Her erkek, her kadın iki taraflıydı ama kusursuz bir birlik içindeydi. Mesela insanların sizin ve benim gibi iki kol iki bacağı yoktu; dört kol ve dört bacakları vardı. Sizin ve benim gibi bir yüzleri yoktu; biri önde biri arkada iki yüzleri vardı. Sizin ve benim gibi tek cinsel organları değil, iki cinsel organları vardı: Bazıları iki erkek cinsel organına sahipti, onlara erkek deniyordu; diğer bazıları iki kadın cinsel organına sahipti, onlara kadın deniyordu; diğer bazıları ise bir kadın bir erkek cinsel organına sahipti, onlara androgynos deniyordu, yani Yunancada tam anlamıyla erdişi. Gelecek kuşaklara en fazla hayal kurduran bu üçüncü tür olmuştur ki bu, ilk insanlığın yalnızca bir kısmını, belki üçte birini temsil etmelerine rağmen, Aristophanes'in söylevini belirtmek için, genellikle "androgynos mitinden bahsedilmesini açıklamaktadır. Bu ilk insanlar dört kolları, dört bacakları, iki yüzleri, hiç şüphesiz iki beyinleri vb. ile öyle inanılmaz bir güç ve cesaretteydiler ki tanrılara saldırmak için göğe tırmanmaya giriştiler. Ve tanrılar bundan hiç hoşlanmadı. Bir müdahalede bulunmasını istemek için tanrılar tanrısı Zeus'u görmeye gittiler. Zeus'un ilk düşüncesi, insanlığı tümüyle ortadan kaldırmak oldu, mesela bir yıldırımla bir seferde tüm bu can sıkıcı insanlardan kurtulmak! Bununla birlikte bunun bazı sakıncaları vardı. Doğru, bu insanlar can sıkıcı; ama sonuçta bize tapınaklar inşa ediyorlar, bize dualar ediyorlar, adaklar adıyorlar, buhur yakıyorlar... Bir Yunan tanrısı için bir sürü hoş sunu: Bunlardan vazgeçmek istenmez! Zeus, düşünüp taşındıktan sonra, tanrı dostlarına özetle daha iyi bir fikri olduğunu söyler: Bu can sıkıcı ve tehdit edici küçük insanları, yukarıdan aşağıya, ortalarından ikiye böleceğim! İki faydası olacak bunun: Sayıları iki kat fazla
İnsan aslında neydi, ne oldu, önce bunu bilmemiz gerek. Çünkü insan her zaman bugünkü gibi değil, bir başka türlüydü. İnsan soyu ilkin üç çeşitti. Şimdiki gibi erkek, dişi diye ikiye ayrılmıyordu, her ikisini içine alan bir üçüncü çeşit daha vardı. Bu çeşidin kendi kayboldu, sade adı kaldı: Androgynos denilen bu çeşidin adı gibi biçimi de hem erkek, hem dişiydi; bugün sözü edilmesi bile ayıp sayılır. İşte bu insanlar yuvarlak sırtları ve böğürleri ile tostoparlak bir şeydiler. Her birinin dört eli, bir o kadar da bacağı vardı: Yusyuvarlak bir boyun üzerinde birbirine tıpatıp eşit, ama ters yöne bakan iki yüzlü bir tek kafa, dört kulak; edep yerleri ve her şeyleri de ona göre hep ikişer. Yürürken istedikleri yöne doğru, bizim gibi, düpedüz adım atabilir, koşmak istedikleri zaman da tepetakla, havaya fırlayan bacakları ile bir tekerlek olur, sekiz kola, bacağa birden dayandıkları için döne döne uçar giderlerdi. Peki, ama neden insanlar üç çeşitti, neden dediğim gibiydiler? Çünkü erkekler, aslında güneşten gelmeydi, dişi bu dünyadan, ikisini birleştiren cins de aydan; ay hem güneşe, hem dünyaya bağlı ya. Toparlak olmaları, döne döne gitmeleri de bu gezegenlere çektikleri içindir. Homeros'un anlattığı Ephialtes ile Otos bu cins insanlar olacak. Hani göğe tırmanmaya, Tanrılara karşı koymaya yeltenmişler. Bunun üzerine Zeus ve öbür Tanrılar görüşmüş, konuşmuşlar, ne yapacaklarını pek bilememişler. Bir yandan insanları yok etmek, Devler gibi soylarını yıldırımla yakıp kül etmek istemiyorlarmış (çünkü o zaman insanların kendilerine sundukları kurbanlar da son bulacaktı), öbür yandan da küstahlığın bu derecesine göz yumamazlarmış. Zeus uzun uzun düşündükten sonra, "Galiba bir çare buldum, " der, "İnsanlar hem kalsın hem de kuvvetten düşüp hadlerini bilsinler. İkiye bölece­ğim
Reklam
"Sanat müziği, iki gün sürüp üçüncü gün pabucu dama atılacak seviyeli ilişkilerin veya sadece arkadaş olanların fon müziği değildir. Sanat müziği; sevmekten usanmayanların, tadına doyum olmayanların, dalgalanıp da durulanların, gamzede olup deva bulamayanların, kimseye etmem şikayet diyenlerin, elbet bir gün bulunacakların, fikirlerin ince güllerinin, veda buselerinin, bir yangının külünü yeniden yakıp geçenlerin, dönülmez akşamın ufkunda olanların sevdasını anlatır."
Yirmi Beşinci Lem’a – Yirmi Üçüncü Deva
Ey kimsesiz, garib, biçare hasta! Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celbederse; acaba Kur’an’ın bütün sûrelerinin başlarında kendini Rahmanu’r-Rahîm sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem’a-i şefkatiyle umum yavrulara karşı umum valideleri, o hârika şefkatiyle terbiye ettiren ve her baharda da bir nevi cennet-i rahmetiye zemin yüzünü nimetlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki Cennet, bütün imasiyine bir cilve-i rahmet olan ismin Hâlık-ı Rahîm’ine nisbeten, elbette en büyük hususî hastalığın lisan-ı acziyle Ona iltica et ve Onu tanı veya tanımasızlıkla hastalığın, o nur ve nuranî nazarı-ı rahmetini celbetmesin. Madem O var, sana bakar; sana her şeye var. Asıl gurbet, kimsesizlik, Ona bakmamak, iman ve teslimiyetle Ona intisap etmemek veya intisabına ehemmiyet vermesin.
Sayfa 287·Kitabı okudu
Alıntı
Modernite 'daha fazla' formülünü radikal dincilikten Üçüncü Dünya'daki otoriter rejimlere, hatta bitmiş evliliklere bile uygulanabilecek, yani hemen her türlü kamusal ve özel derda deva olabilecek bir ilaca dönüştürdü.
Edebiyat
Bir tamahkârın yakaladığı küçük bir kuş der ki: "Beni ne yapacaksın?" "Kesip yiyeceğim." "Benim bir lokmacık etim, ne karın doyurur ne de bir derde deva olur. Beni bırakırsan sana üç önemli nasihatte bulunurum." "Nasihatleri söylersen seni bırakırım." "Birini elinde iken, ikincisini şu ağaca konunca, üçüncüsünü de karşı tepeye varınca söylerim." "Peki birincisini söyle!" "Elinden çıkan şeyin hasretini çekme!" "İkincisi ne?" "Kuş, ağaca konunca der ki: "Olmayacak şeye inanma!" "Üçüncü nasihati söyle!" Kuş karşı tepeye varınca seslenir: "Sen ne ahmaksın, benim kursağımda ellişer gramlık iki tane inci vardı. Beni kesseydin, bu incilere malik olacaktın." İnci sözünü duyar duymaz, tamahkâr, hemen oraya yıkılıp kalır. Eyvah diyerek dövünmeye başlar. Sonra der ki: "Haydi üçüncüsünü söyle!" "Sen iki nasihati hemen unuttun.Üçüncüsünü söylesem ne faydası olacak!" "Söyle, belki bunu unutmam." "'Elden çıkan şeye üzülme' dedim, beni bıraktığına üzüldün. 'Olmayacak şeye inanma' dedim, etimle, kemiğimle, yüz gram gelmezken, kursağımda elli gramlık iki tane inci olduğuna inandın." "Üçüncü nasihati söylemeyecek misin?" "Ahmağa nasihat kâr etmez. Tamah insanı kör ve sağır eder. Hakikati görmeye mâni olur."
Sayfa 68·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Reklam