bir kadın, nezaketten başka neyden tav olabilirdi ki.

    O arada Şakir bey, hapşırmaya başlamış. Kedilere alerjisi olduğu için sağına soluna bakınmış, bakınırken de Mahmure hanim, "neye bakmıştıniz?" demiş. Şakir bey de "kedi olmalı, alerjim var." "Üzgün olduğunu ve kedisini çok sevdiğini" dile getirmiş, Mahmure hanim. Yemişler, içmişler; numaralarıni, adreslerini alıp ayrılmışlar restaurant'tan.

    Şakir ağa, asla işlerine kızını karıştırmazmış. Kızınıda pek sevmezmiş. Hatta kız çocuğu olduğu için nefret edermiş. "Sanki kiz çocukları gökten düşüyormuş ya da leylekler getiriyormuşta, evlendiği kadınlar nereden geliyormuş" diye söylenmiş bir kaç defa Peri..

    Mahmure hanım bir kaç defa Edirne'ye Şakir bey'in yanına gelmiş, Şakir bey'de bu inceliğe daha fazla dayanamayip Antalya yoluna koyuluvermiş. Lakin uçağa binme fobisi olduğu için, yanına şöförlerinden birini alarak düşmüş Mahmure'nin peşine... Antalya'da bir evlenme teklifi etmiş Şakir bey, çok geçmeden de şenlikli bir düğün yapmişlar Edirne'nin beş yıldızlı otelinde..

    Şakir bey'in kızı o kadar güzelmiş ki, Mahmure hanım çekememezliği daha da artınca kötü davranmaya başlamış. Ve bir gün Balkondan itmeye karar vermiş. Balkonun altında havuz varmış, Narin kız yüzme bilmezmiş. Çok küçük yaşlarda boğulma tehlikesi geçirdiği için bu havuza hiç yaklaşmaz, cocukluk günleri aklına gelirmiş..

    Bir sabah ağa evde yokken, Mahmure hanim, kızın odasına gider ve sessizce arkasına kadar yaklaşır. Bir anda iter balkondan kızcağızı ve kız tam suya düşeceği sırada bir anda yok olmuş. Mahmure hanim şoka girmez mi!?. Nasıl olur? "Ben Şakir bey'e ne derim, ne anlatırım, ne dersem inanmaz." Durum bu kadar karışıkmış, "havuza düşüp boğulsa dengesini kaybetmiş düşmüştür, ben çığlıklara koştum ama, geç kaldım, yetişemedim diyebilirdim" düşünmüş.

    Şakir bey olayı duyunca, havuzu arar tarattırır ve bir ayna bulurlar havuzun mavi kalebodurunun arasında..

    Bu arada Mahmure hanımın kedisi de ortalardan kaybolmuştur.

    "Ayna ayna söyle bana bu kedi nereye kayboldu, beni güzel kedimi söylermisin bana" ve Mahmure hanim gülmeye baslar. O arada aynadan ses gelir. "Bunu öğrenmek için, içime girmelisin!" der ayna ve susar. Mahmure hanim şaşıp kalmış, dili tutulmuş, bir an konuşamamıştır. Sağına soluna bakmış, odada başka kimse yokmuş. Ardından bir daha sormuş. "Ey ayna söyle bana, sen şu masallarda ki cadı'nın aynasımısın." diye sorunca. Ayna şiddetli bir hırçınlıkla "bana ondan bahsetme....Gerimi gelsin istiyorsun?" Mahmure hanim hemen odadan kaçıp gitmiş. O arada da Şakir bey,e çarpmış. "Ne oldu Mahmure'm?" demiş. Oda koşarak ve de söylenerek "hiç hiç yoo bir şey yok." demiş.

    Ertesi akşam, Şakir Ağanın yemeğine uyku ilacı koymuş. Uykuya daldığında aynanın karşısına geçer ve "Ayna ayna, söyle bana, beni o çirkin'e ve de kedi'me götürebilirmisin." demiş Ayna, " uzat elini güzel kadın." demiş. Mahmure hanim elini aynaya dokundurduğu an içine cekiş Mahmure hanimı.

    Bir ormanlıkta yalnız kalmış etraf sisli, puslu korlutucuymuş. "Bana şimdi kim yol gösterecek" diye mirıldanirken, çizmeli kedisini görür gibi olmuş. Çizmeli kediye doğru yürümüş arkasından seslenmiş, fakat kedi onu duymuyormuş. Kedinin sırtında bir de çuval varmış. Koşsada yürüsede arada ki mesafe hiç kapanmamış. Bir de ne görsün? Saray, masallarda olduğunu fark etmiş. " Kedi çizmeli kedinin ta kendisi mi ?" diye geçirmiş içinden. Kedi saraya gidiyor.. ormanın bir köşesinde beklemeye koyulmuş. Kedi dönerken nereye gittiğini takip etmeye karar vermiş, sessiz, sakin, ve dikkatlice.

    "Çizmelin Kedi" güzelmi güzel, küçük, şirin bir eve gelmiş. Ağa'nın dediği evi bir ara uzaktan göstermiş Mahmure hanıma. Tıpkı evin neredeyse aynısıymış. Fakat biraz daha küçükmüş ev. Şimdi bu masal Edirne'de mi geçiyor? "Yoksa masal; Edirne, ben , Hadi canım.."demiş Mahmure hanim, Şaşkınmış. Bir yerden şarkılar söyleyen tatlı sesler geliyormuş. Kocaman bir ağacın arkasına saklanmış Mahmure, bir de ne görsün...
    Yedi küçük adam, sıraya girmişler, birinin elinde tavsanlar; birinin elinde elmalar, diğerinin elinde renk renk üzümler...

    Karnı acıkmış, "aynadan geçtikten sonra, her şey beklerim ben buradan demiş." Sesli düşünerek "acaba uçabilir miyim?" diye düşünürken ayakları yerden kesilmiş, bir süpürge altına girivermiş. Ve direk bir ince şato'nun içine pencereden girmiş...

    "Sende nereden çıktın cadı?, defol git evimden." Bunu söyleyen kelli felli, uzun burunlu siyah elbiseleri olan, uzun boylu bir adammış... Mahmure, "ne cadısı be, ben kibar güzel bir kadınım." demiş.. Azman, bir anda kadının üzerine atlamış, miyawlayıp kadını tırmalamaya çalısacakmış ki. Gargamel denen uzun burunlu, garip siyah giysili adam, havaya bir toz atmış. Ve kedi kafese girmiş..

    Mahmure, Gargamel'e "Sana iyi bir iş teklifim var." demiş... Gargamel'de "benim senden nasıl bir alacağım olabilir ki?" demiş. Başlamış Mahmire anlatmaya..

    Azman gibi bir kedisi olduğunu, ama kedisinin çok güzel bir kedi olduğunu. Prensesin yedi cücelerle kaldığını, eğer ona yardım edip o tatlı güzel kızı öldürürse, Gargamel'e şirinleri yakalamada yardım etme konusunda söz verir...

    Bunlar konuşulurken, Kokusunu alıp Mahmure hanımı takip eden Çizmeli kedi, her şey'i bir bir dinlemiş. Koşarak al yanaklı Pamuk Prenses ve yedi cücelerin yanina gidivermiş.. olan olayları anlatmış. Yedi cücelerden "meraklı ile şapsal'ı" "Şirin dede'yi" uyarmaları için haber göndermişler.

    "Çizmeli kedi" evin etrafına "yedi cücelerden geriye kalan", " beş cüce" ile sıkı bir çalışmaya koyulmuşlar. Hummalı bir çalışma varmış ormanda. Tabii Pamuk Prenses'te, acıkacak olan "cücelere, Çizmeli kedi'ye, Şirinlere" harıl harıl yemek yapmaktaymış. Orman mis gibi yemekler; güzel sebze corbası, tavşan bayıldı, çizmeli ciğer, şirinler aşkina tatlısı, yapmış.

    Her şey hazırdı. Şirin dede, büyüyü durdurmak, ve bozmaya koyuldu. Gargameli durdurmalıydi. Daha sonra da kaybolan aynayı bulup, Pamuk Prensesi, Mahmure'yi, çizmeli Kediyi gerisin geri aynadan geri göndermeyi pilanlıyorlardı.

    Yemekler yenildi karınlar doyuruldu. Ve ilk işaret geldi. Bir kilometre uzaktaydı, cadaloz Mahmure, ve Gargamel, ( ne tesadüftür Gargamel Şakir bey'i anımsatiyordu Mahmureye. Şu işler bitse onu boşayacaktı. Yoksa saçları olmasa, burnu da bu kadar uzun olsa...)

    Herkes yerini almıştı. Ve ilk darbeyi Azman aldı, yerde duran ciğere atlayıp ağzına bir lokmada kaybedince Azmanda kaybolu vermişti. Gargamel, Mahmure cadalozuna, "havadan takip et aşşağıyı, her yerde tuzak var." Mahmure süpürgeyi havaya kaldırdı, gözleri iyi görmüyordu. Gargamel'e işaret ettiği yerde kimse yoktu, elinde ki değenekle yeşil-sari bir ateş çıkarttı. O arada Şirin baba'nin tarif ettiği şekilde aynayı diktiler ateşin geldiği tarafa, ve ışınlar, Gargamele geri döndü.

    Şimdi aynanın görevini yerine getirmesi için Cadaloz Mahmure'nin ayna da kendisini görmesi gerekiyordu.

    Pamuk Prenses bir ağacın dibinde uzanmış uyuyordu. Şirinler, cüceler, çizmeli kedi diğerleri ile uğraşırken, Mahmure çoktan Pamuk Prensesin yaslandığı ağacın ardında durmuş, - Gargamel"in elinden kaptığı şişeyi - Pamuk Prenses'in dudaklarının seviyesine getirip tam dökecekken, Pamuk Prenses birden aynayı, cadaloz'un yüzüne tutuverir. Cadaloz çığlıklara karışıp ortadan bir anda yok olur.

    - Böylelikle iyilik yine kazanmıştır - Herkes rahat bir nefes almış. "Çizmeli Kedi'nin" , "Pamuk Prenses'in uyuma numarası tutmuştur." Cadı'nın "Kırmızı elma yedirme olayını bildikleri için Cadaloz, başka bir numara deneyecekti, Gargamel ile birlikte. Fakat Çizmeli Kedi'nin Cadaloz ile Gargamel'i duyması, bütün oyunu bozmuş. Şirinlerin hayatı kurtulduğu gibi, Pamuk Prenses olan, gerçek hayatta da "Peri" olan Şakir Ağa'nın kızının da hayatı kurtulmuştu. Yedi cüceler de, Edirne'nin O yüksek tepesinde ki deniz manzaralı evlerinde, Hayatlarını mutlu bir şekilde yaşamaya devam ettiler.
    Tabii Peri arada Yedi kardeşi ziyarete gidiyordu. Yedi kardeş Peri'nin evine gelemeselerde Peri'ye Yedi kardeşin evi her daim açıktı...

    Tabi Peri oradan hiç ayrılmak istememiş. Çünkü çok mutlu olduğu bir kaç gün yaşamış ama, Yedi kardeşide bi sayede tanımış oldu.

    Bizde masalımizın geldik mi sonuna..?
    Kadimce

    Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eleştirilerinizi ve yorumlarınizı bekliyor olacağım...
  • Ey tatlı Andromeda sevecen yüzlü tutsak
    Sensin ağlayan elbet gülen cadı Medusa
    Düşer miydi acaba bugünkü Perseus' a
    Uçan atına binip okulundan sıvışmak
    O eski kahramanlar ermedi çağımıza
    Tanrılar artık bana sövgüler yağdıracak
    (...)
    Louis Aragon
    Sayfa 71 - E Kitap
  • Çok değerli dostlarım öncelikle hepinize iyi geceler dilerim. Küçük bir aradan sonra minnoş bir serinin (Narnia Günlükleri) incelemesiyle karşınızdayım. İlk olarak bu seriyle tanışmama vesile olan ve serideki 7 tatliş kitapla maceramda başlarken ve bitirirken beni bir an olsun yalnız bırakmayan güzel yürekli dostum Nausicaä'ma teşekkür edip sizi fazla bekletmeden incelememe geçmek istiyorum :)

    Öncelikle seriden genel olarak kısaca bahsetmek gerekirse; sizi yeniden çocukluğunuza götürecek eğlenceli, macera dolu, dostluk gibi birçok güzel değeri anımsatacak ponçik kitaplardan oluşan biraz küçük prens tadında hem küçüklere hem de büyüklere hitap eden şeker 7 kitaptan oluşan bir seri bence "Narnia Günlükleri"...

    İlk kitabımız olan Büyücünün Yeğeni'nde Digory ve Polly'yle birlikte Narnia'nın kuruluşuna şahit oluyoruz. Büyücü Andrew Dayı'nın çocukları bilmediği bir tehlikeye atmasıyla maceramız başlıyor. Hikâyemize bir de cadı eklenince neler neler oluyor? Hiç düşündünüz mü siz de, bizim dünyamızdan başka dünyalar da var mı acaba? İşte bu kitapta o başka dünyalara siz de yolculuk yapmak istemez misiniz? :))

    Serinin 2. Kitabı olan Aslan, Cadı ve Dolap'ta (filmi varmış henüz izlemedim ama izleyeceğim çok güzelmiş) hikâyemize Peter, Susan, Edmund ve Lucy'yle devam ediyoruz. Lucy evdeki dolabın Narnia'ya açıldığını keşfediyor. Narnia'da mevsim kış ve bu 4 çocuk Narnia'yı kötü kalpli cadının elinden kurtarabilecek mi acaba? Hikâyemizde konuşan hayvanlar, satirler, cüceler ve daha neler neler var. Hepsi de tanışmak için sizi bekliyor.

    3. Kitabımız olan, At ve Çocuk'ta Shasta ve atı Bree, Aravis ve atı Hwin bazı sebeplerden ötürü kaçmak zorundadırlar ve bu şekilde Narnia'ya doğru yola çıkarlar ve birbirleriyle de öyle karşılaşırlar. Bu yolculuk boyunca Narnia'ya varmak kolay olmayacaktır zira başlarına türlü dertler gelir. Her hikâye ve masalda genellikle olduğu gibi acaba bu da mutlu sonla bitecek mi ki? ;)

    Gelelim 4. Kitabımıza Prens Caspian'a. Bu kitapta ise Kral Miraz'a karşı Prens Caspian'ın yardıma ihtiyacı vardır. Daha önceki hikayelerimizde bulunan Peter, Ed, Su ve Lu ona yardım etmek için Narnia'da bulur bir anda kendilerini. Bu kitapta da sen sevgili dostum; onurlu fare Bastıbacak, cüce Yaygaracı ve daha niceleriyle tanışmak istemez misin? :)

    5. Kitabımız Şafak Yıldızı'nın Yolculuğu'nda ise Ed, Lu ve kuzenleri Eustace duvardaki resmin içinden geçerek kendilerini Caspian'ın gemisinde bulurlar. Ne tatlı! Mükemmel tabloların içinde yolculuğa çıktığımızı düşünsenize. Böyle hayaller her yaşta kurulmalı, sadece çocuklara özgü olmamalı zira böyle masum hayallerdir bence ruhumuzu biraz da güzelleştiren.. Ne diyorduk evet, bu yolculukta da kahramanlarımızın başına elbette felaketler gelir. Eustace napıyor da başını derde sokuyor? Ve bu olay onu nasıl değiştiriyor? Ne derler bilirsiniz bir musibet bin nasihatten yeğdir :D ve kahramanlarımız büyülü ve farklı adalarda (ıssız adalar, karanlık ada, seslerin adası) nelerle karşılaşıyor bilmek istiyorsanız bu kitap da olsun lütfen okuyacaklarınızda mutlaka :)

    6. Kitabımız Gümüş Sandalye'de ise Eustace ve arkadaşı Jill kayıp prensi bulmak üzere Narnia'ya çağrılırlar. Bu macerada Kıllıkıpırdak onları yalnız bırakmayacaktır. Devlerle de karşılaşacaksınız, yeraltı dünyasına yolculuğa da çıkacaksınız sevgili dostlarım. Ve arkadaşlarımız cadının büyüsünün etkisindeki prensi kurtarabilecek mi? Okuyun ve öğrenin. Benden bu kadar :)

    Ve işte geldik en son kitabımıza, yani Son Savaş'a. Bu kitaptaki olaylar serinin diğer kitaplarına göre farklı gelişti ama sonu muhteşemdi. Ağlatacak türden ama tebessüm ettirecek cinsten, karar veremedim ve ikisini de yaptım ben sanırım. :) Maymuş Külyutmaz, Narnia'yı birbirine katıyor. Saf arkadaşı Eşek Şaşkaloz'un yardımıyla. Tek boynuzlu at Cevher, Kralımız Trian, Eustace, Jill ve cüce Zıpır başta olmak üzere sonlara doğru diğer kahramanlarımızın da gelmesiyle bu son savaşta iyiler düşmanlara karşı savaşta galip gelebilecekler mi? Narnia halkına ne olacak? Hepsi ve daha fazlası için... Şaka şaka artık incelememi bitirsem iyi olacak çok uzattım zira. Buraya kadar okuyan güzel yüreğinize sağlık :)

    Son olarak şunu söylemek istiyorum. Aslancığımdan hiç bahsetmedim ve ilk kitaptan son kitaba kadar Narniayı kuran ve sonunda da yine orda olan. Tüm macera boyunca dostlarımızla birlikte bize eşlik eden güçlü, fedakâr aynı zamanda kahramanlarımız ne zaman zor durumda kalsa hemen imdatlarına koşan, orda olan ama kimi zaman görünmeyen ve bence Narnia'nın gerçek kralı olan Aslan önemli kahramanlarımızdan biriydi ve değinmesem olmazdı :)

    Çok tatlı ve güzel bir seri bu yüzden siz dostlarımın mahrum kalmasını istemem. Narnia sizi bekliyor, iyi geceler dilerim, tebessümlerle kalın...

    "Not: Diğer incelemeleri de okuduktan sonra bu minik notu eklemek istedim. Biraz daha düşününce belki bu kitaptaki bazı ufak detaylar çocuklarda soru işareti oluşturabilir. Bu yüzden onlar açısından yanlış anlaşılmaların önüne geçmekte fayda var." :)
  • Bazen ona bir şeyler yazarsın
    Yazar silersin yazar silersin
    O hiç birini okumamış olur
    Ama sen hepsini söylemiş olursun
    (Tatlı cadı)
  • Bunca yaşanmışlığı içinde barındıran dünya,o kocaman tarihiyle ,savaşları,ölümleri,yaraları,bitmek tükenmek bilmeyen ızdırapları,içinde hazin sonlar barındıran delilikleriyle koca bir hastane olarak nitelendirilse yanlış olmaz sanırım.
    Doğal yaşamın şartlarının değişmesi ve insanlığın kendi değerlerini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkan hastalık kavramının başlangıcını şöyle tanımlayabiliriz esasen;
    ‘Her şey elmanın yeryüzüne düşüşüyle başladı’’
    Hastalıkların tarihi incelendiğinde bazı toplumlar tarafından ‘Tanrının Gazabı’olarak nitelendirilen hastalıklara(komik değil mi? ) ,yüzyıllarca ve belki hala etik ve ahlaki mistik anlamlar yüklenmiştir.
    Fakat hastalıklar insan ve onun sosyal davranışlarının kaotik sonucudur.
    Avcı –toplayıcı yaşam süren ve dağınık gruplar halinde yaşayan Homo Sapiens ,sürekli değiştirdikleri yer ve su kaynakları sayesinde, yerleşik hayatı ve kalabalığı seven mikroorganizmaların kendi içlerine sızmasına yıllarca izin vermemişti.Fakat gruplar arası etkileşimin artması farklı ve dirençli mikroorganizma gruplarının bir araya gelmesini kolaylaştırırken aynı zamanda yerleşik hayata geçen insan oğlu,dünyayı sömürge haline getirirken kendisi de yerleşik mikroorganizmaların kurbanı oldu.
    Hayvancılık ve yerleşik yaşam sayesinde sayısını giderek arttıran insanoğlu daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaya başladı.Kaynak tüketimi arttıkça ,ekosistemin bozulması kaçınılmaz hale gelirken bir yandan da tarımın ve hayvancılığın artması,diğer türlere özgü hastalıkların bir takım mutasyonlar geçirerek insanda vuku bulmasına sebep oldu.
    Neolitik dönemde sığırlar insan patojen havuzuna tüberküloz,çiçek virüsü ve diğer virüsleri kattı.Domuzlar ve ördekler gribal enfeksiyonları bulaştırırken,hareketimizin destekçisi atlarda rinovirüsleri yani bildiğimiz soğuk algınlığını hastalık hazinemizin içine ekledi.Günümüzün BSE-CJD krizi ;yani Creutzfeldt-Jakob hastalığı,süngerimsi ensefalopati hayvandan insana geçen hastalıkların en iyi örneklerinden biridir.Hayvan etlerinin yenmesinden farklı olarak da su yoluyla bulaşan salmonella ,tifo,bazı mantarlar insanın başka açılardan da zayıf olduğunu kanıtladı.Bir yandan insanlar arası etkileşim ve farklı yörelerden evlilikler de zamanla hız kazanıyordu.Bu da bilinen ölümcül bir hastalığı başka bir bölgenin ölümcül hastalığı haline getirmeye yetiyordu.Tarihçi Tukididis;
    Bu duruma örnek olarak Mısır da başlayan baş ağrısı,kusma ,göğüs ağrısı ve kasılmalarla beraber tenleri kabartı ve çıbanlarla doldurduktan sonra bağırsakları ele geçirip ölümle sonuçlanan bir hastalığın Yunanistan’ı kırıp geçirdiğinden bahseder.Bu hastalığın ne olduğu hala pek bilinmemekle beraber Atina ‘nın düşüş dönemini hızlandırdığını tüm tarihçiler teyit edebilir.
    Yunanista’nın devrilmesinden sonra egemenliği ele geçiren Roma da Antonine Vebası ve kızamıkla savaşmış ve büyük kayıplar vermiştir.
    Gel zaman git zaman ,bu hastalıkların yol açtığı salgınlarda o kadar çok kayıp verildi ki,bir şey çokça başınıza geldiğinde artık bağışıklık kazandığınızı söylememenin imkanı yoktur.Konakçı yokluğunda patojenlerin de kaybına sebep oldu.Bu hastalıklar yok olurken yerini başka hastalıklara bırakmaya devam etti.
    Madem insanı konakçıları azaldı deyip,meydanı boş bulan kemirgenler veba basili gibi hastalık yapıcı etkenlerin taşıyıcısı olmaya başladılar.Lenf bezlerine yayılan ve koltuk altı,kasık boyunda şişliğe sebep olan ,hıyarcık vebası tahmin edildiği üzere ilk defa Roma da kayıtlara geçmiştir.MS 540 da Mısır da başladığı bilinen bir veba salgınının Akdeniz ve Konstantinapolis’e saldırdığı sonrasında Kuzey Afrika ve Avrupa yı da ele geçirdiği bilinmektedir.Şeytan imgeleri,ölüm dansı(camille saint-saëns’in Danse Macabre ‘si mesela) sembolleri,mahşer atlıları ;Kara Ölüm vebanın sessiz söylemleri haline geldi.Zavallı ortaçağ insanı biyolojik gerçekliklerden bihaber ,Tanrının gönlünü hoş tutabilmek adına türlü sapkınlıklara göz yumdu.Sözde cadı kırımları ve ruhani kaos biyolojik hastalıklara ,psikiyatrik bir takım hastalıkları ekledi desek pek de yanılmış olmayız sanırım.
    Yine de en büyük sağlık dehşetlerinden birini Hispaniola’ya (Bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haiti) ayak basıp Eski ve Yeni Dünya’nın temasına sebep veren Kolomb’un yaşattığı da mühim bir gerçektir.Pizaro İnkaları ve Aztekler;İspanyolların gemilerinin ve tatlı sevimli domuzlarının taşıdığı grip ve çiçek gibi hastalıkların kurbanı olmuşlardır.
    Kendi kayıplarını karşılamak konusunda ısrarcı olan İspanyol ve Portekizliler ;Afrika yerlilerini köle olarak ülkelerine getirmeye başladılar.Bu da sarı humma ve sıtmanın Avrupa da yayılmasına sebep oldu.
    Frengi askeri ve tüccar kesimlerle yayılmayı sürdürürken,Sanayi devriminin etkisiyle kentlerin atıklarından doğan tifüs büyük bir salgın yaratacaktı.
    Kolera 19.yüzyılın yeni hastalığı olarak dünyanın büyük kısmını büyük zaman dilimlerinde etkiledi.Sanayi devrimi dünya üzerinde tarımın ortaya çıkışının yarattığı yeni hastalıkları ortaya çıkardı.Madenciler ve çömlekçilerde görülen akciğer hastalıkları gibi mesleki deformiteler mikrobiyal hastalıkların yerini aldı.Zengin ve yaşlanan ulusta kanser,diyabet,hipertansiyon gibi sorunlar baş göstermeye başladı.Kolera ve diğer ölümcül hastalıklar gerilemiş olsa da yüzyıl hastalıkları insanın karşısına farklı şekillerde getirdi.Büyük savaşın hemen ardından gelmiş geçmiş en kötü pandemik hastalık olarak bilinen İspanyol Gribi,60 milyon insanın ölümüne neden oldu.İlerleyen zamanlarda AIDS,Ebola,Lassa ve Marburg ateşi gibiyeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.
    Evrimsel açıdan ,insanın hastalıkların içinde yeni tedavi usullerinin sürekli deneniyor olmasıyla beraber düşmanı yok edecek değil, düşmanın iç mihraklara girmesini engellemeye yönelik bir tutum sergilenmeye başlandı.
    Kadercilikten kurtulup yeni çözümler üretmeye ve metanetli olmaya başlayan insan oğlu;şifacıları,hekimleri yetiştirmeye başladı…
    Kitabın tarihe bakışı,felsefi değerlendirmeleri oldukça güzeldi fakat yazarın ön sözde belirttiği gibi,tıp batıdan ibaret değildi,doğu tıbbı yetersiz anlatılmıştı....
  • "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!