• 268 syf.
    İçimizdeki şeytan...

    Yükselen bir soysuz umudun varlığının habercisi...
    Sene 1940. Yani bundan 80 yıl öncesi. o günle bugün arasında değişen binaların daha da yükselmiş olması vs vs. Alım gücünün yine diplerde olduğu zamanlar. İnsanların sefaletinin damarlara kadar inmiş olması. Tek bir farkla: bugün kredi kartı, kredi gibi lanetler mevcut. Yani olmayanı yiyoruz. Hadi insan olanı yer de, olmayanı nasıl yer. Bu içimizde oluşan kurtların bizi yemesine benzemez mi? İntiharlar, saçların kısa sürede beyazlaması, ruhun sönmesi (tükenmesi) ve finalde hissizlik. O dönemde moda kapana kısılmışlık!

    İçimizdeki Şeytanlar tam sıralı liste :)

    Emin Kamil - Peyami Safa
    İsmet Şerif - Necip Fazıl Kısakürek
    Nihat - Hüseyin Nihal Atsız
    Profesör Hikmet - Mükremin Halil (Ordinaryüs Profesör)

    Sabahattin Ali, yazılarına mutlak bir şekilde kendisini ve çevresini yerleştirir. Kürk Mantolu Madonna'daki olay örgüsünün Almanya - Türkiye hattında gerçekleşmesi, Kuyucaklı Yusuf'un yine Sabahattin Ali'nin öğretmen olarak görev yaptığı Aydın'ın Kuyucak ilçesinde başlayıp sürmesi bunlara birer örnektir. İçimizdeki Şeytan'ın olay örgüsünde İstanbul yer alıyor. Yani Ali'nin ömrünün 4/3'ünü işgal eden şehir. Ayrıca romanın ana karakterlerinin Balıkesir'li olması da parantez açılması gereken diğer bir husus. Burada çevresi olarak nitelendirebileceğimiz yukarıda ismi geçen yazarlar farklı isimlerle ancak ortak özelliklerle karşımıza çıkıyor. Amacını basit bir çerçevede düşünmemek gerektiği kanaatindeyim. İnsanların ilgisini aşk gibi güncelliğini asla kaybetmeyen bir olgu üzerinden kazanıp asıl anlatmak istediği olayları yine tanıdık çevresine birer eleştiri anlamında dile getirdiği açık. Sabahattin Ali'nin fikir dünyası üzerine birçok yorum yapılmıştır. Hümanist, sosyalist, milliyetçi ve belki de ölümüne sebep olan komünistlik yaftası. Markopaşa Yazıları'nı okudunuz mu bilmiyorum, ancak okuduysanız şunu rahatlıkla anlayabilirsiniz: kendisini herhangi bir fikrin, düşüncenin merkezine koymadığını ve daima kritik yaparak doğrunun peşinde koştuğunu. Toplumun en alt tabakasından üst tabakasına kadar 80 yıl öncesinde de bugün de şu muhakkak vardır: İnsanları sınıflandırma zorunluluğu. Örneğin Cemil Meriç, fikirlerinin hiçbir izm'le bağdaşmadığını, belirli bir grubun parçası olmadığını ısrarla dile getiren bir düşünür. Ancak Necip Fazıl'a ve yakınındakilerle olan iltisakı, yine yazılarında Batı'ya olan tutumu onu sağcı yapmaya yetmiştir. Hayır, bunları anlatıyorum ama kendimi alamıyorum, onun sağcı olduğunu iç sesim haykırıyor :) Olay bu noktalara gelmiş anlayacağınız. Sabahattin Ali'yi de aşkı, sefaleti perde yapıp ardında bunları açıklamaya zorlayan budur belki de. Sivri bir karakter olduğu aşikar.

    Bugünümüze bakalım biraz. Ünlü, aydın, entellektüel olarak adlandırdığımız ve takip ettiğimiz insanları irdeleyelim. Büyük ironilerin kol gezdiği bir hadisedir. Aslında esefle kınadığımız insanların ne yaptığına, ne yazdığına o kadar ilgili oluşumuzda yatat bu ironi. Şimdi soruyorum aydın nedir?

    Cevap: Aydın insan, bilimin yol göstericiliğini savunan, sorgulayan, insanların özgür ve bağımsız kimlik kazanmaları için çaba harcayan, düşünce derinliği olan, tutarlı davranan, alçak gönüllü ve insanlara saygılı kişidir. Bir anlamda "düşünce namusu ve dürüstlüğü" aydın insan olma niteliğinin ilk belirleyici unsurudur.

    Cevaba bakınca görüyorum ki, ülkemizde aydın diye tanımlayabileceğimiz belki birkaç kişi vardır. Şimdi isimlerini saysam muhakkak ki yukarıdaki tanıma uymayan özelliklerini bulabiliriz. Bu romanda en derin eleştiri, aydın (!) insanların çevresine empoze etmek istediği fikirleri aktarırken uyguladıkları yöntem. Fikirleri için gerekirse insanların kanı akabilir, zalimlik hüküm sürebilir, doğru ile yanlış yer değiştirebilir. Kimisi sağın neferi kimisi solun. Bu iki derin ayrımın ortasında kapana kısılmış insancıklar. Doğumuyla beraber anne babasının etkisiyle sahip olunan kimlik, daha sonra çevresiyle şekillenen kimliğin devamı ve finalde eğer düşünme yetisine, sorgulama becerisine sahipse kendi kimliği. Ölmez, kalmazsa tabii.

    Freud'a göre insanın ilk travması, artık yeme ihtiyacını kendi giderme zorunluluğuyla başlar. Sonraları bu travma kendi tuvalet ihtiyacını gidermesiyle devam eder. Bu dönemleri Fallik, Gizillik (Latent) , Ergenlik dönemleri takip eder. Neyse konumuz bu değil. Travmaların en derini kimliktir elbette. Bu saydığımız dönemler insanı belirler ancak asıl ana konu kimliğimizdir. Amin Malouf'un 'Ölümcül Kimlikler' kitabı bakış açınıza direkt etki edecek, farklı bir pencereden var olanı görmeye yardımcı olacaktır. Onu da okumanızı tavsiye ederim.

    Konudan konuya saptım ancak şunu belirtmek isterim: Birtakım insanların fikirleri için hammadde olmaktan vazgeçmeliyiz. Kendi fikir dünyamızı inşa edip, onun peşinde koşmalıyız. Mücadeleyi değerli kılan budur. Peyami Safa'nın sözü geldi şimdi aklıma: ''Aslolan aşk mücadelesi değil, mücadele aşkıdır'' diyordu Yalnızız kitabında. Mücadelemizi değerli kılan ona bizim ulaşmamız. Başkasının fikirleriyle yaşamak taklitten ötesine gidemeyecek, taklit ettiğimiz insanın aslını yaşatmaktan, yani sizi hammadde yapmaktan öteye götürmeyecektir. Başkasının fikri ancak bize ışık tutmalıdır, tamamen yüz çevirmemeliyiz elbette. Örnekleriyle de gördük ki topluluklar için sadece bir kelleden ibaretiz. Zamanı geldiğinde onu koltuğumuza almak, zamanı geldiğinde de yere atmak kaydıyla.

    Hüseyin Nihal Atsız'ın ''İçimizdeki Şeytanlar'' adlı yazısını bilmeyenler için okumak isteyene linkini bırakayım. Eğer tüm yukarıda anlatılanlardan bağımsız kitabı okumak isterseniz, bu yazıyı unutun ve iki gencin nasıl bir kapana kısılmışlık içerisinde bir mücadele verdiğine şahit olun. Sabahattin Ali'yi ölümsüz kılan romanlarıdır. Keyifli, güzel bir gün diliyorum.

    http://www.nihal-atsiz.com/...r-h-nihal-atsiz.html
  • 216 syf.
    ·1/10
    Merhaba:)Ali şeriatını sanırım aramızda tanımayan yoktur zannimca Başta Felsefe, Sosyoloji, Dinler Tarihi olmak üzere birçok alanda sayıları 300’ü bulan kitap, makale ve konferans metni mevcut.

    Okuduğunu anlamak çok önemli… Acayib bir zamanda yaşıyoruz. Neredeyse hiç okuyan yok, okuyanların bir kısmı da okuduğunu ya anlamıyor veya nisbeti olmadığı için değerlendiremiyor. Sonra ortaya binlerce yanlışa sahib, dine, imana, peygambere açık şekilde hakaret eden bir sosyalistin kitabı “devrimci” eser diye elden ele dolaşıyor. Neyi deviriyor! Dönüp bakan yok!.. Kolu kangren olmuş hastanın, acı çekmesin diye uyuşturularak kolunun kesilmesi gibi, ciğerimiz sökülüyor, kalbimiz alınıyor, kanımız zehirleniyor ama “uyuşmuş” bir şekilde bakınıyoruz.

    Şeriati‘nin, kendine özgü bir “Fars milliyetçiliği” görüşü var. Büyük ölçüde dinle özdeşleşmiş bir “kültürel kimlik” anlamındaki bu milliyetçilik, aynı zamanda “ilerlemeci”belki bilmeyenleriniz vardır.Siilik üzerinden eserleri üzerinden gayet açık görünüyor aslında.Bir sahabeye görüşlerini dayayıp istediği şekilde konuşturup oyle anlatmaya çalışmış.Sosyalist sahabe filan değildir efendim. islamı yaşayan bir sahabe efendimizdir. Beğendiğin müslümanları kendi ideolojine kat beğenmediğine yobaz-gerici kafir de domates mi seçiyorsun pazardan kardeşim?
    Hayırdır ?

    Kendisinin tek eserinden istifade ettim Insanın Dört zindanı onun dışındaki bütün diğer eserleri tehlikeli kanaatimce bütün kitaplarını okumadım ama insan kendini belli eder ya kelimesiyle gayet aleni şekilde okuduklarimda gördüm.
    Düşünceleri oldukça sert ve yanlış ihtilaflı olanlar var hatta Sahabeyi kırama yanlış bir yaklaşım ve hakaretvari ifadeleri var onu geçtim Islama peygambere var buraya hepsini yazmak isterim aslında ama diğer kitaplarından inceleme yazarım.

    INCELEMEYE GELİRSEK

    Şeriati'nin Batı emperyalizmine karşı çıkarken “Ebû Zerr” figürünü öne çıkarması, bünyesinde Sosyalizm’den önemli unsurlar barındıran “eklektik” bir fikir dünyasına sahip olması te en bastan dikkat çekiyor . Zira İslam‘ın, sadece yoksulların haklarını gözeten bir “sistem” olarak öne çıkartılması eksik bir bakış açısının ürünüdür. İslam‘ın elbette helal yollardan elde edilmiş zenginlikle bir meselesi yoktur. Şu kadar ki, zenginler de kendilerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten kaçmamalıdır.Kitapta tersini görüyoruz.Marxtan etkilenip sosyalizmi benimsiyor ve zekâtın olmasına gerek duymuyor.

    Asıl mesele, tarihin ideolojik bir bakış açısıyla okunmasından kaynaklanmakta belki de. Ali Şeriati‘de bu çarpıklığın üstüne bir de İran kültürünün belirleyici unsurlarının tesiri eklenmiş Şiilikle de harmanlamış iyice kafası gitmiş yani.

    Söz gelimi Sahabe‘den Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve daha bir çok kimse (r.anhum) hakkında kullandığı ifadeler klasik Şii yaklaşımın Şeriati‘nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmakta yani kitapta görmemek mucize olur herhalde.

    Ali Şeriati, Hazreti Osman’ı Allah Resûlü’nün davasını yıkmakla itham ediyor yani bir çeşit tekfir ediyor kitapta geçiyor buyrun:

    “Ömer de gitti ve Osman, bu yetersiz, ama mukaddes görünüşlü yaşlı adam yönetim işlerinin dizginini ele aldı. İslâm yönetiminin temellerindeki sarsıntı o kadar şiddetli oldu ki Muhammed’in yapısı tümüyle yıkıldı.” 
    (A. Şeriati, Ebuzer, s.18) 

    (Insan bir başına Hz koyar koskoca peygamber sav ne sahabeye ne efendimize sav saygi var askerlik arkadaşı sanki tövbe Yarabbim..)

    Bazı sahabelere ‘kurtçuk’ diyecek kadar alçaldigini görünce bu Şiî adamın Ashaba hakaret dolu sözleri yahu inanın zor dayandım :

    “Takva ve hakikat örneği Ali köşeye çekilmişti, İslâm düşmanları hilafet sistemine yol bulmuş, kurtçuklar gibi İslâm-ı kemiriyorlardı.”
     (A. Şeriati, Ebuzer, s.18)
    Bu ifadeyi görünce zaten çıldırdım ama ısrarla okumaya devam ettim.

    Ölçüyü pratikleştirmeye gerek var mı bilmiyorum ama yine de mesele anlaşılsın diye mahyalaştıralım; Hazreti Osman’a Radıyallahu Anhum “Kâfir diyenin, İslâm düşmanı” diyenin kendisi nasıldır?Siz düşünün .Devam ediyorum alıntılarla mesela;

    “Osman’ın rejimi İslâm’a musallat olunca; (…) İslâm topraklarını baştan sona Osman’a karşı harekete geçirecek bir kıyam” 
    (A. Şeriati, Ebuzer, s.1)

    Ali Şeriati’ye “sosyalist” dememiz bir iddia değil bilakis Şeriati’nin kendi kendini ifade ederken yahut tanımlarken kullandığı bir kimliktir, ideolojidir bence. Hatta sadece kendini değil Sahabe’den Hazreti Ebuzer’i Radıyallahu Anhum bile sosyalist ilan edecek kadar fanatiktir ve hatta diyalektik Materyalizmin öncülerinden ve Komünist Manifesto’nun yazarlarından Karl Marx’la Hazreti Ebuzer’i aynı göstermeye kalkışıyor ki, rezalet dehşet çapta görünce şok üstüne şok yaşadım.Daha kitabın başındayım bide bu kadar ifadenin olması inanın hangi müslüman bunları kabul eder diye düşündüm üstelik okunmadan tanınmadan desteklenmesi çabası cidden hayrete düşürdü tekrardan.Bakin olduğu gibi yazıyorum sayfayı;

    "Ebuzer’in mahrum ve çaresiz sınıf lehine o günün toplumunda yükselttiği çabucak kesilen bu ses, bin yıl sonra yani 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve kıvılcımları bütün halkların eteğini saran muazzam bir yanardağın ilk kükremesiydi.

    Bu yanardağ şimdilik biraz dinmişse de henüz sönmemiştir ve öyle çabucak da sönmeyecektir. Sonraları büyük Fransız Devrimi’nin ardından farklı ekonomik ekoller şeklinde tüm dünyaya yayılan bu büyük yanardağın ilk kıvılcımları Ebuzer’in yiğit boğazından çıktı. Ne var ki Osman’ın sistemi onu geniş Rebeze çölünde söndürmeyi başardı.

    Aristokratlar ve sermayeciler, mahrumların önderi ve ezilenlerin savunucusu Ebuzer’in ölümüyle, bu sınıfın tehdit edici tehlikesinin sonsuza kadar ortadan kalktığını sanıyorlardı. Ancak son ekonomik devrimler Osman’ın rejiminin mi yoksa Ebuzer’in sosyalizminin mi kazandığını ispatladı.

    Yeni sosyalistler diyorlar ki:

    Dünya sosyalist olmalıdır

    Ki yaşanmaya lâyık olsun

    Yağmacılık, haydutluk, aristokratlık

    Kaybolsun, mahvolsun, yok olsun!

    Biz de bu düşünce tarzını Ebuzer’in bütün hayatında açıkça görüyoruz. Eğer sosyalizmin sloganı: “Herkesten yeteneğine göre ve herkese emeğine göre” ise, biz bunu on üç yüzyıl önce Ebuzer’in yiğitçe mücadelesinde daha görkemli bir şekilde müşahede ediyoruz.” (Ali Şeriati, Ebuzer, s.20)

    Peki dedim ki bu adamın sosyalizm anlayışı nasıl peki bunu yine başka yanında olan kitabindan yazıyorum gayet belli ediyor kendini Ebu zerdeki gibi

    Ali Şeriati diyor ki: “Bu bakımdan, kişisel iş ile üretilememiş olan, Allah’ın yarattığı doğal kaynaklar ve madenlerin genel mülkiyeti vardır. Dolayısıyla mülkiyet yalnızca iş temelinde gerçekleşir ve yalnızca çalışan insanlar mülkiyete hak kazanırlar. Bu nedenle, esasen, işin hizmete sokulması için sermaye üzerine mülkiyet olmasının bir anlamı yoktur. Mülkiyet bu şekilde, insanın kendi kazandığı üzerindeki hakkı anlamına gelmektedir. Şu halde mülkiyet sahibi işçidir.” 
    (A. Şeriati, İslâm Ekonomisi, s.143)

    Kuru akıl belasına mübtelâ olununca ne tutunacak dal kalıyor ne de bir fikir. Kendi kendini iflas ettiriyor haliyle.Fanatikliği o kadar fazla ki, Ehli Sünnet’in bayraktarlığını yapmış milletlere de saldırmaktan geri durmamis hıc

    NETİCE OLARAK:

    Haram tecrübe edilerek öğrenilmez ve pisliğe gerekli zırh giyinilmeden girilmez. Bâtıl’ın içinden bile hakikati süzüp almada usûl var Usûl bilgisi olmadan vara yoğa her esere el atılmaz. Her toprağa her istenilen ekilmediği gibi, her tohum da her toprakta fidelenmez, büyümez, meyve vermez. Mesele şu: Ali Şeriati’nin eserlerinden ilim öğrenilmez, dini anlamda sağlıklı bilgi devşirilemez ve onun öğrettikleri ile değil “devrimci kimlik” insan olarak, Müslüman olarak bile kalınmaz.kendisini tekfir ettiğim felan yok şii mümin değildir asla demiyorum ama Nihayetinde Ali Şeriati’ye ilim açısından hoşgörü ile bakmak Allah Resûlüne buğzetmeye, sahabeye hakarete razı olmak demektir. Abarttığımı düşünenler kendilerine şu soruyu yöneltsinler: Ali Şeriati Hazreti Peygamberde sahabede “kusur” aramaya kalkar ve “bulduğunu zannedip” bunu anlatırken yüreğiniz sızlamıyor mu? Ali Şeriati sahabeye hakaret eder ve aşağılarken sizi Sahabenin tarafında değil de Ali Şeriati’nin tarafında tutan nefsinizi neden hesaba çekmiyor, kendinizi şöyle bir sorgulamıyorsunuz? Bunları yaptığınız an emin olun mesele hallolacaktır.Bir de müslüman kesim bu adamı yerlere göklere çıkartıyor anlamak mümkün değil.
    Ha unutmadan ülkemizde örneği olan onun yolundan gidende var kim bunlar ?Tabiki kimler olacak ?Benimki de soru kusura bakmayin buyrun ;

    "Üstad Ali Şerîatî , Allah ona gani gani rahmet eylesin… Bizler de onun talebesi sayılırız…""
     (Mustafa İslamoğlu, http://www.youtube.com/watch?v=cT8UjO2uiEY)

    Yaşar Nuri Özturkte aynı fikirlerde Ebu zer diye kitabı var hatta taklit etmiş kelime oyunları yapmış eserinde ama söyledikleri aynı şeyler Ali şeriatını hep örnek göstermiş zaten...

    Ali Bulacta bir ara mevdudi Seyyid Kutup ve Ali şeriatını bir kategoriye sokup değerlendirdi.Onu da unutmayalım.

    Son olarak Şiilikle ilgili şunu söylerim fanatikligini yapanlarla ilgili ayrıca ;

    Şiilik, İslam dinini bir ‘Aile Dini’ne dönüştürme çabasından başka bir şey değildir. Şiilik esasında tutarlı bir hareket de değildir. Matem, acı ve öfke üzerine bina edilmiştir. Kaynakları, orijinden uzak olarak kendi inanışlarına göre kurgulanmıştır.

    EBU ZER GIFARI(radyallahu anhum)Icin Okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.sonpeygamber.info/ebu-zer-el-gifari

    https://youtu.be/zi39LXwqZ4o

    BU KITABI OKUMAYIN OKURSANIZ DA FARKEDEREK OKUYUN ILMI OLMAYAN OKUMASIN NACİZANE TAVSIYEM..
    Iyi okumalar:)
  • “Unutun onu ve tutarlı olun kendinizle... Artık yeter olsun baskılar.”
  • Duanın açmadığı kapı yoktur. Yeter ki kapısında tutarlı ve dürüst olun.
  • 223 syf.
    ·6 günde
    Not: Bu inceleme benim için önemli. Çıktısını alıp süreç içerisinde gereksinim duydukça okumayı düşünüyorum. Deneyimlerim sonucu mutlaka kitaba bakış açım da değişecektir. :)

    Ali Çankırılı'nın Çocuklara Söz Geçirme Sanatı adlı yapıtının incelemesine geçmeden önce bazı tespitlerde bulunmak istiyorum: Bizim toplumumuzun çocuklarla ilişkisi çok kötü bir düzeyde. Davranışlarımızla, sözlerimizle çocuğu sürekli yetişkinlerin dünyasına çekiştiririz. Çocuklar bu durumda kendi gerçekliğini yok sayarak, çocukluklarına sırtını dönerler. Geçen gün on iki yaşındaki bir öğrencime "Kendini çocuk gibi hissediyor musun?" dedim. "Hayır!" dedi. "Ben büyüdüm." On sekiz yaşına kadar çocuk olduğumuzu belirterek "Çocuk olmak nasıl bir duygu?" diye başka bir soru ekledim. "Çok kötü." diye yanıtladı. Görüldüğü gibi çocuklar kendilerine yabancı kılınmakta, çocukluğu çalınmakta. En kötüsü ise birçoğu şiddetle karşı karşıya. Şiddet onların yaşamlarının doğal bir unsuru. Hatta çoğu şiddetle karşılaşmadığı sürece kılını bile kıpırdatmaz, içinde tuttuğu o enerjiyi kusmak için seninle olan iletişimini kullanır. Senin dişini tırnağını söker. Seni kendi alışkın olduğu şiddet döngüsünün içerisine çekmeye çalışır. Bütün bunları kurgulayarak yapmaz. Çocuk şiddetin olmadığı bir iletişimde varlığını sürdürmeye alışkın değildir. O artık salt kaba güce saygı duyan yığınların önemsiz bir parçasıdır. Bu çocuklarla sevgi, saygı, güven temelli iletişim kurmak öyle güç ki! Onları içerisinde bulunduğu yoz ilişkilerden koparmadıkça , ki bu da imkansız, bir çıkış yolu göremiyorum. Yine de çıkış yolları aramaya devam ediyorum. Toplumsal şiddeti içselleştiren çocuklarla karşı karşıya gelenler varsa çözüm önerilerini okumak isterim. :)

    İşte bu kitabı bu çatışmaları yaşadığım, çözüm yolları aradığım bir süreçte okudum. Kitaba yönelik genel bir değerlendirme yapıp içeriğe geçeceğim.

    DEĞERLENDİRME

    Kitapta çocuk eğitiminde ana-baba tutumlarının nasıl olması gerektiğine değinmiş. Bu yönden gerçekten yararlı bir kitap. Ancak benim beklentimi karşılamadı. Çünkü benim kitlem şiddeti içselleştirmiş, şiddetin bir parçası haline getirilmiş çocuklar... Onlarla yazarın önerdiği bağlamda bir iletişim kurmak için geç kalındığı kanısındayım. Belki de Türkçe bilmeyen çocuklar oldukları için böyle düşünüyorum. Ortak sözcükleri olmayan insanlar nerede buluşabilirler ki?

    KİTABIN İÇERİĞİ

    Çocuklar genellikle sağır dinleme yaparlar. Şiddeti ise çevresinden öğrenip en zayıf olanda denerler. Onlara şiddetle yanıt vermek ne yazık ki bir çözüm değildir. Şiddet algısını beslemekten öte bir işe de yaramaz. Zamanla çocukları dayak arsızı yapar.
    DAYAK YERİNE
    1) Çocuklara sınırlar koyun. Bu sınırların basit, anlaşılır ve tutarlı olmasına özen gösterin.
    2) Sınırlar konusunda asla taviz vermeyin. Kararlı olun.
    3) Çocuklara seçme hakkı verin. Sınırlar bağlamında ama...
    4) Çocuklar sizin yapma dediğiniz şeyleri yapıp aslında sizi dener. Taviz veriyor musunuz? Bağırır çağırır ağlar sizi kararınızı değiştirmeniz için sahneye çeker. Bunların birer tuzak olduğunun bilincinde olun.
    5) Ana baba tutarlı olmalı. Çocuk aradaki çelişkileri kullanır.
    6) Her çocuk biriciktir. Birinde işe arayan yol, yöntem diğerinde tutmayabilir.
    ANCAK GENEL OLARAK İŞE YARAMAYAN UNSURLAR ŞUNLARDIR.
    -Tekrarlama
    -Yalvarma
    -Yakınma
    -Rüşvet teklif etme
    -Bağırma ve emir verme
    -Ceza ile yola getirmeye çalışma
    -Başkaları ile kıyaslama
    -Alay etme
    -Boş tehditlerde bulunma
    -Başkalarının önünde küçük düşürme
    -Nasihat etme

    7) Çocuklara öfke duyduğumuzda öncelikle bunun nedenini belirlemeliyiz.
    8) Öfkelendiğiniz an bunun geçici olduğunu kendinize anımsatıp öfkenize yenik düşmemek için yollar aramalısınız.
    9) Çocuğun deneye yanıla öğrendiğinin bilincinde olup sabırlı olmalıyız.
    10) Kabul çizgimiz, duruma zamana göre değişir. Sözgelimi yorgun değilsek çocukların bağırıp çağırması bizi rahatsız etmez. Ancak çok yorgunsak rahatsız oluruz. Bu normaldir. Çocuğu bilgilendirelim bu durumlarda.
    11) Çocukla bir sorun yaşadıysanız sorunun kimden kaynakladığını iyi belirleyin. Sorun çözme sorumluluğunun kime ait olduğunu ona belirleyin.

    NOT: Sorun çözme tekniği olarak mola yöntemi önerilmiş. Davranışın ciddiyetine göre 5-20 dakika çocuğun kimsenin olmadığı bir odaya girip davranışı üzerine düşünmesini sağlayan tekniktir. Dikkat edilmesi gereken noktalara değinmiş. Bunları belirtirken çocuğun gelişim özelliklerine değinmemiş. Sözgelimi beş yaşına kadar benmerkezci olan bir çocuk kendi davranışlarının karşıdakini nasıl etkilediğini nereden bilsin? Özeleştiri zaten içsel bir süreçtir. Bunun bu şekilde kazandırılacağını düşünmüyorum. Yine de denemek gerek.

    BASKI YAPMADAN ÇOCUKLARA NASIL SÖZ GEÇİREBİLİRİZ?
    1) İsteğinizi, açık, net ve kısa tümcelerle ifade edin.
    -Lütfen o yataktan kalk, pijamalarını giy.
    2)Çocuğun isteği ile kendi isteğinizi birleştirin.
    Ödevini yapınca dışarı çıkabilirsin.
    3) İsteğinizi dayatmak yerine seçenekler sunun.
    Çocuk seçenekleri kabul etmezse
    4) Seçeneklerini kendin mi belirlemek istersin yoksa senin yerine ben mi seçeyim deyin. :)
    5)Oyun oynayan çocuğa söz dinletmek zordur. Tahmini bitiş süresini yakalayın. Bu süreyi onunla beraber ayarlayın.
    6) Kurallar mutlaka olsun. Bu kuralları çiğnemenin sonucu olduğunu belirtin. Bu sonuçların bir ceza olmadığını da ifade edin.
    7) Çocuğunuza "evet" ya da "hayır" demeden önce iyi düşünün.
    8) Çocuklarınıza beceriksizliği ve çaresizliği öğretmeyin. Bırakın kendileri denesinler. Birey olma bilincini verin onlara. Başarma duygusunu tatsınlar. Onlar yerine siz yapmayın. Onların adım atmasına izin verin. Bunları yaparken de uzaktan izleyin ki ait olma duygusunu da yaşasınlar.
    9)Çocukları güvenli alan içerisinde serbest bırakın.
    10) Çocukları dinleyin. Duygularını, düşüncelerini paylaşsınlar sizlerle.

    NOT: Kitapta kardeş kıskançlığına da değinilmiş. Ana- baba nasıl bir yol izlemeli bunun üzerinde durmuş. Bunun dışında zekanın bir tek tanımı olmadığını vurgulayarak Gardner'in "Çoklu Zeka Kuramına" değinmiş.
    1) Sözel- dilsel zeka
    2)Mantıksal- Matematiksel Zeka
    3)Görsel- Mekansal Zeka
    4)Bedensel- Kinestetik Zeka
    5) Müziksel-Ritmik Zeka
    6) Kişisel- İçsel Zeka
    7) Kişiler arası- Sosyal Zeka
    8)Doğa- Varoluşçu Zeka


    Bizler çocukların karşısına taşınmış ebeveynlikle çıkıyoruz. Yani anamızdan babamızdan ne gördükse çocuğa da bunu satıyoruz. Öğretmenlik mesleğinde de bu durumun farklı olduğunu düşünmüyorum. Gelenek dışına çıkamıyoruz. Burada amacım öğretmeni suçlamak değil. Toplumun beslediği şiddetin karşısında bir duruş sergilemek elbette kolay değil. Ancak biz eğitimciler birer seçenek olmalıyız diye düşünüyorum. Olalım ki çocuğun değişim için çalacak bir kapısı olsun. Bu yüzden özellikle öğretmenlere sabırlar diliyorum.

    İYİ OKUMALAR.
  • ey iman edenler! karşılıklı rızâya dayanan ticaret dışında mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. ve kendinizi öldürmeyin. şüphesiz allah size karşı çok merhametlidir.

    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır / Kur'anı Kerim ve Yüce Meali
    Nisa, 29

    ilginçtir ki ayette önce başkasının malını haksız yere yemeyin der. ayetin ilk kısmına uyulmadığı için insanlar ikinci kısma da uymuyorlar-uyamıyorlar. hüküm sahipleri intiharı konuşurken ayetin ilk kısmını konuşmuyor maalesef. madem inanıyorsunuz hepsine inanın da tutarlı olun.


    Bir diğer mevzuya gelirsek; intihar tekil kişilik bir eylemdir. Eşini, çocuklarını ve diğer aile fertlerini dahil ediyorsan bu belki de haftalardır kafada planlanan bir cinayettir. Hükümet kadar, olmayan parayı harcamayı seven(kredi kartı, krediler vs) toplum da suçludur!
    Ve giderek akım haline gelmektedir bir an önce rehabilite edilmelidir..