Hindistan, Amerika, Rusya, İngiltere, neresi olursa olsun, belirli bir insan grubu içinde doğarsınız, tutum, gelenek, toplumsal ve dinsel töre gibi etkileriyle bu çevre sizi yaratır
sizde bu çevre olursunuz.
Z.V. Togan'a göre, Orta-Asya'da Türk ve Moğol kavimleri arasında Mete'den Timur'a kadar binlerce yıl, esas hatları aynı kalmış bir töre mevcut olmuştur. Bu töre veya Yasa, devlet teşkilatının ve hanlık hâkimiyetinin temelini teşkil etmiş, onun yanında bağlı kavimlerle ilgili işlere dair yerel kanunlara, hanlık hukuku ile çatışmadığı oranda müsaade olunmuştur. Bu varsayımın büyük bir hakikat payı sakladığına şüphe yoktur. Müslüman olan Cengiz Han oğulları dahi, bilhassa devlet idaresinde Yasa esaslarına titizlikle sadık kalmışlardır. Yasa'nın bir nüshası, İran'da hüküm süren Cengiz oğulları tarafından hususî bir hazinede büyük bir saygı ile muhafaza olunurdu.
Allah’ın kulları, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmeti olan bu insanların ihlas ve itikatları gönüllerinde gömülü bulunduğundan, eğer o cevher açılacak olursa kuşkusuz görülecektir ki, bunlar her türlü iyiliğe açık ve her işi başarabilecek kabiliyete sahip insanlardır. Ne var ki, bu zavallıların dini ve siyasi alanda çağı anlayan hakiki bir kılavuzları olmamıştır. Biz, Batı ve Doğu Türkistan Müslümanları işte bunun için asırlardan beri istilacıların ayakları altında eziliyoruz. Yine de, Kuran hükümlerine göre “Zalimlerin zulmü, uzun da sürse, devamlı olamayacağı”ndan; bir gün gelecek, başımızın üstünde bir dağ gibi duran kara bulutlar mutlaka dağılacaktır...
kalkarak kabul eder. Fâtih, kendisinden önce mevcut bulunan devlet teşkilatını ve teşrifâtı, bazı ilavelerle bir kanûnnâme halin-de tespit etmiş, yeni duruma göre bu müesseselere kesin şeklini vermiştir. Şunu da belirtmek yerinde olur ki, esasen İslâmî anlayışa yabancı olan bu davranış, yani sivil bir kanûnnâme ilânı, Türk yasa ve töre devlet geleneğine bağlıdır. İmparatorluk kuran Türk ve Mogol hakanları, kendi yasa veya törelerini tespit ve ilân ederlerdi. Devlete töre vermek, onların en önemli egemenlik haklarından sayılırdı. İslâm dünyasına girince Türk hükümdarları, siyaset ve idarede nizam koyma hususunda mutlak yetkilerini bırakmadılar. Böylece Şerîat yanında yalnız hükümdarın iradesinden doğan bir hukuk, örfî kanûnlar meydana çıktı ve kanûn alanı gittikçe genişledi. İslâmî anlamda asıl kanûn, daima Şerîattı fakat bunun yanında kanûn adıyla çıkarılan kurallar, bugünkü anlamda nizam ve tanzimler şeklinde yorumlanmıştır. Bununla beraber, pâdişah sıfatıyla hükümdarın, buna mutlak şekilde yetkili olduğu, ulemanın buna karışmaya hakkı olmadığı fikri, Osmanlılarda 17. yüzyıl başlarına kadar egemendi. Fâtih, bu yetkiye dayanarak birçok kanûn ve yasaknâme çıkarmıştır. Bunlar, pâdişah emirleri şeklinde ilân olunurdu.
Sayfa 119 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
“Çok korktum, Milene. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım.”
“Bir öpücük. Sonra da sarılalım.”
“Anlamıyorsun Milene.”
“Tabii ki anlıyorum. Ben de seni seviyorum, Tore.”