• Yine güzel, farklı bir kitap okudum. Ahmet Rasim'in Eski Fuhuş Hayatı Fuhş-İ Atik kitabı her şeyden önce son derece naif dille yazılmış bir kitap. Yazar; yetişkinliğe yeni geçen bir delikanlının gözünden İstanbul'da ki gece hayatını, eğlence hayatını ve kadın erkek ilişkilerinin şekillenmesini akıcı ve hep okuyucunun dikkatini uyanık tutacak şekilde aktarıyor. Olayları aktarırken hiç bir şekilde basitleşmeden, pornografiye girmeden son derece ahlaki sınırlar içerisinde yazan yazar, kitapta fahişe kelimesini bile kullanmıyor onun yerinde fena kadın tamlamasını tercih ediyor. Bolca Türk Sanat Musikisi eserlerine örnekler veriyor, bazı ritüellerden bahsediyor. Vaaay diyorsunuz, her şeyin yolu yordamı varmış diye mırıldanırken buluyorsunuz kendinizi.

    Eski İstanbul'u bir de bu yönü ile tanımak isterseniz okuyun bu güzel kitabı; yer yer komik, yer yer hüzünlü, yer yer bilgilendirici bu eser ile zamanda geriye doğru bir yolculuk yapın sizde. Bırakın Ahmet Rasim elinizden tutsun, kulağınıza güzel şarkılar söylesin, birlikte geceleri eski İstanbul'da neler oluyormuş keşfe çıkın. Pişman olmazsınız ve tıpkı benim gibi iyiki okumuşum dersiniz belki kimbilir?
  • Akşam dönüşü geçtim o esrarlı bağından
    Bir gül koparıp kalbime taktım yanağından
    Hicrânı teselli diye içtim dudağından
    Bir gül koparıp kalbime taktım yanağından

    Beste: Udî Marko Çolakoğlu
    Güfte: Mustafa Nafiz Irmak
    Makam: Hüzzam
  • "Değerler arası çatışma ve bu çatışmanın kahramanımız Mümtaz'da vücut buluşu... Kişisel mutlulukla içtimai sorumluluğun çatışması..."
    Romandan çıkabilecek ana fikrin bu cümleler etrafında şekilleneceğini düşünüyorum. Mümtaz, bir yandan tutkuyla bağlandığı Nuran'la kişisel mutluluğunu düşünürken bir yandan da bir aydın olarak II. Dünya Savaşı arefesinde ülkesi için duyduğu toplumsal sorumluluğun altında ezilmektedir.

    Bu roman için Ahmet Hamdi'nin kişiliğini, edebi yönünü bilenler tereddütsüz otobiyografik diyebilirler. Üçüncü kişi ağzını tercih eden yazarın Mümtaz ile kişilikleri neredeyse aynıdır.
    Zamanı II. Dünya Savaşı’nın başlama arefesi olan roman "İhsan-Nuran-Suat-Mümtaz" başlıklarıyla dört bölümden oluşuyor.
    Fakat bölümlerde kişiler değil, kahramanın hayatında oynadıkları roller anlatılıyor.

    Kitabı bitirdiğimde "Bir şair roman yazarsa böyle olur." dedim. Bunu hem olumlu hem de olumsuz manada söyledim. Olumsuz tarafı eserin birçok yerinde fazlaca şairane hatta abartılı denilebilecek bir anlatım var. Baş döndürücü uzun cümleler ki sonuna geldiğinizde başı neydi dedirtecek kadar uzun. Hele bir de cümleye iki kısa çizgi arasına alınmış ara söz ya da cümleler girince başınızın dönmesi gerçekten kaçınılmaz oluyor. Yazarın, Mümtaz'ın sevgilisi Nuran’la kayıkla dolaştıkları bir geceyi anlatışı var ki okuru gerçekten zorluyor.
    Olumlu tarafına gelince: İstanbul'un tarihi güzelliklerini, roman boyunca bir motif gibi kullanılan Türk musikisi eserlerinin fikirlerle kucaklaşmasını ancak bir şair ruhuyla anlatılabilirdi dedirtiyor.
    Doğu-Batı sorununu da derinlemesine işleyen yazar "Hayatın anlamı ve amacı nedir? Sanat ve aşk hayatımızın neresinde olmalıdır?" sorularının cevaplarını da kahramanımızın iç alemini okutarak anlatmaya çalışıyor.
    Bu eserde Ahmet Hamdi'nin sanata, tarihe, toplumsal meselelere dair engin birikimi gözden kaçmıyor.
    Keyifli okumalar...
  • TEREDDÜT | Orhan Seyfi Orhon

    ***
    Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?
    Darılmak adeti, bilmem ki çapkının naz mı?

    Desem ki: "Ben, seni...", yok, dinlemez ki, hiddet eder!
    Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?

    Desem ki: "Ben, seni pek..." Ya kızar, konuşmazsa?
    Derim: "Bu çektiğim, insaf edin, eğer azsa..."

    Desem ki: "Ben, seni pek çok..." hayır, kızar bilirim,
    Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?

    Desem ki: "Ben, seni pek çok... Sakın gücenme emi,
    Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi..."

    ***
    Münir Nurettin Şelçuk öyle bir yorumlar ki, derin bir "ahh" dedirtir dinleyenlere...
    https://youtu.be/fup8rgExYEg
  • İsmini çok az insanın (gerçekten çok az) bildiği bir kadın şairimiz;
    Melek Hiç Hanımefendi.

    Türk Sanat Musikisi'ne aşina olanların çok iyi bildiği muhteşem bir şarkının güftekârıdır.

    "Bir kızıl goncaya benzer dudağın
    Açılan tek gülüsün sen bu bağın
    Kurulur kalplere sevda otağın
    Kim bilir hangi gönüldür durağın?

    Her gören göğsüme taksam seni der
    Kimi ateş gibi yaktın beni der
    Kimi billur bakışından söz eder
    Kim bilir hangi gönüldür durağın?"

    Beste: Amir Ateş
    Güfte: Melek Hiç
    Makam: Muhayyerkürdi

    Dinleyen herkeste efsûni hisler uyandıran, insana 'ne güzel bir aşk şarkısı' dedirten bu şarkının sözleri gerçekten de efsanevi bir aşkın eseridir.

    Melek Hiç Hanımefendi'nin Peygamber Efendimiz'e olan sonsuz aşkının...

    Benim dinlediğim üç yorum var:

    Aylin Şengün: https://youtu.be/Q8kUr0Tdl0Q
    Bekir Ünlüataer: https://youtu.be/Z-lAFDBzSM8
    Ahmet Özhan: https://youtu.be/uL5pE_l1f7A