Tatlı serseri ya !
"Trey’in odasına mı gidiyorsun?” diye sordum. “Öyle olsa bile kendim bulurum,” diye tersledi. “Nerede olduğunu bildiğini bilmek istemiyorum.” Kendi kendime gülümsedim ."Bilmiyorum. Sadece sordum."
Sayfa 231 - Misha (Masen) ve Ryen·Kitabı okudu
Tatlı Sert
İnsanları ya okşayacaksın ya da orta-dan kaldıracaksın; çünkü vereceğin ceza hafif olursa, adam senden intikamını alır, ama ağır bir ceza verirsen artık başını kaldıramaz.
Sayfa 8 - Türkiye İş Bankası Yayınevi, 37. Baskı, İstanbul, 2023
Alıntı
Reklam
Güzel Sözcükler
Açkı: Anahtar. Adıkmak: İyi ya da kötü şöhret bulmak. Ağı: Sıkıntı ders. Ağırsınmak: Bir işi, yükü ağır bulmak. Ağız bucağı: Avrut (17). Ağmak: Yükselmek, yukarı çıkmak (18). Akanak: Suyun aktığı yer. Akıtmak: Yumurta, un ve sütü karıştırarak, tavada pişirilen bir yiyecek (20). Aktaraç: Sada pişen ekmeği çevirmeye yarayan araç. Ala: Yarı (21). Alacanlı: Yarı canlı Alaçakır: Yarı olgunlaşmış sebze ya da meyve. Aladeli: Yarı deli. Alağazlık: Boşboğazlık, ukalalık. Alambaç: Büyük alevlerle yanan ateş. Alanyazı: Geniş düz ova. Alarmak: Kızarmak, olgunlaşmak. Alaşa: Pervasız, şımarık. Alaşağı: Horonda eğilme. Alatav: Yarı yaş, yarı kuru toprak (22). Alkarısı: Cadı (23) Anadat: Ekin kaldırmaya yarayan birkaç çatallı (25). Annaç: Karşı, ön taraf Apalamak: Emeklemek Ara: Ortalık başkaları Ardı: Heybenin orta kısmı (26) Arka Düşmeciği: Omurga çıkıntısı (27) Asfinik: Asit (28) Aşkarsız: Yüzsüz Aşlık: Mutfak
offffffff :(((
Tüm çocuklarını sevdiğini düşünebilirdi ancak beni sevmediği ya da sevemediği çok açıktı. Darren onun ilk çocuğu, aynı zamanda en sevdiğiydi. Ollie onun tatlı, sevgi dolu bebeğiydi. Tadhg onun haylaz, serseri çocuğuydu ve Shannon da tek kızıydı. Bu durumda sadece ben kalıyordum. Yedek çocuk. Gözlerimdeki yaşı silerken, belli belirsiz temasıyla beni rahatlatmaya çalışan küçük ellerine ters ters baktım. "Neden?" "Ne neden?" Neden beni sevmiyorsun?
Sloane sarsılmaz bakışlarını üzerimden ayırmadı. “Senin olayın ne, tatlı oğlan?” “Benim olayım mı?” “Beni duydun. O ahmağın evine çıkageldin, beni kafesin­den kurtardın, evini yaktın ve beni kaburga yiyip bira içmeye çıkardın. Ama hâlâ senin hakkında hiçbir şey bilmiyor sayılı­rım. Yani, senin olayın ne? Neden Briscoe’nun evindeydin?” Omuz silktim. “Uzuvlarını parçalamaya ve acı verecek de­recede yavaş ölümünün tadını çıkarmaya gelmiştim.” “Neden o ama? Boston’dan biraz uzağız. Eminim sizin oralarda da eğlenebileceğin pek çok serseri uyuşturucu satı­cısı vardır, tek bir adam için bu kadar uzağa gelmene gerek yoktu.” Ağır bir sessizlik havayı yoğunlaştırdı, ikimiz de ağzımıza götürdüğümüz kaburgalarla donakalmıştık. Sloane’un yüzü düşerken dudaklarıma kurnaz bir gülümseme yayıldı. “Benim kim olduğumu kesinlikle biliyorsun.” “Aman Tanrım.” “Biliyorsun. Kendi bölgemde ne avlamaktan hoşlandığımı biliyorsun. Ne kadardır hayranımsın?” “Tanrı aşkına, kes.” Sloane büktüğü bileklerinin arkasına alnını yaslarken kı­kırdadım, “Hangisi favorindi?” diye sordum. “Derisini yüzüp Griffm’s Wharf’taki geminin pruvasına astığım adam mı? Peki ya vinçten sarkıttığım adama ne diyorsun? O epey po­püler oldu.” “ En kötüsü sensin anladık tamam.”
Raymalı-aga kendi zamanında çok tanınmış bir cırav (yırcı), bir ozan idi. Daha küçük yaşta ün kazanmıştı. Tanrı vergisi bir yetenek ve kişiliğinin üç güzel özelliği sayesinde bozkırın en ünlü yırcısı, âşık ozanı olmuştu: Güftesini kendi yazar, bestesini kendi yapar ve güzel sesiyle bunları hem çalar, hem söylerdi. Dinleyenler ona hayran kalırlardı. Güzel bir türkünün doğması, yankı yankı yayılması için onun sazının tellerine dokunması yeterdi. O anda meydana gelen Raymalı-Aga’nın o türküsü hemen ertesi gün ağızdan ağıza, obadan obaya yayılır giderdi. O zamanlar, yiğitlerin dilinden düşmeyen şöyle bir türküsü vardı: Dağdan, kırdan koşup gelen kurgulan Serin bulak suyunun tadını bilir. Yiğidi serinleten yar dudağıdır Her lezzeti, her sevinci onda bulur Ve dünyanın en mutlusu olur onu öperken. Raymalı-Aga her zaman güzel, renkli elbiseler giyerdi. Onun için güzel giyinmek sanki bir Tanrı buyruğu idi. En iyi, en güzel kürklerden yapılmış şapkalara pek düşkündü. Her mevsim için çeşit çeşit şapkaları vardı. Doru donlu Sarala isimli bir de atı vardı ki bunu hiç yanından ayırmazdı. ‘Akhal-Teke’ cinsinden olan bu atı ona, bir ziyafet sırasında Türkmenler armağan etmişti. Sarala’nın şanı şöhreti, sahibininkinden aşağı değildi. Attan anlayanlar bu hayvanın görkemli ve zarif yürüyüşüne hayran kalırlardı. O yüzden de şakadan hoşlananlar “Raymalı-Aga’nın bütün zenginliği tamburunun sesi ile Sarala’nın yürüyüşüdür” derlerdi. Gerçekten de öyle idi. Çünkü Raymalı-Aga bütün ömrünü, tamburu elinde at sırtında dolaşarak geçirmişti. Şöhreti çok, serveti yok idi. Mayıs bülbülü gibi toydan toya, şölenden şölene koşar, her gittiği yerde sevgi saygı görürdü. Atına da çok iyi bakar, tımar eder, beslerlerdi. Bununla beraber, bazı varlıklı, rahat geçinen kişiler onu pek sevmezlerdi. Ovada
ötüken yayınevi·Kitabı okudu
Cengiz Aytmatov
Reklam
Reklam