Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar; "İnsaniyetin gayetü'l-gayatı, "Teşebbüh-ü bil-Vâcib"dir.. yani Vâcibü'l-Vücud'a benzemektir." deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak; esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva'-ı şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderiç olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar. Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlahiye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-i İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahîye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahîye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.
Sünnetin geçerliliği ve belirleyiciliği; - Tessî: Rasulullah’ın (sav.) fiil, hareket ve davranışlarını, sebep, hikmet ve maksatlarını bilerek yapmak ve örnek almaktır. - İktidâ: Rehber edinmek, izinden gitmek ve uymak demektir. - İttibâ: O’na (sav.) tâbi olmak, delil ve rehber edinerek O’nun izinden gitmek demektir. - Teşebbüh: Raulullah’a (sav.) şekil ve suret bakımından benzemeye çalışmak, sebep, hikmet ve maksad çerçevesinde onu örnek almaktır.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İbn Haldun bu bölümde taklit (iktida, imitation) ve temessül (teşebbüh, assimilation) meselesi üzerinde durmaktadır. Ona göre mağlup, mahkum, ve makhur milletlerin, galip, hâkim ve kahir milletleri taklit etmeleri, kendilerini onlara benzetmeye çalışmaları, kendilerine has vasıfları, meziyetleri, âdet, örf ve ananeleri bırakıp galiplerin ve müstevlilerin gelenek ve göreneklerini benimsemeleri, kaçınılmasına imkan bulunmayan ictimaî bir zarurettir. Başarısız ve yenik milletler mutlaka muvaffakiyet ve zafer elde etmiş milletleri taklit ederler. Böylece onlar içinde erir ve kendi benliklerini büyük ölçüde kaybederler. Millî şahsiyetlerini ve kavmî hüviyetlerini bazan kısmen, bazan da tamamen yitirirler. Bazı milletlerin tarih sahnesinden silinmeleri, onların yerine yeni milletlerin tarih sahnesine çıkmaları da böyle açıklanır. İslâm milletleri gâlip ve hâkim durumda iken Batı ve Avrupa onları taklit etmişti. Durum ters dönünce bu sefer de müslüman milletler Avrupa'yı Batı'yı ve komünist Doğu ülkelerini takip ve taklit etmeye başlamışlardır. Durumun başka türlü olması, esasen mümkün de değildir. Böyle olması ise ictimaî bir zarurettir, ileri, kalkınmış, müreffeh ve sanayileşmiş milletleri taklit etmek, geri, kalkınmamış, yoksul ve sanayileşmemiş cemiyetlerin kaderidir. Bu kaderi değiştirmek kimsenin elinde değildir. Yapılması gereken şey taklit sürecini, en az zararla kapayarak hâkim bir millet haline gelmektir. İbn Haldun'un: "Endülüs'teki Müslümanlar, Hıristiyanları o kadar çok taklit etmektedirler ki, hikmet gözü ile bakan bunun bir istilâ ve işgal alâmeti olduğunu sezer", demesi ne kadar doğrudur. İbn Haldun, Endülüs'ün Hıristiyanlar tarafından işgal ve istilâ edileceğini, işgale ve istilâya uğramış milletlerdeki belirtilere ve tezahürlere bakarak doğru bir şekilde
Sayfa 362·Kitabı okudu
Sosyoloji
Mağlup, ebedî olarak galibin şiarını, kıyafetini, mesleğini, sâir ahvâl ve âdetlerini taklid etmeye düşkünlük gösterir; Bunun sebebi şudur: Nefs daimî surette, kendisine galip gelende, bir kemâl bulunduğuna itikad eder ve onun hizmetine girer. Ya ona saygı göstermek içinde yer ettiği ve galibi kemal sahibi olarak gördüğü için veya kendisindeki inkiyad halinin, "tabiî bir galebe"den değil, galipteki kemâlden ileri geldiği yolunda bir hataya sürüklenmiş olduğu için böyle davranır. Böyle bir yanlışlığa düşülmesi ve bunun aralıksız devam etmesi, bir itikad, bir inanç ortaya çıkarır. Bunun neticesi olarak mağlub, galibin bütün yol ve yöntemlerini benimseyip, her hususta onun yolunu tutar, ona benzemeye çalışır (teşebbüh, temessül, adapt, assimilation). İktida işte budur (tebaiyyet, taklit, imitation). Veyahut da mağlubun galibe uymasının sebebi, -Allah daha iyi bilir-, galibin galebesi ve zaferi ne asabiyet ne de zorlu bir güç sayesinde değildir. Sadece benimsediği âdetlere ve gidişata dayanmaktadır, diye bir görüş sahibi olmasıdır. Onu böyle bir hataya sürükleyen yine galebe ve zaferdir, bu da evvelki sebeble ilgili bir şeydir. Bu sebeple ebedî olarak mağlubun, kendini galibe benzetmeye çalıştığını, kılıkta-kıyafette, binme ve nakliye vasıtalarında, silahta, bunların, yapılış ve kullanış şekillerinde, daha doğrusu tüm hallerinde onun gibi olmaya çalıştığını müşahede edersin. Bu hususta çocukların babaları karşısındaki durumlarına bakınız; sürekli olarak onlara nasıl benzemeye çalıştıklarını göreceksiniz. Bunun sebebi sadece onlarda kemâlin bulunduğuna itikad etmiş olmalarıdır. Dünyanın her bölgesine bakınız.
Sayfa 361·Kitabı okudu
Sosyoloji
Felsefe İslam'a zıttır..
"Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar; "İnsaniyetin gayet-ül gayatı, "teşebbüh-ü bil-vâcib"dir.. yani Vâcib-ül Vücud'a benzemektir" deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak; esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva'-ı şirk taifelerine meydan açmışlar."
Din
Gayr-i müslime teşebbüh (Müslüman olmayanlara benzeme) maksadıyla olduktan sonra, şapka giymek şöyle dursun, herhangi bir fiil ve hareket (dahi) küfrü mucip (küfre sebep) olabilir. Yani, teşebbüh kastı o derece tehlikeli birşeydir. Çünkü, bu doğrudan doğruya kalbi alakadar eder ve kalbin şayan-ı dikkat (dikkat çekici) bir niyeti demek olur. Hani ya, "Baştaki şapkadan kalpteki, vicdandaki Müs- lümanlığa ne zarar var?" demiyorlar mı? İşte, Müslüman olmayanlara benzemeyi arzu ederek giyilen şapkada kalbin mühim bir hissesi vardır ki, işin kalbe taalluk eden (kalbi ilgilendiren) bu ciheti insanı dininden çıkarır. Çünkü, bir Müslümanın, kendini din-i İslam'ın ağyarına (düşmanlarına) benzetmek istemesi ve hiçbir tehlike yokken, kıyafetçe ağyarından fark olunmamaya, Müslüman olarak tanınmamaya özenmesi, ağyarın yara (düşmanın dosta) tercihini tazammun etmekle (içermekle), İslamiyet'in izzet-i nefsine (onuruna) dokunur.
Sayfa 53·Kitabı okudu
Din