Bir tarla suladığım, bir susuza su yetiştirdiğim yoktu. Başıboşluk, amaçsızlık ve yolunu yitirmişliğin sıkıntısına "derbederlik" deyip geçiyor, içimdeki boşluğa bir teselli bulmaya çalışıyordum. Rüzgâr idim de, ne yandan eseceğimi, ne yana eseceğimi bilemiyordum. İçime doğru, iç dünyama doğru kendimle konuşuyor, kainatı anlamaya çalışıyor, hikmetleri düşünüyordum. Gördüğüm bütün varlıkların ve olup biten değişimlerin yumak yumak karmaşasının ardında kalıcı ve sürekli bir gerçeklik olduğunu düşünmek ve buna inanmak bana güç veriyordu. Bu yüzden idi ki ilden ile dost soruyor, viranelerde, izbelerde yol iz arıyordum. Ne çare, gittigim yerlerde hep acı ve elemle karşılaşıyorum. Son birkaç yıl içinde bozkırda ne çok ölüm olduğunu, ne çok mezar kazıldığını, hayat ve ölüm dengesinin ne çabuk değiştiğini görmemek imkansızdı. İmar adına kazmanın değdiği yerlerin mamure değil de mezar olması, insanların ruhlarında keder yumakları sarıyordu.