“Yüreğini derinden ürperten, göklerden, ebediyetlerin derinliğinden gelen bir ses bu sanki… Karanlıklar içinde yükselen, gecenin korkunç sessizligi içinde bir ahenk, bir yakarışın sihrini taşıyordu. Bu koro bir binanın içinden, ilahi söylüyordu ve ses, bahçe hakim durumda bulunan binanın içinden, kulübenin yan tarafındaki binanın pencerelerinden bir rüzgâr gibi bahçenin dallarına, ağaçlarını okşadı. İfritlerin şamataları, korku veren haykırmaları uzaklaşırken sanki meleklerle dolu kutsal bir ordu gecenin sessizligi içinde yürüyor, tatlı ve ılık nefesini gecenin koynuna, gecenin koynunda tutunacak bir teselli dalı arayan insanların ruhuna üflüyordu sanki.”
O akşam kızımla birlikte soyağacı yapmaya karar veriyoruz. Sülaledeki tüm yaşayanları ve ölüleri hafızasında taşıyan kişi daha yeni vefat etmişken, bu iş neredeyse imkânsız görünüyor. Ama, itiraf etmeliyim, bunu yapmak büyük bir teselli sağlıyor. Kendini ve ölen kişiyi ailenin çatallanan dalları arasına, dal budak salmış o tacın üzerine yerleştirmek, ölümü daha doğal kılıyor, bir anlam ve teselli sunuyor, evet anlam ve teselli. Ağaç canlı, dallarında onca ölünün asılı olmasına rağmen.