Ama tren gidince, herkes gidince seni, bir tek seni sevdiğimi ve bu yabancısı olduğum hayatta emin olduğum tek şeyin sana duyduğum bu sevgi olduğunu anlarım...
Ve bu hayaltaki emin olduğum tek şeye, sevgine gerçekten bağlanabilseydim kendimden bu kadar uzakta yaşamazdım.
Sevgine dürüst olsaydım, kendimi hem bu kadar yalnız ve uzakta bırakıp, hem de acımasız emirler yağdıran kötü bir tanrı gibi davranmazdım kendime.
Yaşamak üzereyken elimizin tersiyle ittiğimiz, sağ değil de sol sokağa saptığımız, bir insana somurtmaya değil de gülümsemeyi seçtiğimiz, "hayır" yerine "tabii ki" dediğimiz, o treni kaçırmadığımız, o son kahveyi içmekten vazgeçmediğimiz hayatlar nasıl akardı acaba?"
"İstenildiği gibi olan ya da olmayan şeylere üzülmekle o kadar zaman harcıyoruz ki treni kaçırıyoruz. Hayat kendi yolunu bulur ve her şey olacağına varır. Sadece yaşa ve bırak olsun gitsin."
(...)
Bir lokomotifin ıslığı, ince ve uzak, süratin kasırgasıyla yırtılıp ormanda ve siste çınladı, kaçan perişan bir insanın acıklı sesi gibi. "Polyarnaya Strela!" * dedi avcı. "Nasıl da koşuyor uzaklara, vagonlarında müzik çalıyordur, yolcuları akıllı insanlardır, şişeden pembe su içer ve laf konuşurlar. "
* "Kutup Oku" adlı bir lokomotif -ç.n.
(...)
Kaç tren gelip geçti, bilmiyorum. Kaç sigara içtiğimi hatırlamıyorum. Dumanlar sarıp sarmaladı beni, başka da sarılan olmadı. Zaman, sararmış parmaklarımın arasından kum gibi akıp gitti.