Saramago'nun insanların peş peşe kör olduğu kaotik bir ortamda hayatta kalabilmek için ne kadar vahşileşebildiklerini anlattığı Körlük adlı eserindeki son cümleleri sanırım bugüne çok uygun: "Neden kör olduk? Bilmiyorum, belki bir gün nedenini öğreniriz. Ne düşündüğümü söyleyeyim mi sana? Söyle. Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük. Gören körler mi? Gördüğü halde görmeyen körler." Post-modern ve post-truth dünyasında da böyle bir körlük söz konusu; bu aldanmayı, avunmayı da sağlıyor; bir yanda kendi dünyamız, öte yanda "ne yapabilirim" çaresizliği varken körlük zor da olmuyor! Ne var ki, biz gerçeklere kör kalıp yabancılaşırken, hoşumuza gitmeyen acı gerçeklerin daha büyüdüğünü unutuyoruz.
Örneğin bu körlük olmasa, İkinci Bölüm'de tartışacağımız gibi, çölleşen dünya gerçeğini, eğitimden, sağlıktan, barınmadan kesip silahlanmaya harcanan milyar dolarları, Silahlı İnsansız Hava Araçlarıyla (SIHA) evinde, yolunda vurulup ölmeyi, vergi cennetinde toplanan paralarla bakımsızlıktan dökülen hastane ve okulları, birkaç dolar milyarderinin dünyanın yarı nüfusunun servetine sahip oluşunu, küresel salgın karşısında bile ancak "parayı verenin düdüğü çaldığını" kabullenmek kolay olur muydu diye sormadan edemiyorum.