Ölüm Risalesi

Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil

Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün

Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın

Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit te mahluktur
Vakit te mahluktur

İşliyor kalbim
Eskiyor saçlarım
Ve gözlerimin en ince hücreleri

Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu

Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat

Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın

Kesitler

Mahlukta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Analar ölür
Kök salar hasret yüreklere
'Bir evlat pir olsa da'
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük

Oğullar ölür
Bir kafes olur ölüm
Ana kalbi bir kuştur
Azad kabul etmez

Sevgililer ölür
Bir hicret olur ölüm
Bir sıla

Mesela arkadaşlar
Arkadaşlıklar vardır okullarda
Bakarsın biri gelmez bir gün
Ve artık hiç gelmeyecektir
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta
Bahçeye koridorlara sınıflara
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda
Kimi kirpikleri ıslak
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa
Anıların
Kimileri öbek öbek toplanıp
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle
-Nasıl olur daha dün beraberdik
-Salıncakta İki Kişi'yi izlemiştik daha dün nasıl olur
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık
''Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar 
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar'' demişti unutamıyorum

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkez susar
Konuşur ölüm

Ve sürer hayat.

Bazan bir tekerlek altında
Ansızın gelir ölüm
Apansız biter sınav
Bir elektrik kesilmesi gibi
Kesilir tulu emel

Bazan ölüm vardır
Ölümden önce gelir
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır
Sorular hep yanıtsız kalır orada
Sadece konuşan rüyalardır
Yahut hayaller suskun duvarlarda
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder
Ama beyin hep umuttan yanadır

Bazan akan bir film şeridinin
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir
Ölüm
Karşıda bir manga asker
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta

Ölümden uzak ölümler vardır
Gazete ilanlarında rastlanılan
Dünyaya bağlılığın zavallı
Ve muannit
Bir belgesidir
Daha çok kalanlara ait.

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü

Ölümler vardır: 
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde

Bir Portre

Engin sakin berrak bir denize 
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır
Nasıl yürürse insan
Sokrates öyle yürüdü ölüme

Tilmizleri ağlaşırken
O vasiyet ediyordu: 
-Asklepyos'a bir horoz borçluyuz
Unutmayınız.

Ne tuhafsınız dostlar
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye
Yükselmek varken ölümsüzlüğe

İnancına sahip olmak
İnsan olmanın şartı
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik
Hayatın ölümcül yanına
Takılıp kalmak değil mi?

İlkin ayaklarında duydu Sokrates
Zehirin soğukluğunu
Ve yavaş yavaş ölüm
Yükseldi göğsüne çenesine

Dudaklarında donan son bir tebessümle
Bir işaret taşı da böylece
Sokrates dikmiş oldu ölüme

Ölümün Sesi

Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde: 
-Kışlanın önünde redif sesi var
Namluların ucunda ölümün sesi!

-Bir ay doğdu geceden oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!

-Erzurum dağları kan ile boran
Vadilerin koynunda ölümün sesi

-Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!

-Bir ihtimal daha var
Umuddan da öte ölümün sesi!

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı
-N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
-Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek! 
Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına

Son Söz

Ve zaman döne döne
Gelmişti başlangıç noktasına
İlk yaratılış düğümüne

Mahlukatın var olduğu
Yüzüsuyu hürmetine
Evrenin Efendisinin
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine.

Hayatın menbaı
Merhametin son durağı
Madeni, muhabbet ocağının
Ateşler içindeydi
Yatağında.
İltica etmişti sanki Kainat
Kutsal tenine
Hayata şafak olan alnında
Ter taneleri
Her biri insanlık çilesinden
Bir haberdi sanki
Bir an oldu
Aralandı gözleri
Sonsuzu kuşatan bakışları
Süzdü ciğerparesi Fatıma'yı
Süzdü tek tek çevresindeki
Can dostlarını
Kıpırdadı dudakları, dedi: 
-Ebu Bekir kıldırsın namazı
Sonra daldı daldı uyandı
Son defa aralandı
Bakışları
Yöneldi bir noktaya
Karar kıldı bir noktada
Ve dedi: 
-Merhaba ey refik-i ala!

Olacak oldu
Akıllar kamaştı
Kalpler tutuştu
Feryat ve figan gökleri tuttu
Çekti kılıcını Faruk olan
Sıçradı orta yere: 
-Kim derse ''O öldü'', öldürürüm!

Ayrılık ateşinden
Ateşin şiddetinden
Sanki bendler çözülmüş
Felekler çökmüştü
Şuur tutuşmuş
Akıl iflas etmişti.

Sonra Sıddıyk olan
Yetişti geldi
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına
Sonra baktı çevresine
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan
Ashabına
Aline
Ebu Bekir dedi: 
-Ey nas, susun! 
Kim ki Resulullaha tapmaktadır
Bilsin ki Resul ölmüştür
Kim ki Allaha tapmaktadır
Bilsin ki Allah ölmez
Hayy ve Layemuttur

Ey nas, susun! 
''İnna Lillah ve inna ileyhi raciun''

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne
Sürdü bulutlanmış gözlerini
O güzellikler ülkesine
Baktı baktı ve dedi: 
-Hayatında güzeldin
Ölümünde güzelsin
Öldün
Bir daha ölmeyeceksin

|Adil Erdem Bayazıt


>Son Söz https://youtu.be/XMRAAn-uacU

14. Hikaye Etkinliği Bütünleşmiş Hali
Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu

Ölüm.Tek kelime her harfinde adım yazıyor sanki.Penceremin dışında yaşam akarken içimde karanlık hüküm sürüyor.Savaşmak hayata tutunmak benim için zulüm sanki.Korkağım,biliyorum.Yaşamak ve savaşmak varken ben yenilmeyi seçiyorum.’’Seçimlerimiz bizi var eder ve ya yok eder.’’ Demişti Deniz bir keresinde Haklıydı belki de.Ben kendimi yavaş yavaş öldürmeyi seçmiştim.Üstüme ölü toprağı sermiş bekliyorum sessiz çığlıklarım eşliğinde.
Aklımdaki düşünceler birbirini kovalarken kapının açıldığını ve odaya birinin girdiğini bile duymamıştım.Ta ki sıcak elleri buz gibi ayaklarıma değene kadar.Gözlerimi usulca kapattım ve sıcak ellerin içime işlemesine izin verdim.Yalnızlığım Deniz’in gelişiyle son bulmuştu.Sadece oydu yanıma yaklaşabilen,kafamı karıştırabilen biraz da olsa yaşama umudu veren.Yaşadığım onca kötü gün,hastane odalarındaki bitmek bilmez tedaviler,içime akıttığım kanlı göz yaşlarıydı bu halimin mesulu..Beni sona götürecek anı beklerken yine de birine tutunma ihtiyacı duyuyordum.Adım Hayat’tı;ama ben adıma inat yaşamımın öyle ya da böyle sonlanmasını bekliyordum. Aniden bir kahkaha atma isteği uyandı içimde
‘’Ne oldu?’’ diye sordu Deniz.Gülümsedim.’’Hatırlıyor musun?Çocukken hayaller kurardık.Büyüdük ve hiç vazgeçmedik hayallerimizden.İsteklerimiz gerçek oldu.Mutluyduk’’
‘’Yine olabiliriz.Seni için için kemiren hastalıktan kurtulabilirsin.Bak dışarıya.Karanlığın içindeki ışıklar senin aydınlığın.Sadece yaşadığın o geceyi sürekli hatırlamaktan vazgeçmelisin.’’
O gece!Benliğimin sona erdiği kanlı rüyalarımın başladığı ve susmak bilmeyen çığlıklarla dolu günlerimin miladı.Kimseye anlatamadığım,arkamda ölümün gölgesiyle yaşamaya mahkum olduğum gerçeği, her ne kadar kendime gelmeye çalışsamda,en büyük engelim

Bir ben var benden epey uzaklaşmış, görüyorum onu bazen düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında, bir aynada görür gibi. Çok tanıdık bir o kadar da yabancı... Elimi uzatsam değecek gibiyim ama aramızda bir engel var, bir bedende birleşip tek kişi olamıyoruz gibi.

İnsan kendine yabancılaştığında, kendi kendisinin bile kendisi olduğundan emin olmadığında, kendisinden geriye benim diyebileceği tek bir şey kalmadığında hala bir ben söz konusu olabilir mi? Şimdi siz bunları okurken ne saçmalıyor bu diyeceksiniz belki, benim gecelerce sigaramın dumanına yüklediğim taa ciğerlerimden kopup gelen suskun kalmış kelimelerimi siz hiç duymadınız ki!! Şimdi de kendimi yiyip bititiricesine aradığım cevapları saçma diyerek basitleştirip, önemsiz sıradan herhangi bir şey gibi umursamadan geçip gideceksiniz... Bilmiyor değilim. Neden anlatıyorum öyleyse değil mi? Bunun cevabını bilmiyorum. Belki... Belki unutursam bir gün dönüp hatırlatayım kendime diye canlı tutmaya çalışıyorum bu bana yabancı öfkeyi. Kalemin kağıda attığı her darbede, ruhum o geceye gidiyor sanki, tekrar tekrar yaşadığı o anda, zihninde döndürüp durduğu ezber edindiği o filmde yeni bir gidişat mümkün olabilirmiş gibi.

Hayat... Kimi zaman bir lunapark sevinci, kimi zaman zindan azabı. Adaşımdan benim payıma düşen sonsuz karanlık, aydınlığı bile yutan zifiri karanlıktan gözükmeyen, gözü bu karanlığa alışmış benim dışımda kimsenin göremediği, kabuk bağlayamayan yaralarımın günden güne derinleşmesi.

Bir Hayat vardı bir zamanlar, umut dolu, gelecek planları olan, yaşamaktan keyif alan... O “Hayat” su verilmesi unutulan bir çiçek gibi sarardı soldu günden güne. Bir gecede hayatı karardı.

Yaşamın başlangıcı nasıl ki suysa, hayatın başlangıcı da Deniz’di bana göre. Kendimi bildiğimden beri Deniz vardı hayatımda, bir peri masalı misali çocukluk aşkım, geçmişim bugünüm geleceğim... İlk aşkım...

Şehirden kaçma arzusuyla gidilen sessiz sakin bir göl evi, bir haftasonu kaçamağı. Kartpostallardakine benzer, bir ressamın elinden çıkmışa benzeyen manzara. Yanımda ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkının, keyifli melodisi...

Alkolü mü fazla kaçırmıştık, yoksa ne zamandır adım adım ördüğü bir ağa mı kapılmıştım. Başta şefkatli, yumuşacık öpüşleri... Ensemde hissettiğim nefesi... Sıcak bir bahar akşamı, yıldızlar izleyicilerimiz... Dünyanın en güzel kokusu bu olsa gerek, dünyanın en mutlu insanı da ben olmalıyım o anda... Gittikçe ısrarcı bir hale gelen dokunuşlar, ben durmaya durdurmaya çalıştıkça sertleşen öpüşler... İçimden yükselen arzulu panik, ittirmeye çalışışım, yeterli olamayan kuvvetim, yüzümde patlayan tokat...

Kaçmak istedim, anlamlandıramadım... Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

“Dur!! Dur lütfen...” Gözlerim dolmuş. “ Bırak! Kendine gel!! Yapmaaa!! Yapma... “ histeri haline gelen ağlamalarım... Bağırıyorum sanırım, ama ormanın ortasındayız... Kimse yok! Hiç, hiç kimse yok!! Korkuyorum fakat artık kelimeler zihnimde görüntülenip, dilime ulaşamıyor. Ben debelendikçe tutuşu sertleşiyor, vuruyor... Ama o Deniz..!?? Hissettiğim çaresizlik genişleyip tüm evreni kaplıyor, bir mucize bekliyorum.. Mucizem içime dolan zorla sahip oluşunun ispatı buzz gibi ölüm soğukluğu...

Sonrası karanlık, bölük pörçük hatırlanan bir kaç alışkanlıktan kaynaklı davranış. Ne dedi, ne söyledi, ne söyleyebilirdi.. Dünya etrafımda sus pus olmuştu sanki bu utancı kaldıramayıp... Kan mı var üzerimde?

O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Ben de öyle...
................

Deniz daha fazla okumaya dayanamayarak elinde tuttuğu günlüğü masanın üzerine bıraktı. Böyle naif bir bedenin içinde nasıl bir dünya vardı da bunca azap dolabilmişti içine.

Demek bundandı kendisini her görüşünde verdiği birbirini tutmayan tepkilerinin sebebi. Bazen çığlıklar atar, ağlar; bazen kahkahalarla gülerdi. Sırf adının adaşına yaptığı çağrışım yüzünden.

Sadece bir kaç ay olmuştu burada göreve başlayalı, Hayat’ın bakımından kendisi sorumluydu. Bir intihar girişimi sonucu getirilmişti buraya. Ağır depresyon geçiriyordu.

Hayat’ın daha önce yazdıklarını düşündü. İçine kapanma, ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması... Bitmeyen kabuslar... Yaşadığı korkunç olaydan hiç kimseye bahsedememişti.

...Kasım /2017

“Çok utanıyorum, kendimi aciz, zavallo bir pislik gibi görüyorum. Olanları unutmaya çalıştıkça, sabah alarmı gibi en çarpıcı kesitler gözümün önüne geliyor. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan göz pınarlarım kurudu artık ağladığım zaman gözlerimden yaş yerine oluk oluk kan akıyor.”

Başka bir gün yazdığı sayfadan :

“Bu sabah anneme gece odamda birisinin olduğunu, nefes alışlarını duyduğumu, korkudan uyuyamadığımı söyledim. Sana öyle gelmiştir dedi.”

Bir başka sayfa :

“Dün gece odamda, ufak tefek bir adam vardı. Bana dokundu, elleri yapış yapıştı ayaklarıma dokundu elleri çok soğuktu, ıslak nefesini yüzümde hissetim, bacaklarımın arasına dokundu... istemiyorum dedim, zorladı. Çığlık atmaya başladım, ailem odama geldi. Babam ışığı yaktığında gözden kayboldu.”

Aile anlam verememişti Hayat’ın son zamanlardaki haline. Sonrası malum konu komşuya sorup soruşturulup bulunan “ iyi bir hoca” , cinleri kovmak için düzenlenen bir sürü sahte seanslar, dökülen paralar, yaptırılan değişik değişik şeyler... iyice bunalan, yıpranan Hayat da karşılığında bir gece herkes uyurken sessizce dolaptan jileti alıp evin bahçesine koşmuş, her iki bileğine kandan birer bilezik takarak, yağmurdan ıslanmış toprağın üzerine atıvermiş kendini.

İşte şimdi buradaydılar. Bu hastane odasında hayatın garip bir tesadüfü olarak bir araya gelmişlerdi.

Deniz... Hayat’ın son günlerde dilinden düşürmediği isim. Çocukluktan beri tanıdığını, aşık olduğunu iddia ettiği, ailesininse tanımadığı aslında hiç var olmamış adaşı Deniz.

Deniz sehpanın üzerine uzanarak hastanın dosyasında yazan teşhise tekrar göz attı:

DESORGANİZE ŞİZOFRENİ

Çok konuşmuyor Hayat. Sorumlu olduğum bütün hastalar gibi. Fazlasıyla huzursuz. Alışamadı buraya. Alışamayacak da! Alışılacak bir yer değil çünkü burası. Bu yüzden durmak istemiyor bu odanın içinde. Her defasında gitmek istediğini, odadan çıkarken onu da beraberimde götürmemi istiyor konuşmaya başladığında. Nereye olursa... Yeterki bu odanın dışına, hiç olmazsa kapının ardına, mümkünse dünyanın sonuna... Politik cevaplar veriyorum. Hastaların habersiz olduğu diplomasiye sadık kalarak. O bir hasta diğerleri gibi ve ben de bir hasta bakıcıyım. Görevimi yapmalıyım. Adımı bilmesi bir tesadüf. Beni sevdiği adam sanması soğuk bir şaka. Ne yazıkki ben espri kaldıracak bir durumda değilim. Hayat, Tanrıyı arıyor içine düştüğü kör kuyuda. Hayat, Mesihi bekliyor kendisini boşluktan çekip kurtarması için. Ve ben ne Tanrı ne de Mesihim! Ben...

***

Dışarıda en az benim kadar kafası karışık bir gökyüzü var. Anlık değişiyor havanın durumu ruhumla paralel. Normal değil mevsimler. Yaz, yaz gibi değil. Kış da öyle... Ben mi? Hiç sanmıyorum... Uzun zamandır farkındayım. Kar, yağmur, güneş, gözyaşı. Sırası doğru. Ama normal değil zamanın akışı. Herşey çok hızlı. Ve ben yine yoruldum yaşamaktan. Yetişemiyorum peşinden. Sol bileğime bakıyorum. O yağmurlu geceden kalan en derin jilet izine. Utanmıyorum bileklerimdem. Hatta gurur duyuyorum sağ elimle. Pişman mıyım? Asla. Sol elimi uzun süre kullanamayacağımı bilmeme rağmen. Belki de hiç bir zaman kullanamayacağım. Biliyorum. Sinirlerimi kesip attığımın farkındayım. Önemli değil. Ben o gece sol bileğimden değil kendimden vazgeçmiştim. Mukadderat!


Şimdi iğnelerle sakinleştiriyorlar bedenimin tamamını. Haplarla uyuşturuyorlar beynimin büyük bir kısmını. Düşünebilsem bile pratiğe dökemeyeyim diye...

Neden ve nasıl? Nasıl olurda bu kadar aciz bir insana dönüşebilirim. Bu ben miyim? "Ölüm", "Acı" denilen o bedbaht kelimelerin esiri mi bu beden? Yoksa bunu bu hale getiren şeytan mı mı? Ah şeytan bile benden,zihnimden,beynimden daha güçlü artık. Utanıyorum kendimden. Utanıyorum acizliğimden." Zihin maddeden güçlüdür " demişti televizyonda bir adam. E öyleyse niye uygulayamıyorum bunu? Söyle bana tanrım. Niye verdiğin bu zihinle oyunlar oynarsın? Sen misin ipleri elinde tutan? Şeytan mı? Ben mi?

İnce bir çizginin üzerinde yürüyorum şimdi. Hayat ve ölüm arasında bir yolculuk, sonu belirsiz..
Puslu bir ilkbahar sabahına gidiyorum. Karlı bir geceye, yağmurlu sokaklara..
Hayır!
Yürümüyorum. Mevsimler geçmiyor, bir adım dahi atamıyorum. Bağlıyorlar kollarımı, o ipi dahi kesemiyorum.
Kulağıma, şöminede kalan son kıvılcımların sesi doluyor. Sırtımdan gelen soğuk, üstümde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor. İğreniyorum ondan gelen kokudan, bedeninden, bedenimden..
Geçmiyor!
O geceden sonra saatlerce banyoda yıkanan bedenimden o iğrenç koku çıkmıyor!
Bedenime, ruhuma, saf duygularıma surülen bu iğrenç lekeyi ne su, ne de zaman geçirebiliyor. Ve ben, ne kadar ilerledim zannedersem zannedeyim, kendimi o soğuk yerde, o sıcak bedenin altında buluyorum..

***

Yağmur bu genç kıza yapılanların cezasını vermek istercesine şiddetle yağıyor, ara ara çakan şimşekler onun iki dudağının arkasında kalan feryatları dile getiriyordu sanki.
Ve ben, saatlerce yağmuru dinlediğim bu uzun gecenin sonunda, uyutulduğu kabustan uyanan Hayat'ın başında aldım soluğu.
"Kötü, çok kötü kokuyor." diye fısıldadı sakinleştiriciyle birlikte kesilen ağlama nöbetinin ardından.
"Kötü kokan ne?" demek istedim. Kelimeler dilime dolaştı, kapalı dudaklarımın ardından çıkmak için çırpındı ve sonunda boğazımda tıkandı. Yutkundum.
Alnında biriken terleri usulca sildikten sonra gidip camı açtım ve tekrar onun başucuna geldim. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı ama henüz uyumadığını biliyordum. "Toprak kokusunu duyuyor musun?" diye fısıldadım. "O dünyadaki en güzel kokudur. Duymaya çalış."
Kısa bir an sonra gözleri aralandı. Boş bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra pencereye döndü.
"O çok kötü kokuyor. O.. Her yerde. Nefesini hissediyorum. Sıcak.. İçki kokuyor nefesi. Sonra.. Sonra.. Soğuk. Her yer çok soğuk. O sıcak.. Kötü kokuyor."
Sağ eli yatağı sıkıca kavramıştı. Ben sakinleşticinin dozunu arttırmayı düşünüyorken, eli yatağı bıraktı ve derin bakışları bana döndü:
"Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?"
Yüzüme hafif bir tebessüm yayıldı, "Elbette." diye fısıldadım. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldı ve yüzünde silik bir tebessüm dolaştı. Sonra kanına iyice karışan sakinleştirici, onu uykunun kollarına aldı.

***

Beyaz..
Önüm, arkam, sağım, solum..
Baktığım her yer beyaz..
Ruhuma çöken karanlık ve bedenime sinen koku, bu saf beyaza direnemiyor, çöküyor bir kenara.
Yürüyorum..
Bilinmeze götürüyor adımlarım ve..
Ve birden karanlık. Yüreğimi saran o acı, burnuma dolan koku, bedenimdeki kir..
Yürüyorum tekrar o ince çizgide, bilinmeze..
Hayır!
Yürümüyorum. Yerdeyim. Kulağıma kıvılcım sesleri doluyor. Boynumda o iğrenç nefesi var. Sırtımdan gelen soğuk, üzerimde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor.
Ve.. Ve.. Koku yok..
O iğrenç kokuyu duymuyorum.
Bu.. Bu toprak kokusu..

*

Aniden açıyorum gözlerimi. Pencere açık, odaya tatlı bir serinlik doluyor. Ve..
Ve her yer toprak kokuyor..
Aylar sonra ilk defa, ağlamadan uyanıyorum..

Gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum. Deniz... Burnuma dolan toprak kokusu giderek artıyor. Yanıma yaklaşıyor yavaş yavaş. Düşünüyorum, toprak bir süredir en hasret olduğum, ulaşmak istediğim tek şeydi aslında. O an bir kıvılcım attı beynimde ve hissettim. Sahi hissetmek, bu kelime uzun zamandır benim için acı çekmek anlamına geliyordu. Ama şimdi, kafamda milyonlarca yıla karşılık gelen o süreden sonra ilk defa farklı bir anlam yüklemiştim bu kelimeye. Hissetmek: Farkında olmak, fark etmek. Toprağın altındayken toprak kokusu alamazdım ve ben toprağa değil, kokusuna hasrettim. Siyah bir perde çekiliyor sanki gözlerimin önünden. Bugün gün daha parlak.
Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hissedebildim acı çekmeden ve burnuma dolan toprak kokusunu içime çektim bir kez daha büyük bir keyifle, lise yıllarında içtiğim o kaçak sigaralar gibi. Deniz, bugün her zamankinden daha çok toprak kokuyordu. Evet, Deniz şu an bana yaklaşıyordu. Deniz toprak kokuyordu tıpkı çocukluğumuzun güzel, masum günleri gibi. Tekrar kokusunu içime çektim ve şu an ilk aşkımla bu klinikte değil, ilk aşık olduğumuz yerde, hafif bir yağmur sonrası o kırmızı evin bahçesinde olmak istedim. Kırmızıdan ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bileklerime baktım ve beynimi uyuşturan beyaz duvarlara. Belki de sebebi buydu nefretimin ama biliyordum, bileklerimde kırmızı rengi görmeye katlanamazdım bir daha. Çünkü şu an toprak kokusu benim için kırmızıdan çok uzaktı. Hemen yanımdaydı ve giderek yaklaşıyordu. Göz kapaklarımı açıp, gözlerime ışık tuttu. Bundan rahatsız oldum ama belli etmedim. Burada kalacaksa hep bunu yapmasına izin verebilirdim. Arkasını dönüp gitti. Sanırım beni hatırlamıyordu. Derin bir nefes aldım.
....

Odadan çıktım. Vücudu iyileşmişti artık, ruhunun da iyileşmeye başladığını hissedebiliyordum. Beni ilk aşkının yerine koyuvermişti bir anda kendi yaralarını sarmak için. Onun masum olduğu bir dünya yaratmıştı kendi kafasında, belki de masum olduğu günlere dönmüştü, toprak oynayıp duruyordu günlüğüne yazdığı sayfalarda. Yazıyordu, bizim bir tiyatro gibi düşüncelerini izlediğimizi bilmeden. Kendi iyileştirmek için ona en çok zarar vermiş şeyi seçmişti ve sanırım başarıyordu.
Bugün kabussuz, çığlıklar atmadan uyanmıştı ilk kez. Gözlerinde garip bir pırıltı vardı. Bunun bir çeşit delilik pırıltısı olmadığını seziyordum. Aldığı derin nefesleri düşündüm sonra. Sanki uzun süre suda kalmış ve bir hayat öpücüğü almış gibiydi. Onun adına sevinmiştim. Odasından bir ses geldi.

Küçük kiremit desenli şömineye doğru ayaklarını uzatmış hareketsiz duruyordu adeta.
Bir an sendeledi Ve odadan gelen sese doğru hareket etti. Afsunlanan gözleri heyecanla parladı. Gelen mis kokulu toprakti .Özlemle beklediği bu kokudan yıllar yılı uzak kalmayı hazmedememisti.
Tüm ruhu saran bu özgürlük aşısı annenin dünya tatlısı şirin, pak mis kokulu evladı gibiydi .
Duyumlara pek aldırış etmezdi ama bu farklıydı .Gözlerden ırak tepelerde hep yalnız kalmak istiyordu. Toprağın rüzgarla dost olduğunu işitmişti .
Her defasında onu hissetmek için can atar hatta kendi kendine konuşurdu
Ne söylediği pek anlaşılmaz gizemli bir lisandı sanki
Sorguladığı endişe duyduğu ruhunu zedeledigini zannettiği hayatın, taze nefesini ardında hissediyordu .
Bir arayış içindeydi .Özgürlüğün simgesi olduğuna inandığı onun peşinden gitmeliydi .Bir an duraksadi.
Parmaklikla çevrili mahzenden geçerek aşağı indi. Hafif ama bir o kadar da esrarengiz uğultu beynini tırmalıyordu. Umursamadi bile Ona başkasının sahip olmasına engel olmalıydı.
Çünkü o hayatının tek enerjisi bütün insanlığın umuduydu.
Emin adımlarla ona doğru ilerledi, bir anlık dikkatsizlik herşeyi altüst edebilirdi
İnsanlığın umutlarının yok olmasına neden olabilirdi
Mavinin ve beyazın buluştuğu noktada umudun gölgesinde bana gülümsüyordu...

Işık hüzmesine doğru ilerledi etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış kapıyı zorlayarak araladı buraya gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neyle karşılaşacağını pek kestirememenin verdiği bir ürkeklikle yavaşça kapıdan içeri girdi.Burası hala eskisi gibiydi büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.Dünyada kimsenin görmediği, karşılaşmadığı kutsal kitaplarda bahsedilen el değmemiş cennet bahçesinden bir köşeydi.Burada sevdalanmıştı toprağa ve başlamıştı kâbusları.Ama artık acılarıyla yüzleşmeliydi ve hayata kök salmalıydı.Büyüleyici bir kokuyla mest oldu zihni geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı evet aynı koku zaten bir yerde okumuştu kokular anıları tetikliyormuş.Anılar birden zihnine doluştu.Geçirdiği yılları o kadar kısa sürede tekrar yaşadı ki naif bedeni acıyla yere çöktü artık buna bir son vermeliydi. Göğsünden çıkardığı zehir şişesini cennetten kovulmamıza sebep olan ağacın köküne derin bir nefes vererek boşalttı ne kadar kötülük varsa bu ağaçtan yayılan, hepsini yok etmek adına.Artık bu ağaçtan üstüne sinen, halisünasyonlar görmesine , kendisine şizofreni teşhisi konmasına sebep olan zehri yok etmisti. Sonra ay ışığı vuran nehre doğru yürüdü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedi ve kendini serin sulara teslim etti.Su değil miydi tüm kirleri paklayan?

* * *
Pencereden gelen kuş cıvıltılarıyla gözlerini açtı Hayat, mutfaktan gelen gülüşmeler çatal bıçak sesleriyle karışıyordu.

24 Saat once…
Odadan gelen sesle birlikte tum vucudum uyanmisti, hizla kapiya kosup actim. Hayat, onu bir kac dakika evvel biraktigim sekilde yataginda oturur vaziyetteydi. Odadan cikmadan sirtindaki yastigi duzeltmis, ayaklarina battaniyesini ortmustum. Ancak az evvelki isil isil yanan gozlerde korku ve dehset ifadesi vardi. Beni gorunce biraz rahatlar gibi oldu. Iceri girdim. Ayagimin altinda citirdayan cam kiriklariklarini hissedince gozlerim Hayat’tan yerdeki kiriklara kaydi. Muhtemelen ben odadan ciktiktan sonra kirilmis olmaliydi. Ardindan istemsizce gozlerim yatagin bas ucundaki komodinin uzerindeki sus sisesine takildi. Yanindaki bardak yoktu. Kiriklara aldirmadan kapiyi kapattim ve gen kadinin yanina yurudum.
“Bir sey mi oldu Hayat?” Kafasini salladi.
“O mu geldi?” Yeniden kafasini salladi. Gorunen o ki kabuslarinin bas kahramanindan hala kurulamamisti. Ben cikinca arkamdan onun girdigini hayal etmis olmaliydi ve kendini korumak icin de ona bas ucundaki bardagi firlatmisti. Yere sabitlenmis gozlerinden suzulen damlalari gorebiliyordum. Ona kimsenin gelemeyecegini, hastanede ve guvende oldugunu soylemek istedim. Ancak ben bir hasta bakiciydim ve boyle durumlarda hastanin kafasini daha da karistirabilecek seylerden kacinmam gerekiyordu. Dogruca gidip doktoruna, Dogan Bey’e haber vermeliydim ancak icimde bir turlu susturamadigim bir ses de ona ancak benim yardimci olabilecegimi soyluyordu. Kirgin ve yarali bir kadini, yine kendi kadar kirgin ve yarali bir kadindan daha iyi kim anlayabilirdi ki?
Gidip yanina, yatagin kosesine oturdum. Ellerini ellerime alip sikica kavradim. Optum. “Korkma hayat, hepsi gececek. Bana guveniyor musun?” Kafasini ilk kez yerden kaldirip bana bakti. Ela gozlerindeki korku yavas yavas silinmeye baslamisti. “Evet” diye yanitladi. Gulumsedim. O da gulumsedi. Aramizdaki bag ne bir hastabakici hasta iliskisiydi, ne arkadaslikti, ne de iki kadinin dayanismasindan ibaretti. Cok daha fazlasiydi. Onu seviyordum.
Hizlica yerden cam kiriklarini temizleyip ona yeni bir bardak getirdim. Ardindan durumu bildirmek icin Doktor Dogan beyin odasina gittim. Kapi acikti, iceri girdim. Doktor bey kirkli yaslarinda, oldukca basarili bir psikiyatrdi. Ama daha da onemlisi cok iyi bir insandi. Onunla konusurken, diger doktorlarda oldugum gibi bir saygisizlik yapmamak icin kendimi zorlamazdim. Oldugum gibi olabilirdim, ki bu da ona daha cok saygi duymami saglardi. Beni gorunce gulumsedi. Iceri cagirdi. Kisaca hal hatir sorma faslindan sonra (ki digger doktorlarin aksine Dogan Bey asla bunu atlamazdi) tam Hayat’in durumuna ve az evvelki gelismelerden bahsedecektim ki telefon caldi. Kisa bir konusmaydi. “Beni mi?” Sessizlik… “Neden peki?” Daha uzun bir sessizlik… “Hasta gizliliginden bahsetmedin mi?” Bir sessizlik daha… “Tamam gonder bakalim.” Telefonu kapatip bana dondu, “Acil degilse daha sonra konusalim mi? Davetsiz misafirlerimiz var.” Kim geldigini ve ne istediklerini anlamamistim ama Doktor Bey’in caninin sikildigi belliydi.
Kapidan cikarken, iki polisle karsilastim esikte. Kenara cekilip gecmeleri icin yol verdim. Adam kendini tanitti. “Merhaba Doktor bey, ben Komiser Ugur, arkadasim da memur Neslihan hanim. Bizi Kabul ettiginiz icin tesekkurler.”
“Fazla bir secenek birakmadiniz. Buyrun.” Doktor bey polislere oturmalari icin koltuklari gosterdi. Basimla hafifce selam verip disari ciktim. Ancak merak etmistim konuyu ve kapiyi aralik birakip hemen yanindaki hasta bekleme koltuguna oturdum. Disardan bakan biri doktoru bekledigimi dusunebilirdi ve yalan da sayilmazdi. Ve bu esnada birazcik merakimi tatmin etmek de hic de fena olmazdi. Kafami duvara yaslayip gozlerimi kapattim. Tum dikkatimle iceriyi dinlemeye basladim.
“Size nasil yardimci olabilirim Komiser bey?” Komiser gulumsedi.
“Hemen konuya girmek istiyorsunuz, bunu sevdim. Nitekim bizim de fazla vaktimiz yok.” Bunu soylerken ekip arkadasi Neslihan hanima bakti. “Hastalarinizdan Hayat Aksak ile ilgili butun kayitlara ihtiyacim var. Ayrica bizzat kendisini de sorgulamak durumundayim. Doktor beyin yuzu ciddilesti.
“Her ne kadar size yardimci olmak istesem de, sizin de pekala bildiginiz uzere ne yazik ki hasta bilgi gizliligi sebebiyle herhangi bir sey paylasmam mumkun degil. Ote yanan Hayat Aksak’in intihar girisimi uzerinden 2 yildan fazla zaman gecti. Buraya sevk edilmeden evvel, hastahanede tibbi mudahale gerceklestigi esnada polise haber verildi ve gerekli sorusturmanin, hastanin buraya sevkinden once yurutuldugunu ve tamamlandigini dusunuyorum. Dolayisiyla iki olaydan iki yil sonra hastamizla ilgili gorusme isteginizin sebebini ogrenebilir miyim?” Komiser Ugur koltugunda rahatsizlikla kipirdandi.
“Sizin de pek ala bildiginiz uzere sorusturma kapsaminda bilgi vermem pek mumkun degil.”
“O halde konusacak bir seyimiz kalmiyor Ugur bey. Buraya kadar bosuna zahmet etmissiniz. Ilgilenmem gereken hastalar var.”
“Yardimci olmanizi umut ediyorum Doktor bey. Cunku burada bulunmamizin amaci 2 yil evvel kapanmis bir olayi yeniden acmak degil, gectigimiz Pazartesi gerceklesmis baska bir intihar vakasini cozmektir.”
“Anlayamiyorum. Intihar dediniz. Neyi cozmeye calisiyorsunuz?”
“Bakin Doktor bey, Pazartesi gerceklesmis intihar vakasi, 2 yil evvel gerceklesmis Hayat Aksak’in vakasi ile bire bir benzerlik gosteriyor.” Bunun uzerine Ugur cantasindan bir kac fotograf cikartip masaya dizmeye basladi. Ilk fotografta kucuk kiremit desenli bir somine vardi. Sominenin uzerinde kirilmis bardaklar ve siseler duruyordu. Ikinci fotograf bir mahzenin parmakliklariydi. Kapinin kilidi kirilmisti, iceri zorla girilmisti. Kapinin etrafindaki, bir miktar bozulmus olsa da hala yogun sekilde duran orumcel aglarina dikkat etti. Ucuncu fotograf ise yemyesil bir bahcedendi. Bahcenin ortasinda koskocaman, yemyesil bir agac vardi. Agacin altinda ise sirtini duvara yaslamis genc bir kadin gorunuyordu. Uykuda gibi huzurlu ve sakindi yuzu, gozleri kapaliydi. Ancak iki yanina salinmis kollarindan ve bileklerinden akan kanin etrafinda kucuk bir gol olusturmustu. Yemyesil cimenlerin uzerindeki kirmizi lekeler buyuleyici bir zitlik olusturmustu. Doktor bey saskinlikla gozlerini fotograflardan kaldirip komisere bakti. Burasinin Hayat’in intihar girisiminde bulundugu, ve iki yildir surekli olarak kabuslarinda gordugu yer oldugunu cok iyi biliyordu. Bir Komiser Ugur’a bir neslihaan hanima kayan gozlerinde saskinlik okunuyordu.
Komiser Ugur konustu.
“Tek benzerlik bunlarla da sinirli degil, ancak gercekten size soyleyebileceklerimin cok daha fazlasini soyledim ve daha fazla detaya girmem mumkun degil Doktor bey. Tek bir vaka intihar olabilir, ancak birebir ikincisi de varsa, bu intihar degil, cinayettir. Hayat Aksak da, intihar girisimi sebebiyle sorgulandi. Ancak su an anliyoruz ki kendisi bir cinayet girisiminden sag kurtulmus bir kurban. Ve daha da onemlisi karsimizdakinin seri katil olma ihtimali yuksek, dolayisiyla hastanizin can guvenligini korumak adina bu aksam ekip arkadaslarim onu guvenlikli bir yere transfer edecekler. Ancak bu surecte sizin de hastanin hakkindaki tum kayitlari vermenizi umut ediyorum. Savciliktan bir kayit isterseniz de o da burada.” Cantasindan bir belge cikartip masaya birakti. Ancak gordugu fotograflardan sonra Doktor Dogan kararini vermisti.
“Karari gostermenize gerek yok Ugur Bey, en kisa zamanda belgeleri teslim edecegiz. Ayrica hastanin nakli icin de hemen hastabakicina bilgi verecegim. Ancak benim de sizden bir ricam olacak. Hastanin psikolojisi hala kotu. Sorusturma suresince, yani hasta yeniden buraya donene kadar yaninda onun guvendigi ve tanidigi birinin olmasi hem sizin hem de onun icin onemli olacaktir. Bu sebeple, hastahane yonetimi ile gorusup, hastabakicisi Deniz hanimin da gecici bir sure o bahsettiginiz yuksek guvenlikli yerde gorevlendirilmesini isteyecegim.”
Komiser kafasinda hesap yapti, “Uzgunum ancak bahsedilen yer oldukca gizli, ve gizli kalmasi gerekiyor. Sorusturma ile baglantisi olmayan birini goturmemiz mumkun degil.”
“O halde benim de bir doktor olarak hastamin sagligini riske atmam mumkun degil” Komiser derin bir nefes alarak kafasini salladi.
“Simdi de siz bana fazla bir secenek birakmiyorsunuz doktor bey. Peki o halde, dediginiz gibi olsun.”

Doktor Doğan Bey’in Komiser Uğur ile aralarında geçen konuşmadan bana hiç bahsetmemesi şaşırtıcıydı. Sonuçta Hayat’ın hastabakıcısı bendim. Akşam polisler Hayat’ı almaya geldiklerinde onunla birlikte gidecek olan kişi de bendim. Evet, odada gerçekleşen o konuşmayı dinlemiştim. Komiser Uğur’un bahsettiği soruşturma dosyasına ve Doğan Bey ile aralarında geçen tartışmaya birebir şahit olmuştum. Aslında her şeyden haberim vardı; ama Doğan Bey neden böyle bir bilgiyi benden saklama ihtiyacı hissetmişti bilemiyorum. Belki de her şeyin doğal bir şekilde ilerlemesini istiyordu.

Akşama doğru Komiser Uğur ile ekip arkadaşı Neslihan Hanım geldiklerinde durumdan ilk defa haberdar olmuş gibi davranarak Hayat ile konuşmaya gittim. İlk duyduğunda anlamsız gözlerle bana baktı ve ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Onu ikna etmem gerekiyordu:

“Daha bugün bana güvendiğini söylememiş miydin Hayat? Güven bana. Sana hiçbir zarar gelmeyecek. Buna izin vermem.”

Yine sustu; ama bana güvendiğini gözlerinden anladım. Sanki olacakları önceden hissetmiş gibi derin bir sessizliğin içerisine girmişti. Ekip arabasına binerken de karakola girerken de hiç sesini çıkarmadı. Tek yaptığı sıkıca koluma sarılmaktı…

Karakoldaki 20 dakikalık gergin bekleyişimiz aniden çalan telefon sesiyle bozuldu. “Tamam Savcı’m, hemen çıkıp olay mahalline intikal ediyoruz. Evet evet geldiler. Hayır hiçbir şey söylemedi. Yalnız bir de yanında hastabakıcısı var. Tamam hemen çıkıyoruz efendim.”

Telefonun kapatılmasıyla yeniden ekip arabasına bindik ve bir göl evinin yanına geldik. Eski püskü bir göl eviydi bu. Bakımsız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Önünde de yemyeşil bahçenin tam ortasında tek başına duran bir ağaç vardı. Manzara bir ressam elinden çıkmış gibiydi.

O an dönüp Hayat’a baktığımda terlemiş olduğunu ve gözlerini kapatmış bir şekilde ellerini sımsıkı sıktığını gördüm. “İyi misin Hayat? İstersen seni geri götürebilirim?” dedim. Kapatmış olduğu gözlerini açtı ve “Hayır. Hazırım ben,” dedi.

Daha sonra elinde kalın kırmızı bir dosya ile Savcı olduğunu anladığım 20'li yaşlarının ortalarında olan biri geldi. Gençti. İdealist birine benziyordu ve kararlıydı. Zaten bizim buralara tecrübeli birilerini göndermezler ki diye isyan ettim içimden...

Savcı bir yandan dosyayı incelerken bir yandan da Hayat’ı gözlemliyordu. Dosyayı incelemesi bittikten sonra Hayat’ın yanına geldi ve dosya hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzun uzun anlattı. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayat, Savcı’nın söylediklerinin tamamını gözlerini kapayarak dinledi. Tek yaptığı, sağ eliyle sol bileğindeki jilet izini yoklamaktı. Sonra Savcı beni yanına çağırdı ve yumuşak bir ses tonuyla Hayat’ın yardımına ihtiyacı olduğunu, tüm soruşturmanın Hayat’ın vereceği bilgiler doğrultusunda temellendirileceğini söyleyerek elime Doktor Doğan Bey’in odasında ortaya çıkan fotoğrafları tutuşturdu. Daha sonra sanki Hayat’ı ürkütmekten korkmuşçasına yavaşça yanımızdan ayrıldı ve beni Hayat ile baş başa bıraktı.

Çok zor bir durumdaydı Hayat. Dişlerini sıkmıştı. Sara nöbeti geçirir gibi titriyordu. Onunla konuşmaya başladım. Ben konuştukça sakinlemeye, gözlerini aralamaya başladı. Ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerinin tam ortasında muhteşem bir çift ela göz belirdi. Sanki fırtınadan sonra beliren güneş gibiydi gözleri…

Hayat bir süre bekledi. Sonra fotoğrafları elimden aldı ve yavaşça hareket etmeye başladı. Savcı da ben de polisler de Hayat’ın peşinden ilerlemeye başladık. Hayat, göl evine doğru ağır adımlarla yürüyordu. Kapıyı açtı ve içeriye girdi. Biz de peşinden girdik. Kararlı adımlarla kiremit rengindeki şöminenin yanına gitti. Elindeki fotoğraflar arasından bir tanesini seçip şöminenin üzerine koydu ve “Şömine,” dedi. Şöminenin üzerinde kırılmış bardaklar ve cam şişe duruyordu…

Savcı büyük bir dikkatle Hayat’ı arkasından takip etmeye devam ediyordu. Elindeki kalemi ile hızlı hızlı notlar alıyordu. Bir süre sonra Hayat, şöminenin yanından uzaklaştı ve evin en karanlık ve ücra odasına girdi. Perdelerden birini sert bir şekilde açtı ve karşımıza demir parmaklıklı bir kapı çıktı. Kapının kilidi kırıktı. Elindeki ikinci fotoğrafı yere koydu ve “Mahzen,” dedi. Anlaşılan bizim göl evi olarak gördüğümüz bu ev çok eski zamanlardan kalma bir mahzendi…

Savcı sonunu kestiremeden notlarını almaya devam ediyordu. Hayat yeniden hareket ettiğinde hepimiz soluksuzca onu izlemeyi sürdürdük. Bu kez merdivenlerden yukarı çıkarak ikinci kata çıktı ve burada bulunan kirli bir yatağı gösterdi. Elindeki fotoğraflardan üçüncüsünü seçerek yatağın üzerine koydu. Bu esnada gözlerini yeniden kapatmıştı. O yatağa bakmaya dayanamadığı anlamak hiç de güç değildi… Zorla ağzından çıkardığı kelime bu kez “Tecavüz”dü. O an sessiz bir çığlık atıldı. Öyle güçlü bir çığlıktı ki bu duymak isteyenlerin kulağını sağır edecek cinstendi. Herkes birbirine bakıyor ve olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Bir an kafamı sağa çevirdim ve duvarda yazan bir yazı dikkatimi çekti. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder.”

Ama Hayat’ın anlatacakları bitmemişti. Tekrar hareket etti ve merdivenleri usul usul inmeye başladı. Kapıdan çıktı. Bu kez bahçenin ortasında tek başına duran ağaca doğru yürümeye başladı. Arada bir tökezliyordu ama yürümesine devam ediyordu. Ağacın yanına geldiğinde bir an duraksadı. Sonra sırtını ağaca yaslayarak oturdu. Elindeki son fotoğrafı yanına koydu ve kollarını iki yanına salarak gözlerini kapattı. O an Hayat hiç görmediğim kadar huzurluydu. Uzun zamandır hasret olduğu sakin bir uykuya dalmış gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Burnuma gelen koku kesif bir toprak kokusuydu…

Herkes Hayat’ın ağzından çıkacak son kelimeyi merakla bekliyordu. Savcı, gençliğinin vermiş olduğu heyecan ile adeta yerinde duramıyordu. Hayat ise çok sakindi. Dışarıdan gören biri onun uykuya daldığını bile zannedebilirdi. Ne kadar süre öylece bekledik bilmiyorum. Sonra Hayat sakin ama kararlı bir ses tonuyla “İntihar” dedi…

Hava iyice kararmaya başlamıştı. Her şey yerine oturuyordu. Hayat'ın ağzından çıkan her kelimede Savcı onaylar ve anlar bir şekilde kafasını sallıyordu. Gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı; fakat bir eksik vardı bu hikayede. Hem de en önemli eksik: Fail…

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve ...

...sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

"............."

*****

Kırklı yaşlarındaki kibar görünümlü bir adam ile otuzlarının henüz başındaki uzun boylu, yakışıklı bir adam lüks bir restoranda hiç konuşmadan yemek yiyorlardı. Masayı kaplayan gergin sessizliği kibar görünümlü adam bozdu:

-Onun, ölmesini istemediğini zannediyordum.

Diğer adam umursamadan yemeğini yemeye devam etti. Bunun üzerine adam tekrar konuştu.

-Göl evine gittiklerinde senin adını hatırlayacak. Polisler bu defa peşine düşecekler.

-Bütün malvarlığımı hesabına aktardım, Doktor. Yarın yeni bir hayatın olacak. Vakit geldi.

Diyerek ceketinin cebinden çıkardığı uçak biletini Doktor Doğan’a uzattı, diğer adam. Doktor, bilete göz gezdirdikten sonra, bileti cebine koydu ve konuştu:

-Bunu neden yaptığımı hiç düşündün mü?

-Neyi?

-Başarılı bir kariyerim var. Bu hayatı seviyorum. Ama senin aptal oyunların yüzünden, bu hayatı terk edip gidiyorum şimdi.

-Çünkü sana bu hayatı babam verdi. Babama olan borcunu ödüyorsun.

Kibar görünümlü adam, küçümser bir bakışla karşısındaki adama baktı ve kahkaha attı. Sonra birden kahkasını kesip sert bir yüz ifadesini takındı:

-Bütün her şeyi senin için yaptım. Ben senin abin sayılırım, anlıyor musun beni? Tüm her şeyi kardeşim için yaptım. Borcumu çoktan ödedim ben zaten. Ve şimdi sen bunca emeği ziyan edeceksin. Sana bir şey olmasını istemiyorum kardeşim. Hadi sen de benimle gel.

Doktor Doğan da bunları beyhude söylediğinin farkındaydı. Karşısındaki adam, kararlı bir şekilde masanın üzerindeki eski ciltli ajandayı Doktor Doğan’a uzattı:

-Hatırlıyor musun bunu, babam almıştı.

-Evet, intihar etmesinden kısa bir süre önce.

Adamın gözleri birden kederle kaplandı. İçinden, babasının o sabah yanından ayrılmadan önce söylediği o cümleyi tekrarladı: “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Sonra kendine gelip pürüzlü bir sesle konuştu:

-Bunu o hasta bakıcıya ver. Ajandanın arasındaki not kâğıdını da Hayat’a ver. Başka kimsenin görmediğinden emin ol.

-Peki Hayat’a o ilaçtan vereyim mi gittiğimde?

-Hayır, yeterince kâbus gördü. Yanıma geldiğinde tüm acıları son bulacak artık.

Dedikten sonra ayağa kalktılar. Son bir kez sarıldıktan sonra oradan ayrıldılar.

*****

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

‘‘Hakan’’

Savcı ve ben göz göze geldik. Aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Hakan her kimse fail o olmalıydı. Şaşkınlıkla, ağlayan Hayat’ın yanına gitmeyi ancak akıl edebildim. Yere düşmüş olan Hayat’a sarıldım ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Diğerleri de yanımıza geldiler, onu konuşturmak istiyorlardı fakat Hayat konuşacak durumda değildi. Onlara beklemelerini söyledim, yaptığım el hareketiyle. Bir süre o şekilde durduktan sonra Hayat uyuya kaldı. Onu uyandırmadan güvenlikli eve gittik. Onu yatağına yatırdık. Pencereden dışarıyı izleyerek düşünmeye başladım. Doktorun odasındaki konuşmalara kulak kabartmadan öncesine kadar Hayat’ın, evinin bahçesinde intihar girişiminde bulunduğunu zannediyordum. Ama şimdi olaylar öyle bir karışmıştı ki. Yorgunluğun etkisiyle ben de kısa bir süre sonra uyudum.

Pencereden gelen kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerimi açtım. İlk işim Hayat’ın odasına gitmek oldu. Hayat hala uyuyordu. Yavaşça kapıyı çekip çıktım. Gece Neslihan Hanım bizimle kalmıştı. Ona baktım fakat burada değildi. O sırada kapının kilidi açıldı. Komiser Uğur, Neslihan Hanım ve Doktor Doğan Bey gelmişlerdi. Doktor Doğan beyi gördüğüme sevindim. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. Her zamanki kibarlığından ödün vermeyerek halimi hatrımı sordu. Hep beraber içeriye geçtik. Neşeli bir muhabbete başladık. Sohbet esnasında Doğan Bey, o an unuttuğu bir şeyi hatırlayarak:

-Deniz Hanım, ben gelirken Hayat’ın ilaçlarından bir tanesini yanımda getirmeyi unutmuşum. Sizin de hastanede halletmeniz gereken birkaç işiniz vardı, bu geçici bir süre ayrılmanızla ilgili, rica etsem odamdan Hayat’ın ilacını getirebilir misiniz?

Dedi ve odasının anahtarını bana uzattı. Hayat’ı bırakıp gitmek istemiyordum ama birazcık da tüm bu olaylardan bir süre kaçıp gitmek isteği vardı içimde. Komiser Uğur:

-İsterseniz biz halledebiliriz Doğan Bey

Derken araya girdim:

-Yok, benim de hastanede unuttuğum birkaç bir şey vardı, gidip gelsem iyi olacak.

Evden ayrılmadan evvel Hayat’ın odasına bir kez daha baktım, hala uyuyordu. Nasıl yıprandıysa artık kızcağız. ‘‘Az kaldı Hayat. Sana tüm bu acıları çektirenler cezasını çekecek’’ dedim içimden. Polis memurları beni hastaneye bıraktılar. Doğan Bey’in odasına girdim. Masanın üzerinde eski, ciltli bir ajanda vardı. Daha önce hiç görmemiştim bunu. Ona dokunmamın etik olmadığını bilmeme rağmen merakıma yenik düşüp ajandayı açtım. Güzel bir el yazısıyla yazılmıştı fakat bu yazı doktorun yazısı değildi. Bir sayfa daha çevirmemle şok olmam bir oldu. ‘‘Hayat’ın Hikâyesi’’ başlığı atılmıştı. Yazılanları okumaya başladım:

“Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Her seçimimizde, bir başka seçimdeki bizi yok ederiz. Eğer onu seçseydik yaşayacaklarımızı, hiç yaşayamadan sona erdiririz. Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.

O gün yine kendime uygun bir av aramak için dışarı çıktım. Sokaklar rezil insanlarla kaplı. Herkes etrafındakilere ihanet etmek için fırsat kolluyorlar. Bu yazıyı okuyan sen, sen de polisleri aramayarak Hayat’a ihanet ediyorsun. Ama onun ihanetini merak ediyorsun biliyorum. Meraklı birisin. Geçen gün, odanın girişinden içeriyi nasıl dinlediğini gördüm. Tabi bu hikayeyi sana anlatmamın nedeni bu değil. Neden anlattığımı sen de biliyorsun. Hadi öyleyse merakını gidereyim.

Biraz dolaştıktan sonra bir restorana girdim. Masalara göz gezdirdiğimde bir çift gördüm. Onu ve erkek arkadaşını. Hakanı. Herkesin gözünde gördüğüm ihanet Hayat’ın gözlerinde yoktu. Ona ihanet ettiremezdim hiçbir şekilde. O anda onunla göz göze geldik. Ela gözlerinde daha önce hiç sezemediğim bir şey vardı. Kararımı vermiştim. Yeni avımın adı Hayat Aksak’tı.

Buraları hızlı geçiyorum. Sonuç olarak imkânsızı başardım. Hayat’ı kendime âşık etmiştim. Artık avı parçalamanın vakti gelmişti. Hayat, Hakan’ı çok fazla kırmamaya çalışarak onunla ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldılar. Hakan dağıldı. Onlar çocukluk aşkıydılar birbirlerinin. Anladım ki Hakan’ın Hayat’a olan sevgisiymiş Hayat’ı ihanetten koruyan kalkan. Ama beni engelleyemedi. Masum bir sevginin de kaybedebileceğini öğrendim o gün. Hayat, seçimiyle onunla çocukken kurduğu hayalleri ve o hayallerindeki kendisini yok etmişti. Planımı değiştirdim. Bu kez iki kurbanım vardı. Hayat ve Hakan. Önceki cinayetlerimin aksine bu kez daha önce yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Hakan’ı gölde boğarak öldürdüm. Daha önce hiç erkek öldürmemiştim. Herkes bunun intihar olduğunu zannetti. Hayat da öyle. Hakan’ın intiharından sonra benle görüşmek istemedi. İçine kapandı. Bir şekilde onu ikna edip göl evime getirdim. Bana kızgındı, kendisine kızgındı. Ama hangi duygu var ki aşka boyun eğmeyecek?

Kiremit rengi şöminenin kenarına oturduk. Cam şişeden içki doldurdum bardağına. O gece onunla geçirdiğimiz en güzel geceydi. Hakan’ın ölümünden sonra ilk kez o gece gülümseyerek baktı bana. Bu son gülümseyişi olacaktı. Başının ağrıdığını söylediği bir vakit sonra. Hava almak için bahçeye çıkmayı teklif ettim. Elinden tutup bahçeye çıktım. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bahçedeki ağaca yaslanarak oturdu. Ben de yanına oturdum. Bana dönerek:

-Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?

Dedi. Soğuk Bir ifadeyle ‘’hayır’’ diye yanıtladım.

-Ama sen toprak kokuyorsun, seni gördüğüm ilk günden beri. Sanki yağmur yağmış üstüne de yeşerememişsin, çıplak kalmışsın gibi.

Afallamıştım. İçimde yeşermeyi bekleyen tohumlar can bulmuştu sanki. Onun gözyaşlarıymış meğer ruhumun cansuyu. Ensesine nefesimle dokundum. Saçlarını kokladım. Ela gözlerini öptüm. Kulaklarına güzel şairden birkaç mısra mırıldandım:

‘‘Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki geçen hafta.
Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.’’


Omzumda uyuyup kalmıştı. Ona içimden türküler söyledim, rüyasında dinlesin diye. Bu kez ava giderken avlanmıştım. Vazgeçmiştim. Onunla birlikte, bir şiirde tutsak kalabilirdim. Hâlbuki aşk derdik, başka ne olsundu hayatın mazereti? Demezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Yahut solgun bir gül olurduk dokununca. Bütün kitapları yakardık. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalanlardık. O sırada babam geldi göl kıyısından. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Dedi. ‘‘Git baba burdan’’ dedim gitmedi. ‘‘Bu kez ihanet etmemeyi seçiyorum, git baba ne olur git’’ dedim gitmedi. O gün, beni yalnız bırakarak giden babam, bana ihanet eden babam, bugün yine bana ihanet ederek gitmiyordu. Ama o babamdı benim. Yapamazdım. Vazgeçemezdim. Babama ihanet edemezdim. O zaten büyük bir ihanete uğramıştı. Hiddetle kalktım. Hayat sarsıntıyla uyandı. Ona bağırdım:

‘‘Hainsin sen! Hakan’a ihanet etin. Hakan senin yüzünden denize attı kendini. Öldü senin yüzünden’’ dedim.

‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başladı. Bağırmaya devam ettim:

‘‘Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Sen ihanet etmeyi seçtin. Seni seven insanlara ihanet ettin. Sen de herkes gibisin. Ne zaman sizi seven biri size arkasını dönse ona ihanet edersiniz siz alçak insanlar!’’

Korkmuştu, söylediklerimin tesiriyle ağlamaya başladı. Birkaç saatliğine unutturduğum pişmanlığını ona tekrar hatırlatmıştım. Kaldırdım onu eve doğru sürükledim. Şöminenin oradan geçerken bardaklar kırıldı. Ayağı çizilmişti. Onu mahzene götürdüm. Ellerini bıraktım. Bu mahzen benim kalbimin içiydi. Onun cılız ışığının kalbimin içinde, karanlık kalbimin içinde sönmesini bekledim. Sönmedi. Vurdum ona, bağırdım:

‘‘Sönsene, neden sönmüyorsun?’’

‘‘Deniz’’ diye sayıklamaya devam ediyordu. Kaldırdım onu ikinci kata çıkardım. Yatağın üstüne fırlattım. Yüzü yatağa dönük şekilde ağlıyordu. ‘‘Deniz’’diye sayıklamaya devam ediyordu. Üzerine çıktım. Ensesine yaklaştım.

‘‘Dur! Dur lütfen…’’ diye yalvarmaya başladı. ‘‘Bırak! Kendine gel! Yapmaaa! Yapma…’’ dedi. Yaptım. Ona tecavüz ettim, daha öncekilere yaptığım gibi. Ona ihanet ettim, daha öncekilere ettiğim gibi.

Onu tutup dışarı sürükledim. Ağlıyordu. Yine ‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başlamıştı. Fırlattım onu ağaca doğru. Cebimden jilet çıkardım. Uzattım ona.

Babam yanıma geldi, omzuma dokundu. Şairin en güzel şiirini okumaya başladı yüksek sesle:

‘‘Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca…
Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz…’’


Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.''

Yazılanlar burada bitiyordu, bir kaç saniye hareketsiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Demek gerçekten Deniz diye birisi vardı ve Hakan'ı öldürmüştü, büyük bir ihtimalle bu son intihar da onun eseriydi. Peki Doğan Bey'in ne alakası vardı bütün bu olanlarla? Hemen Uğur Komiserin cep telefonunu aradım, cevap yoktu. Neslihan Hanım'dan da ses çıkmadı. Hayat oralarda bir yerde bu iğrenç herifle, adaşımla tek başınaydı ve benim elimden hiç bir şey gelmiyordu.

Panik atak başlamıştı her zaman olduğu gibi. Anlamsızca etrafa bakıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Masanın üstünü dağıttım. Çekmeceleri çıkarttım, işe yarar hiç bir şey yoktu. Sağ taraftaki dolaba yöneldim. Kilitliydi. Zorladım. Sora da yumruk, tekme, tüm gücümle uğraştım. Dolap devrildi, kilit kırıldı.

Hasta dosyaları, bir kaç tane şiir kitabı- Ülkü Tamer'i duymamıştım hiç- epey bir de Sadık Hidayet kitabı vardı. Okumuştum zamanında Kör Baykuşu, ama bu kadar farkı nüshasının basıldığının farkında değildim. Dosyaları inceledim. Hayatın dosyasını buldum ama içi boştu. Almış olmalı pis herif. Bir insanı tanıdığını sanırsın, sonra bakmışsın bambaşka birisiymiş. Alttaki isimsiz dosyanın arasında bir fotoğraf gördüm. Açtım, benim resmimdi Hayat'la birlikte. Ne olduğunu anlayamadım, sinirden herhalde tüm kağıtlar havada uçuştu. Bulabildiğim kağıtlara baktım yerde, Hayatla olan görüşmelerimiz, benim iş dışında gittiğim yerler, arkadaşlarımla buluşmalarım. Hiçbir anlam veremiyordum, beni niye izliyordu bu Doktor. Dolaptaki dosyaları hızla karıştırdım, Deniz Derekap diye bir isim dikkatimi çekti, tam dosyaya uzanırken arkamdan ince bir erkek sesi duydum. Ben arkamı dönemeden boynuma şırıngayı saplarken “Görüyorum ki geç kalmışım” diyordu kim olduğunu tahmin ettiğim adam.

******
Hala anlayabilmiş değilim nasıl bu kadar hızlı gelişebildiğini? Oysa hiç bitmeyecek gibiydi her şey. Yeni hayatımı hayal edip heyecanlanıyordum, Hayat'la kuracağımız. Çeşitli kelime oyunları yapıyordum hatta o yavaş yavaş iyileşirken. “Hayat Deniz'de başlar” gibi çocukça şeyler. O akşamdan sonra, polisler geldikten sonra ama, sanki freni patlamış kamyon gibi hızlandı her şey ve ben ... ben elimde kanlı bir makas, ağacın dibinde. Hayat da yanımda, kahkahalarla gülüyor... Onun elinde jilet, üstü başı kan içinde. Anlamıyorum ama, histeri krizi mi geçiriyor, gerçek mi kahkahaları. Sevdiğim kadın değil bu, başka biri. Hatırlamaya çalışıyorum olan biteni. Bir şeyler canlanıyor hayal meyal.

*****
Yataktayım göl evinde, uyuşturulmuş, ağır ağır doğruluyorum. Kimse yok odada, bulanık görüyorum her yeri. Bağlanmışım yatağa, fazla sıkı değil gerçi. Kaçamayacağımdan emin herhalde Deniz. Deniz herhalde bağlayan beni, o iğneyi sokan da, görmesem de yüzünü anlıyorum. Bir nefret var içimde tüm hücrelerimde hissettiğim sevdiğim kadına yaptıklarını düşündükçe. Elim kan içinde, bir şey mi yaptı acaba pislik? Birden akıma geliyor yere düşmeden önce cebime atmayı başardığım o makas. Birkaç denemeden sonra uzanabiliyorum cebime, kurtuluyorum bağlarımdan. Yavaşça sevgilimin hayatının karardığı bu yatağı terk ederek aşağıya iniyorum. Dışarıdan sesler geliyor, anlamıyorum ama. Şöminenin önünde çıplak ayağıma camlar batıyor. Acımıyor ama canım, acıyı unutmuşum, sadece nefret var aklımda. Sadece intikamını almak istiyorum Hayat'ın.

*****

Hayat'a bakıyorum yanımdaki, şimdi ağlıyor, biraz önceki kırmızı gözleri şimdi her zamanki elalığında. Hayat diyorum, ağlama sevgilim diyorum. Yanındayım diyorum, bitti diyorum. Biliyorum beni anlıyor, biliyorum beni seviyor, biliyorum gözlerinden. İleride bir karartı, yerde yatan bir adam kırmızılar içinde. Kırmızıyı sevmiyorum ben, Hayat gibi. Ağlıyor hala, bilekleri kıpkırmızı. Hayat, bir tanem, güzel olacak her şey, bitecek birazdan, yarın sabah beraber uyanacağız kuş sesleriyle. Düşünemiyorum hiç bir şeyi, yerde yatan adama bakıyorum ve canlanıyor bir şeyler tekrar.

*****

Kapıyı açıyorum, uzakta ağacın dibinde Hayat var, yaşıyor hala. Hayatta. Bırakamam ben Hayat'ı, ne olursa olsun. Başında arkası dönük bir adam var, Deniz herhalde, biraz önceki nefret tamamen ele geçiriyor vücudumu. Gözlerim yağmur gibi kapkara, ayağımı sürüyerek yaklaşıyorum ağaca doğru. İlk önce Hayat'ın sesini duyuyorum, ağlıyor “Deniz” diye. Geliyorum her şeyim, kurtaracağım seni. Adam o kadar emin ki kendisinden, fark etmiyor bile beni. O ince sesiyle;

“ Git artık, istediğini yaptım. Sayende sevdiğim kadını da yok ettim, iki seneden sonra. Artık ödedim kefaretimi, rahat bırak beni” diye bağırıyor

Sonra kalın bir ses” Sen seçimini yaptın” diyor “senin seçimin bendim, vazgeçemezsin benden. Ölümden vazgeçemezsin, sen benle var olacaksın hep. Doktor da gitti artık, sadece ikimiz olacağız”

Sonra ağlayan Hayat'a dönüp o şiirlerden birini okumaya başlıyor yine:
“Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan”

Kan kelimesiyle birlikte geliyorum artık Deniz'in yanına. Nefesimi hisseden, dönüyor arkasını.

*****

Sustu Hayat artık, sadece huzurlu gözlerle bakıyor bana, iliklerime kadar hissediyorum artık o toprak kokusunu. Hayatın kokusu bu ya da ölümün. Eline uzanıyorum, başıyla bir şey gösteriyor bana, konuşmuyor. Bakıyorum, hayatın defteri, o kırmızı defter. Alıyorum, kanlanmış sayfalar, yeni bir şeyle yazılmış en sona, okumuyorum;

“ Denizime, eski ve yeni- ilk ve son aşkıma. Biliyorum, ikiniz de aynısınız. Doktorun yanında ilk gördüğüm zaman tanımıştım seni. Deniz'imi, Deniz'lerimi. O jileti attığın gün biliyordum beni öyle bırakmayacağını. Hakan'ı anlattığında, başka çaren olmadığın farkındaydım, doğru olanı yaptığının. Hakan da ihanet etmişti, diğer herkes gibi. Böyle olması gerekiyor demiştin. Öyle olması gerekiyordu. Kurtulmak zorundaydın babandan. Bırakmamıştı seni gittiğinden beri, ilk ihanet eden oydu, babandı oysa sen değildin. İnandırmaya çalıştım seni ama olmadı. Kurtulmalıydık babandan. İlk girişimden sonra, evde de sol bileğimi o yüzden feda ettim, senin için sadece, senin için her şeyi yaparım ben Deniz. Ve anladım daha hastaneye geldiğimde, birken iki olmuştu Denizlerim. Benim için yeni bir Deniz yaratmıştı aşkım, her zaman beraberdim sizle. Özlüyordum seni, ama yeni Deniz'e de alışmaya başlamıştım. Rüyalarımı anlattım ona, toprak kokusundan bahsettim, küçük iğrenç adamı, tecavüzü, hepsini söyledim. Sonrasını değil tabi. İyileştiriyordu, yavaş yavaş kurtarıyordu beni. Ve kurtardıkça bağlanıyordu daha fazla, her kurtarıcının kurtardığına bağlandığı gibi. Özlüyordum seni, ara sıra görsen de renk vermiyordun hiç. Senin için her şeyi yaparım biliyorsun ama sensiz olmak bitiriyordu beni. Deniz'e bağlandım ben de. Sen tek aşkımdın her zaman ama. Zihin maddeden güçlü derdin, sabret derdin, ama benim zihnim kalmamıştı artık- Deniz'im vardı. Deniz'lerim vardı. Notun elime ulaşınca, ilk tanıştığımız günü hatırladım. Hani Hakan gidince karşıma oturmuştun ya. Tanımıyordum tabi seni. Yaşlı gelmiştin bana bir de, tam kalkacakken şu ünlü lafını söylemiştin. “ Seçimlerimiz bizi var eder ya da yok eder, benimle var olmak mı istersin , yoksa sonsuza kadar yok olmak mı?” Normalde polis çağırmam gereken bu cümle nedense etkilemişti beni ve kalmıştım yanında. Ben seni seçtim Deniz. Var ya da yok olmam bir şey değiştirmez seninle olayım yeter. Seni seviyorum Deniz, bunu okuyorsan bil bunu lütfen, hep seninle olacağım, her yerde. “

*****

Arkasını dönerken Deniz bağırıyorum tüm gücümle ve makası karnına saplıyorum. Deniz, ama Deniz değil... yani farklı birisi değil. Yüzü değişik ama karşımdaki şahıs o zamanında hastanedeki akıl hocam, en saygı duyduğum doktor Doktor Doğan Bey. Benim yüzümdeki nefret yavaş yavaş yerini şaşkınlığa bırakırken, onda bir mutluluk, sadece toprakla özdeşleştirebileceğim bir huzur var. “Deniz” diyor o her zamanki babacan tavrıyla. “ Tam zamanında”

*****

Bakıyorum gözümde yaşlarla yanımdaki o savunmasız, korunmaya muhtaç , temiz yavrucağa, sevdiğim kadına, hayatıma bakıyorum yavaş yavaş kendimden geçerken. Gülümsüyor bana, tutuyor ellerimi. Ela gözleri huzurlu, gözleri kapanırken “Seni seviyorum Deniz” diyor. Ben cevap vermiyorum, bilmiyorum hiç bir şeyi. Sadece ağlıyorum. Kapanıyor benim de gözlerim, susuyor her şey.

BİR YIL SONRA – BİLİNMEYEN BİR ODA:

Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu.

TAMAMI AYRILIK
Ayrılık bir şiir değil ifadesiyle
Varliginizdaki yoksunluk
Toplumunuzdaki mahrumiyet
Gölgelerin can bulan hali
Diliniz döndüğünce
Anlattığınız hiçliğin kapısıdır

Ayrılık bir gün değil tam zamanıyla
Ömrün en ağır yükü
En yavaş akan nehri
Gecenin hanceri, gündüzün kurşunu
Hazır olamadığınız bir turlu
Sımsıkı sarılan kara kefendir.

Ayrılık düşünmek değil tam anlamıyla
Hayallerin kanat çırpışı
Umudun haykıran sesi
Gönüllerin destanı sessiz bir çığlık
Doğum ile ölüm aradinda
Vuslatın yegane dostudur
15-04-2018
Uğur UKUT

zenda, bir alıntı ekledi.
22 Mar 22:38

Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil

Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün

Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın

Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit te mahluktur
Vakit te mahluktur

İşliyor kalbim
Eskiyor saçlarım
Ve gözlerimin en ince hücreleri

Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu

Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat

Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın

Kesitler

Mahlukta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Analar ölür
Kök salar hasret yüreklere
'Bir evlat pir olsa da'
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük

Oğullar ölür
Bir kafes olur ölüm
Ana kalbi bir kuştur
Azad kabul etmez

Sevgililer ölür
Bir hicret olur ölüm
Bir sıla

Mesela arkadaşlar
Arkadaşlıklar vardır okullarda
Bakarsın biri gelmez bir gün
Ve artık hiç gelmeyecektir
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta
Bahçeye koridorlara sınıflara
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda
Kimi kirpikleri ıslak
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa
Anıların
Kimileri öbek öbek toplanıp
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle
-Nasıl olur daha dün beraberdik
-Salıncakta İki Kişi'yi izlemiştik daha dün nasıl olur
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık
''Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar'' demişti unutamıyorum

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkez susar
Konuşur ölüm

Ve sürer hayat.

Bazan bir tekerlek altında
Ansızın gelir ölüm
Apansız biter sınav
Bir elektrik kesilmesi gibi
Kesilir tulu emel

Bazan ölüm vardır
Ölümden önce gelir
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır
Sorular hep yanıtsız kalır orada
Sadece konuşan rüyalardır
Yahut hayaller suskun duvarlarda
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder
Ama beyin hep umuttan yanadır

Bazan akan bir film şeridinin
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir
Ölüm
Karşıda bir manga asker
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta

Ölümden uzak ölümler vardır
Gazete ilanlarında rastlanılan
Dünyaya bağlılığın zavallı
Ve muannit
Bir belgesidir
Daha çok kalanlara ait.

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü

Ölümler vardır:
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde

Bir Portre

Engin sakin berrak bir denize
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır
Nasıl yürürse insan
Sokrates öyle yürüdü ölüme

Tilmizleri ağlaşırken
O vasiyet ediyordu:
-Asklepyos'a bir horoz borçluyuz
Unutmayınız.

Ne tuhafsınız dostlar
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye
Yükselmek varken ölümsüzlüğe

İnancına sahip olmak
İnsan olmanın şartı
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik
Hayatın ölümcül yanına
Takılıp kalmak değil mi?

İlkin ayaklarında duydu Sokrates
Zehirin soğukluğunu
Ve yavaş yavaş ölüm
Yükseldi göğsüne çenesine

Dudaklarında donan son bir tebessümle
Bir işaret taşı da böylece
Sokrates dikmiş oldu ölüme

Ölümün Sesi

Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde:
-Kışlanın önünde redif sesi var
Namluların ucunda ölümün sesi!

-Bir ay doğdu geceden oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!

-Erzurum dağları kan ile boran
Vadilerin koynunda ölümün sesi

-Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!

-Bir ihtimal daha var
Umuddan da öte ölümün sesi!

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı
-N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
-Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek!
Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına

Son Söz

Ve zaman döne döne
Gelmişti başlangıç noktasına
İlk yaratılış düğümüne

Mahlukatın var olduğu
Yüzüsuyu hürmetine
Evrenin Efendisinin
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine.

Hayatın menbaı
Merhametin son durağı
Madeni, muhabbet ocağının
Ateşler içindeydi
Yatağında.
İltica etmişti sanki Kainat
Kutsal tenine
Hayata şafak olan alnında
Ter taneleri
Her biri insanlık çilesinden
Bir haberdi sanki
Bir an oldu
Aralandı gözleri
Sonsuzu kuşatan bakışları
Süzdü ciğerparesi Fatıma'yı
Süzdü tek tek çevresindeki
Can dostlarını
Kıpırdadı dudakları, dedi:
-Ebu Bekir kıldırsın namazı
Sonra daldı daldı uyandı
Son defa aralandı
Bakışları
Yöneldi bir noktaya
Karar kıldı bir noktada
Ve dedi:
-Merhaba ey refik-i ala!

Olacak oldu
Akıllar kamaştı
Kalpler tutuştu
Feryat ve figan gökleri tuttu
Çekti kılıcını Faruk olan
Sıçradı orta yere:
-Kim derse ''O öldü'', öldürürüm!

Ayrılık ateşinden
Ateşin şiddetinden
Sanki bendler çözülmüş
Felekler çökmüştü
Şuur tutuşmuş
Akıl iflas etmişti.

Sonra Sıddıyk olan
Yetişti geldi
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına
Sonra baktı çevresine
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan
Ashabına
Aline
Ebu Bekir dedi:
-Ey nas, susun!
Kim ki Resulullaha tapmaktadır
Bilsin ki Resul ölmüştür
Kim ki Allaha tapmaktadır
Bilsin ki Allah ölmez
Hayy ve Layemuttur

Ey nas, susun!
''İnna Lillah ve inna ileyhi raciun''

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne
Sürdü bulutlanmış gözlerini
O güzellikler ülkesine
Baktı baktı ve dedi:
-Hayatında güzeldin
Ölümünde güzelsin
Öldün
Bir daha ölmeyeceksin

Şiirler, Erdem BayazıtŞiirler, Erdem Bayazıt

Barış burda anlatılandır.
Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.
Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişle döner ya baba
elinde yemiş dolu bir sepet;
ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak bir testi gibi
ter damlalarıyla alnında...
barış budur işte.
Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman,
ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
yangının eritip tükettiği yüreklerde
ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
boşa akmadığını bilerek kanlarının,
barış budur işte.
Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi
ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece.
Barış, açılan bir pencerden, ne zaman olursa olsun
gökyüzünün dolmasıdır içeriye.Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
Başaklar uzanıp, 'ışık! ışık! ' diye fısıldarken birbirlerine!
Işık taşarken ufkun yalağından.
Barış budur işte.
Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler
geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından
cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi gibi;
barış budur işte.Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
bir kök olduğu zaman
gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardısıra.
Ve sonunda hissettiğimiz zaman yeniden
zamanın tüm köşe bucağındaki acıları kovmak için
ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
Barış budur işte.
Barış ışın demetleridir yaz tarlalarında,
iyilik alfabesidir o, dizelerinde şafağın.
Herkesin 'kardeşim' demesidir birbirine, 'yarın yeni bir dünya kuracağız' demesidir;
ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
Barış budur işte.
Ölüm çok az yer tuttuğu gün yüreklerde,
mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların,
şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
büyük karanfilini alacakaranlığın...
barış budur işte.
Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.
Ve toprakta derin izler açan sabanların
tek bir sözcüktür yazdıkları:
Barış.
Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
Bu tren barıştır işte.
Kardeşler, barış içinde ancak
derin derin soluk alır evren.
Tüm evren,
taşıyarak tüm düşlerini.
Kardeşler, uzatın ellerinizi.
Barış budur işte.

Yannis Ritsos

Ekrem Yaşar, bir alıntı ekledi.
13 Şub 02:11 · Kitabı okudu · 7/10 puan

''zamanların en iyisiydi. en kötüsü de... akıl çağıydı, budalalık çağıydı da. inanaç çağıydı aynı zamanda inkar çağıydı da. bir taraftan aydınlık bir taraftan karanlık mevsim yaşanıyordu. umudun baharıydı, yeisin kışı. her şeyimiz vardı ama hiç bir şeyimiz yoktu. hepimiz doğruca cennete gidiyorduk ama hepimiz cehenneme de gidiyorduk. kısaca bu çağ bu devre öyle benziyordu ki, sesi en çok çıkan otoriteler iyisiyle kötüsüyle ikisinin mukayesinin, sadece üstünlük bağlamında yapılmasına ısrar ediyordu.''

İki Şehrin Hikâyesi, Charles Dickens (Sayfa 13 - Can Yayınları)İki Şehrin Hikâyesi, Charles Dickens (Sayfa 13 - Can Yayınları)

FİLM TAVSİYESİ: OTOBÜS ( KÜLTÜR ŞOKU )
Künye:[1]

Senaryo,Yapımcı,Kurgu: Tunç Okan  
 Görüntü Yönetmeni: Güneş Karabuda

 Yapım Yılı: 1974    Tür: Dram, Komedi, Polisiye, GerilimOyuncular: Tunç Okan, Tuncel Kurtiz, Björn Gedda, Oğuz Arlas, Aras Ören, Hasan Gül Müzik: Zülfü Livaneli  Yapım: Türk/İsveç Ortak Yapımı


Yıl: 1974

Film Süresi: 91 dk.

Filmin Konusu:

Jilet bile yapılamayacak kadar eskimiş, hüzünlü bir otobüs… Otobüs içinde; daha refah bir hayata başlayacak olmanın umudunu ve karşılaşılacak olan yabancı coğrafyanın bilinmezliğinin verdiği çocuksu çekingenliği aynı anda taşıyan 9 tane erkek yüzü… Belki hayatlarında bir kez dahi şehri görmemiş, tüm ömürlerini köylerinde geçiren ve bin bir hayalle ve iş bulup refah içinde yaşama, belki de ailelerini de yanlarına alma umudu ile köylerinden kopup kaçak işçi olarak Stockholm’e giden 9 yüz… İşte ülkemizde gösterimi uzun süre yasaklı olan fakat hem daha sonra ülkemizde hem de yurtdışında büyük yankı uyandırıp pek çok uluslararası ödülü evine götüren Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ‘‘Otobüs’’ ün kısaca öyküsüdür bu anlatılanlar.

Sonradan sahtekâr olduğu anlaşılacak şoföre tüm umutlarını bağlayarak köylerini bırakıp umudu ve refahı aramak için İsveç’e kaçak işçi olarak giden dokuz kişinin Stockholm’deki işlek bir meydanda durumun kendi gibi hazin ve hüzünlü olan eski bir otobüs içinde yaşadıkları dramı anlatmaktadır filmimiz. Polislere kayıtlarını yaptıracağını ve bu kayıt sonrasında ertesi gün yeni işlerine başlayabileceklerini söyleyen ve bu vaatle talihsiz grubun tüm parasını ve pasaportlarını alan şoförün bir saat içinde geleceğini söyleyip hiç gelmemesi üzerine, yabancıları oldukları vahşi medeniyet dünyasının kucağında yapayalnız kalmıştır artık kahramanlarımız. Açtırlar, parasızdırlar, pasaportsuz, yersiz ve yurtsuzdurlar… Sürekli yeniyi öven ve eskimiş olan hiçbir şeyin kabul edilmediği bir medeniyet ortasında boyaları dökülen, metali çürümüş eski mi eski bir otobüs içinde tutsaktırlar… Gıcır gıcır giysileri, ellerinde iş çantaları ya da alışveriş torbaları ile meydandan geçen insanların garip bakışlarına maruz kalan külüstür aracın içinde polis tarafından enselenip sınır dışı edilme korkusu içinde kalakalmıştırlar. Yakalanma korkusu ve belki de biraz da yabancı oldukları toplumun korkunçluğundan kaçma arzusuyla sıkı sıkıya örtmüşlerdir otobüsün turuncu renkli, arabesk görünümlü perdelerini. Fakat gece olmuştur… Açtırlar, saatlerce otobüs içinde kaldıkları için tuvalete gitme ve nefes alma ihtiyacı içindedirler. Sonunda, gün boyunca etrafında dönüp durulan, şaşkınlıkla ve tiksintiyle süzülen ve hor görülen eski otobüsten birer ikişer çıkmaya, açlıktan çöp kutularındaki artıkları didiklemeye başlarlar.  Halka açık alanda sevişen çiftleri, hayatlarında hiç karşılaşmadıkları büyük mağazaları, cafcaflı ve albenili kıyafetleri sergileyen bir o kadar gösterişli vitrinleri, sex shopların cüretkâr ve fütursuz vitrinlerini, yürüyen merdiven denen ve üstünde nasıl durmaları ya da ne yapmaları gerektiğini kestiremedikleri ‘medeniyet’ icadı hareketli merdivenleri göreceklerdir bu bir gecelik kâbus kıvamındaki süreçte.


Bu dokuz kişiden medeniyete ve refah umutlarına ilk kurbanımızı veririz ardından. Polisten kaçarken arkadaşını kaybeden ve dil bilmez, yol ve iz bilmez, pasaportsuz, beş parasız halde sokaklarda kaybettiği arkadaşının adını geceye ‘‘Mehmettt Mehmettt’’ diye son derece yürek dağlayan bir şekilde haykıran bu karakterimizin sabah soğuktan donmuş bir şekilde bir köprüde durduğuna ve ardından kaskatı kesilmiş vücudunun köprüden aşağıdaki nehre düştüğünü görürüz. İkinci kurbanımız ise Tunç Okan’ın bizzat kendisinin canlandırdığı kara yiğit delikanlı Mehmet’tir.  Aç bir halde tuvalete gidip suyla karnını doyurmaya çalışırken yanına sırnaşan bir İsveçlinin peşine takılır kahramanımız. Peşine takıldığı adam eşcinseldir ve aslında Mehmet’i yanında götürmesinin sebebi akşamlık eğlencesini son derece dejenere bir ortamda bu kara yiğit, yakışıklı, kelli felli genç adamla geçirmektir. Kahramanımız olaylardan ve yaşanacaklardan habersiz bir şekilde adamı takip edecektir. Çünkü açtır, kimseyi tanımadığı bu korkunç yerde onun yanına yaklaşan herkes çekingen bir umudun yeşerticisidir. Sonunda kahramanımızı elinde açlıktan saldırdığı butuyla koltuğuna korkuyla büzüşmüş bir şekilde seks partisi yapılan bir yerde görürüz. Yılın playboyu seçimlerinin yapıldığına, seçen bayan ve seçilen sözde playboy şahsın resmen kulüpte herkesin gözünün önünde seviştiğine, kahramanımızı bu dejenere mekana sürükleyen adamın eşcinselliğin belki de ‘e’ sinden haberi olmayan Mehmet’e sarkıntılık yaptığına ve tüm bunların sonunda da Mehmet’in adeta tüm yaşananların bir toplamı ve hissedilenlerin özeti olan bir haykırış kopardığına ve adeta bir hayvanın vahşiliğinde masadaki yemeklere ve butlara saldırdığını görürüz. ‘Vahşi’,  ‘barbar’ gibi sözlerle bu hareketinden dolayı kulüpteki insanlar tarafından adeta  hor görülür, kınanır kahramanımız. İnsanlar… Yaptıkları iğrenç şeyler, dejenerelikleri ile asıl vahşi ve hayvani olan insanlar tarafından… Ardından da kapana kısılmış bir hayvanmışçasına dövülerek tenha bir bahçede öldürüldüğüne şahit oluruz Mehmet’in. Ayrıca diğer yedi kişinin de gece boyunca şehrin insanları tarafından korkutulduğuna ve alay konusu olduğuna şahit oluruz.

Ve yine sabah olmuştur… Dokuz kişiden bedenen yedi kişi kalmıştır… Aynı külüstür, hüzünlü otobüsün içinde ve arabanın ilk park edildiği yerdedirler. Perdeler yine sımsıkı kapanmıştır dış dünyanın ürküntüsüne set çekme arzusu ve sınır dışı edilmeme umuduyla… Ve sonra yasak yerde iki gündür park edilmiş vaziyette duran hüzünlü otobüsümüz polisin emriyle çekilir. Sonunda kitli olan kapı da açılır ve yedi ürkek surat çıkar polislerin karşısına. Ve son sahnede de kaçak işçi adaylarının bir bir, adeta sürüklenerek sınır dışı edilmek üzere karakola götürüldüğüne ve külüstür arabanın da üstüne arabayı tuzla buz edercesine balyozların indiğine şahit oluruz. O; külüstür, medeniyetin yeniliğe düşkün yapısının ortasında tüm eskiliğiyle ve hüznüyle duran otobüse inen her darbe, dokuz kahramanımızın hayalleri ve umutlarına inmiştir adeta ve Türk Sineması’nın en etkileyici ve yürek delici filmlerinden biri de bu üzücü ve son derece vurucu finalle sona ermiştir..



Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

Tunç Okan’ın oyunculuğu 1966’da bıraktığını söylemesinden 8 sene çektiği, sinema dünyasına son derece dikkat çekici bir dönüş gerçekleştirdiği ve  yönetmen koltuğunda ilk defa görev aldığı filmidir ‘‘Otobüs’’.  Okan’ın senaryosunu son derece etkilendiği bir gazete haberinden esinlenerek oluşturduğu film, ülkemizde yıllarca yasaklı kalmış fakat daha sonra Danıştay kararıyla gösterime girebilmiştir.[2]

‘‘Gösterime girdiği yıllarda yurt içinde ve yurt dışında oldukça sözü edilen Otobüs, içeriğiyle ilgili olarak olumlu ve olumsuz birçok eleştiri almıştır. Türkleri küçümsediğini savunanlar, filmin gerçekçi olmadığını söyleyenler, basit ve şematik bulanlar ya da olay ve kişilerin abartıldığını öne sürenler olduğu gibi; gelişmiş ve az gelmiş ülkeler arasındaki çelişkiyi çok başarılı verdiği, Doğu-Batı toplumları arasındaki uçurumu vurguladığı, gerçekçilik anlayışının farklı verilebileceği ve bu filmin de gerçekçi olduğu, yurtdışına giden işçi Türklerin durumlarını bira abartarak da olsa doğru bir biçimde sergilediği görüşlerini paylaşanlar da olmuştur filmle ilgili olarak.’’[3]

Tunç Okan, Zeynep Oral’ın kendisiyle yaptığı söyleşide bu eleştirilere ve filme yönelik suçlamalara sinema endüstrisinin çarkının dışında, acemi ve amatör bir ruhla çalışmanın filme kattığı farkı da vurgulayarak şu şekilde yanıt vermiştir:

‘‘Bütün bu bilgisizliğin, acemiliklerin, daha doğrusu sinema piyasasının, sinema sisteminin dışında, film yapmanın benim için çok yararı oldu. Çok şey öğrenmenin yanı sıra, düşünce özgürlüğüme sonuna dek sahip çıkabildim. Yine bu filme amatör bir tavırla yaklaşmam, sonuç üzerinde de olumlu noktalar yarattı. Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı  aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti…’’[4]

Tüm söylenenleri bir yana bırakırsak, ‘‘Otobüs’’ filmini eleştirenlere en güzel cevabı yurt dışındaki festivallerin verdiğini söylemek mümkündür. Çünkü Tunç Okan’ın yönetmen koltuğuna ilk kez oturduğu bu filmi sayesinde Türk Sineması pek çok uluslararası  festivalde taçlandırılmıştır. Sicilya’da düzenlenen Taormina Film Festivali’nde büyük ödülü (altın charybe), Çekoslavakya’da düzenlenen Karlovy Vary Film Şenliği’nde Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları ödülü, Dünya Sinema Kulüpleri Federasyonu’nun Donkişot ödülünü evine götüren film aynı zamanda da Strasbourg (Fransa) İnsan Hakları Film Festivali ödülü, Portekiz’de Santarem Festivali büyük ödülü ile birlikte Sinema Eleştirmenleri özel ödülünü kazanarak hak ettiği değeri uluslar arası platformda elde etmiştir.[5]

Okan, Zeynep Oral’la gerçekleştirdiği aynı söyleşisinde şunları da ifade etmiştir:

‘‘Ben her şeyden çok insana inanıyorum. Bir milliyetin ya da milliyetçiliğin sınırlarıyla, kalıplarıyla belirlenmiş değil; özünde içerdiği evrensel değerlerle insana inanıyorum. Bu nedenle ilk filmimde olduğu gibi, bundan sonraki çalışmalarımda da konu insan olacak. … Ne yazık, ne acı, Türk aydınının bir bölümünün, çağdışı bir sansürle aynı yerde birleşmesi, aynı bağnazlığa düşmesi…Azgelişmiş toplumların bazen aydını da belli koşulları yırtıp atamadığından azgelişmiş oluyor ve bir sanat eserine ancak çok dar çerçevelerden bakıyor …’’[6]

Otobüs filmini incelemeden, önemli noktalarını ve sahnelerini irdelemeden ve popüler sinemayla kıyaslamasını gerçekleştirmeden önce kendisi de gurbetçi bir yönetmen olan Tunç Okan’ın bu filminde ve yönetmenlik koltuğunda bulunduğu diğer filmlerinde işlediği ‘‘dış göç’’ kavramını açıklamamız ve Otobüs’ün dış göç konusunu işlemede izlediği yolu aktarmamız gerekmektedir.

Dış göç;  2. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan bir olgudur. Savaşın bitimiyle hızla sanayileşme sürecine giren fakat bunun getirdiği iş gücü ihtiyacını karşılayamayan Batı Avrupa Ülkeleri, bu ihtiyaçlarını karşılamak için yabancı iş gücü talebinde bulunmuşlardır ve bu da pek çok ülkede iş gücü göçüne neden olmuştur.  Günümüzde ise milyonlarca insan kendi ülkelerini şiddetten ya da baskıcı rejimden kurtulmak için terk etmektedir. Üçüncü dünya ülkelerinde çoğulcu ve katılımcı yapı eksikliği olduğu ve buralarda ekonomik, siyasi ve askeri güç belirli toplumsal grupların tekelinde olduğu için; toplumun bir kısmı ihmal edilmekte ya da baskıya maruz kalmaktadır. Bu durum da insanların son çare olarak göç etmelerine neden olmaktadır.[7]

Türkiye dış göçüne bakacak olursak…1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan Türk Alman İşçi Mübadelesi Antlaşması ile Batı Avrupa’ya dış göç başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkelerinde oluşan ekonomik gelişmelerin doğurduğu işgücü açığı ve imzalanan bu antlaşma sonrasında pek çok vatandaş iş bulup para kazanmak umuduyla Batı Almanya, Fransa, İsveç, Avusturya, Belçika gibi ülkelere dış göç gerçekleştirmiştir.[8]

Çoğunluğu hiç şehri bile görmemiş insanlardan oluşan bu gurbetçiler; yabancı ülkelere ayak bastıklarında doğal olarak son derece bocalamış, adeta sudan çıkmış balık durumuna gelmişlerdir. Vatan özlemi, yabancı bir yerin kültürüne adapte olmada yaşanan güçlük ve iki kültür arasında sıkışıp kalmak, istense de yurda dönememe durumu, büyük ümitlerle gelinen el diyarlarında çekilen zorluklar gibi durumlar ileride dış göçün sonuçlarını yansıtacak pek çok filmin çekilmesine de sebep olmuştur.

İşte bu filmlerden biri olan ve 1974 tarihinde çekilen Otobüs, Ortak Pazar ülkeleri dışından yabancı iş gücü alan Batı Avrupa ülkelerinin, içlerine girdikleri ekonomik durgunluk sebebiyle işçi alımını durdurmalarından bir sene sonra çekilmiştir. Filmdeki dokuz talihsiz karakteri dış göçe zorlayan ya da yönlendiren gerekçe bellidir;  iş bulmak, daha iyi bir yaşam ve yoksulluktan kaçmak… Filmde dış göç yasadışı yollardan yapılmak istenir.  Kazanç uğruna her şeyi yapabilecek yasadışı kurumların, daha iyi bir yaşamı umut ettikleri için köylerinden kopup gelen karakterleri yabancı iş gücü alan ülkelerden İsveç’e kaçak yollarla ve karaborsa fiyatlar karşılığında götürmelerinin altı çizilmektedir. Otobüs’ün aynı zamanda şoförü olan ve sürekli olarak medeniyete geldiklerini ve artık çok para kazanacaklarını işçi adaylarına yenileyerek onlara boş umut vermeyi sürdüren karakter aracılığıyla; sahte evraklar, belge ve vizeler temin ederek gurbetçi işçi adaylarını sömüren aracı kurumlara dikkat çekilmiş ve yapılan para alışverişlerine ve sahtekârlıklara vurgu yapılmıştır. Böylelikle dış göç uğruna insanların çektiği çileler ve maruz kaldıkları sahtekârlıklar da son derece gerçekçi bir şekilde sunulmuştur.[9]

Otobüs filmindeki göçmen adayları yoksulluktan kaçmaktadır. Onların yoksulluğu endüstrileşme ve teknolojik gelişmelerle zenginliğin uç boyutlara geldiği bir çağda aynı zamanda da son derece ironik bir şekilde yoksulluğunda bir o kadar uç boyutlara gelmesinin getirdiği sefalettir. Dokuz karakterimiz bu durumu değiştirmek için, yoksulluğu yenmek için, daha iyi yaşam umudu ile göç etmeye yönelirler. Filmimizde göç edenlerin hepsi erkektir. Türk dış göçünün önce erkeklerin dış ülkelere gitmesi ve ardından aileleri yanlarına almaları ya da almamaları şeklinde cereyan ettiğini anlatır bu durum. Zaten Türk dış göçünde kadınlar genelde görünmez aktörlerdir. Filmimizde kadın figürüne, yönetmen Tunç Okan’ın kendi canlandırdığı karakterin kurduğu düşte ekranlara yansıyan pamuk tarlasında çalışan iki kadının görüntülerinde rastlamaktayız. Kadın özlemin ve ana, eş olarak memleketin, anayurdun simgesidir. Filmdeki karakterler çekingen umutlarını da yanlarına alarak gittikleri İsveç’te yaşama ve oraya yerleşme imkânı bulamamalarından ötürü mevcut sosyal statülerinde de bir değişme gözlenememiştir. Hayatlarında iyi yönde değişen hiçbir şey olmamış; aksine bazıları hayatını, bazıları ise tüm umutlarını kaybetmiştir. Yönetmenin kendisi de zaten filmindeki amacın göçmenlerin sorunları olmadığını, asıl amacının endüstrileşmiş toplumlardaki bireyin başka ülkenin kırsal kesimlerinden gelmiş, azgelişmiş bir yerde hayatını idame ettirmiş insana yönelttiği acımasızlığı ve gidenlerin medeniyet diyarı diye nitelendirilen ülkelerdeki yabancılaşmalarını aktarmak olduğunu ifade etmiştir. Filmde yabancılaşma diğerlerinden ayrışma, ayrılma anlamında verilmiş ve bu yabancılaşma da filmde endüstrileşmiş, son derece gelişmiş bir sanayi toplumunun işlek bir meydanında hüzünlü ve eski mi eski bir otobüs görüntüsü ile başlamış ve giysileri, bıyıkları, tavırları, çekingen halleri ile bulundukları yere ait olmadıkları son derece belli olan dokuz kahramanımızın ülkenin insanlarının alay eden, küçümseyen ve ‘‘Pis yabancılar’’ söylemlerine kadar uzanan tavırları ile iyice belirgin kılınmıştır. Filmin sonunda hayatta kalmayı başaran karakterlerin kendilerini buldukları yer karakol olacaktır ki buradan hüzünlü ve dökülen bir otobüs içinde başlayan yolculuğun onlar için artık bittiğini anlamamız sağlanmıştır. Hayatta kalanların sınır dışı edilecekleri ve tuzla buz olan umutları ile birlikte ülkelerine gönderilecekleri açıktır.[10]

Ve filmimizi incelemeye başlarsak… Filmimiz külüstür bir otobüsün(sonrasında sürekli teknolojik yönden yenilenmeyi şart koşan medeniyetin beşiğinde eskimenin, yalnızlığın, yabancılığın hüznünün simgesi olacaktır bu otobüs) boyaları dökülen kapısı üzerine yansıyan  ‘‘Bir Tunç Okan Filmi’’ yazısı ve ardından cast ve ekibin isimlerinin yine bu hurda otobüsün üstüne yansıması ile başlar. Arka fonda ise Zülfü Livaneli’nin en formda olduğu dönemin yansıması olan muhteşem film müziği… Bağlamanın otantik kültürümüzü belli eden ve insanın içini sızlatan o tiz ve efkârlı sesi… Karlar arasında ilerleyen otobüsümüz ekranın uzak noktasından yakınına doğru ilerlerken bu müzik gitgide daha da güçlenir. Sadece buradan bile, yönetmenimizin müzik öğesine ne kadar önem verdiğini ve müziğin, filmin hüznünü ve atmosferini yaratmada ve yabancı bir kültürde köylerinde bağlama ezgileri ile büyümüş insanların son derece uyumsuz bir görüntü sergileyeceklerinin ipuçlarını almamızda ne denli önemli bir ayrıntı olacağını algılarız.

Ardından otobüsün içindeki dokuz hüzünlü erkek yüzü gelir ekrana… Umudun çekingenlik ardında gizlenen ufak pırıltılarını yansıtan yüz ifadelerini son derece etkileyici bir şekilde yansıtmayı başarır bize yönetmen Tunç Okan. Hem de bunu dokuz karakterimizin ağzından toplamda iki cümle, iki kelime ve bir de haykırışı andıran gür bir çığlık sesi dışında hiçbir diyalog vermeden başarır.

Filmin sahnelerini tek tek inceleme yoluna girmek yerine filmin genel anlamıyla güçlü ve farklı yönlerini inceleyecek olursak… Öncelikle film; toplumsal bir sorunu hatta sadece toplumsal bir sorun değil, endüstrileşmenin ardından pek çok ülkenin insanını etkileyen dış göç olgusunu ele alması ile evrensel bir sorunu ele almış; gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden gelen insanın yaşadığı hor görülme, aşağılanma, yabancılaşma noktalarını vermeyi asıl amacı edinen film aslında bu yönüyle büyük bir insanlık sorununa da işaret etmeyi başarmıştır.  Büyük ve albenili mağazaların, yeni arabaların ve eşyaların, ellerinde Bond çantaları ile iş saatlerine tutsak insanların ya da ellerinde alışveriş torbalarıyla tüketime mahkum insanların kol gezdiği, sahip olunan bolluk sebebiyle insanların doyumsuzluktan ötürü son derece dejenere eğilimlere girdiği bir medeniyet şehrinde -ki Medeniyet’in tek dişi kalmış canavar olduğu son derece başarılı bir şekilde vurgulanmıştır bu filmde- farklı giysileri, bıyıkları, çekinden bakışları ile son derece dikkat çeken bu dokuz hazin karakterimizin, sürekli yenilenmeyi ve eski, yavaş olan her şeyin çöpe gitmesini öngören endüstrileşmiş şehrin meydanında jilet yapılamayacak kadar eskimiş bir hurda otobüs içindeki hazin görüntüleri ile; az gelişmiş toplumlar ve gelişip endüstrileşmiş toplumlar arasında sıkışıp kalan insanın bocalamasını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını son derece etkili ve vurucu bir şekilde vermeyi başarmıştır Tunç Okan.

Öncelikle filmin görüntülerinin başarısına değinirsek… İlk yönetmenlik denemesinde, türlü bilgi eksikliği ve acemiliğin içinde Tunç Okan’ın böylesine başarılı, çok az diyalogla milyonlarca söz söylemeyi başaran bir yapım ortaya koyması son derece büyük bir başarıdır. Filmin anlatmak istediği her şeyi Tunç Okan’ın muhteşem yönetmenliği ve Güneş Karabuda’nın harika görüntü yönetmenliği ile filmin sesini sonuna kadar kapatsak dahi görüntüler ile kavramamız mümkündür. Sembolik sahneler, müziğin muhteşem kullanımı, atmosferin yaratılmasındaki başarı… Kısacası dört dörtlük ve alışılmadık derecede orijinal, popüler sinema kalıplarından uzak derinlikte bir çalışma ortaya koyar Okan.



Filmin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlenen Okan’ın burada da döktürdüğünü söylememiz mümkündür. Çok az sözle çok şey söylemeyi başaran bir senaryoya sahiptir Otobüs. Dokuz göçmen adayı film boyunca hep susmuşlardır. Onlar sustukça başkaları konuşmuştur. Dokuz kişiden sadece ikisi herhangi bir ses ya da cümle çıkarmıştır ağzından. Dolandırıcı otobüs şoförü, kaçak işçi servisçisi film boyunca en çok konuşan karakterdir zaten. Sadece otobüsle Stockholm’e gitmeden önce verdikleri molada ve Stockholm caddesinde bir başına kaldığında Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin söylediği iki cümle dışında hiçbir cümle etmezler. Sesin çıktığı diğer iki yer; çığlık ve haykırıştır. Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin, polisten kaçarlarken kaybettiği arkadaşının yani Tunç Okan’ın oynadığı karakterin ismini hiç bilmediği bir şehirde, iz bilmez dil bilmez halde, gecenin ürküntüsü üstüne çökmüş vaziyette çaresizlikle ‘‘Mehmetttt Mehmetttt’’ diye haykırması son derece etkileyici ve hazin bir sahnedir. Karakter burada; bulmak ve bulunmak ister. Köydeyken belki de tarlada birlikte çalıştığı, aynı türküleri çığırdığı memleketlisini bulmak ister Stockholm’un gecesine ve boş sokaklarına ismini haykırarak. Yabancı ve vahşi bir kentte arkadaşını ve aynı zamanda da en az kendi kadar buraya ait olmayan sığınağını yani külüstür otobüsü bulmak ister. Son bir umut olarak köpeğini gezdiren bir İsveçliye şiveli bir Türkçe ve tüm saflığıyla ‘‘Otobüsü gördün mü gardaş’’ diye sorduğu ve adamın köpeğini eline alıp korkuyla bu farklı görünümlü, yabancı adamın yanından adeta kaçtığı sahne binlerce cümleye eş değerde bir sahnedir. Ve diğer haykırış; filmin sonlarına doğru sırf karnını doyurmak için peşine takıldığı bir İsveçlinin peşinde ne olduğunu bilmediği bir seks partisinde büzüşmüş halde olanları izleyen ve Tunç Okan tarafından canlandırılan karakterin sonunda bu vahşiliğe, bu vurdumduymaz dejenereliğe, çevresindeki korkunç ‘‘medeniyet’’ isimli canavarın haline dayanamayarak kopardığı o gür haykırış gelir… Bu haykırış bence filmin anlatmak istediklerinin bir özetidir. Vahşi medeniyet içinde, endüstrileşmiş toplumun yarattığı doyumsuzluğun getirdiği daha fazla isteme güdüsüyle son derece fütursuz yollara sapan, yabancıyı ve farklı olanı aşağılayan ve hor gören, metaya tapan, pornografiye batan insanların içinden kurtulma arzusunun, yabancılaşmış yahut da yabancılaşma korkusu içine girmiş insanın o lisansız, lügatsız çığlığıdır bu haykırış… Zaten film boyunca dokuz karakterine toplamda iki cümleden başka bir şey söyletmemiş olan yönetmen ve senarist  Okan’ın amacı da tüm bu susuşların aynı anda konuştuğu bu haykırışın gerilimini ve yoğunluğunu arttırtmak, o haykırışı tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlamaktır. Suskunluğun konuşmasıdır o haykırış…

Burada haykırış ve karakterin haykırarak açlıkla yemeklere saldırması çok güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle haykırışın ve çığlığın bir lisanı yoktur hele ki bazı çığlıkların… Ana çığlığı mesela… Atilla Atalay’ın çok sevdiğim romanı Sıdıka’nın bir bölümünde bununla ilgili son derece güzel bir örnek vardır. Sıdıka günlerce Birleşmiş Milletler Sekreterliğini telefonla düşürmeye ve dünyayla ilgili şikayetlerini aktarmak için BM’nin sekreterliğine ulaşmaya çalışır. Saatlerce, hatta günlerce BM’yi aradıktan sonra sonunda telefon düşer fakat annesi daha hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu elinden alıp avizesine doğru çığlık atıp telefonu kapatır. Sıdıka şaşkın ve kızgındır. Annesine bunu neden yaptığını sorduğunda kadından şu trajikomik(trajik kısmı çok daha ağır basmaktadır bana sorarsanız) cevabı alır: ‘‘ Ööle bööle bağırmadım ama… Sen anlamazsın ‘‘ana gibi’’ bağırdım… Dünyanın her tarafındaki kasaplar bilir bu çığlığı… Dili filan yoktur bunun… Kulağımızı tıkarsak duymayız sanırlar… Ama ana çığlığı adamın kâbuslarına girer, bin yıl yankılanır, lanetleri alınlarına yapışır…’’[11] Görüldüğü gibi bazı çığlıkların ne anlatılmaya ne de lisana ihtiyacı vardır. Nasıl ki ana çığlığı insanın yakasına yapışır ve lisan, lügat gerektirmeden söylemek istediklerini feryadıyla açıklarsa, işte bu filmdeki karakterimizin haykırışı da aynı ana çığlığı gibi hiçbir söz söylemeden binlerce cümle kurmaktadır. Medeniyet denen canavarın vahşi çarkında sıkışmış insanın, kendisine yabancılaşmaya yüz sürmüş bireyin, farklı bir kültürde asimile olma ya da kaybolma tehlikesi içinde kalmış kişinin çığlığı; medeniyet ve endüstrileşmenin yarattığı ürkünç sisteme karşı atılan bir haykırıştır bu haykırış… Ayrıca haykırış sonrası karakterimizin butlara çıplak eliyle adeta saldırdığı, yemekleri ağzına tıkıştırdığı ve bu hareketinin sonucu aşağılanıp öldürüldüğü bölümde bir metaforun parçasıdır. Zira burada hayvani açlık gösteren aslında karakterimiz değil; fazla doyumsuzluktan ötürü çarpık yönlere yönelmiş endüstrileşmiş toplum insanıdır. Karakterimiz sefaletten, yoksulluktan ötürü geldiği bu şehirde tüm yolluk parasını kaybetmesinden ötürü açtır. Yani onunki açlığın somut ve gerçek anlamıdır, metaboliktir. Oysaki onun butlara ve yemeklere saldırmasını kınayan insanlar karakterimizden çok daha vahim bir açlığın içindedir. Yani fazla doyumun getirdiği doyumsuzluğun içinde açtırlar ve açlıkları metaforiktir.

Filmimizde kullanılan sembolizm öğelerine gelirsek… Mozaik taşlarla süslü ve çevresinden yüzlerce insanın akıp gittiği koskocaman bir meydanda yapayalnız kalmış hüzünlü ve eski otobüs görüntüsü; az gelişmiş bir toplumdan gelip gelişmiş bir toplumun içinde sıkışmış ve yabancılaşmış bireyin yalnızlığını son derece başarılı ve etkileyici bir şekilde sunmayı başarır. Zaten filmde kullanılan ana sembolik unsurdur.   Bunun dışında, Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterin donduktan sonra köprüden buz gibi nehre düşmesi üzerine, işe gitmekte olan bir İsveçlinin gayet insaniyetten uzak bir şekilde ‘‘Pis yabancılar’’ demesi de sembolik bir yaklaşımdır. Zira, ‘‘pis’’ olan yabancı suya düşünce ölmüş olsa da  temizlenmiş midir; yoksa asıl temizlenmesi gereken, insaniyetten uzaklaşıp metalaşan gelişmiş ülke insanının kirlenmiş vicdanı mıdır? İşte bu sembolik ayrıntıyla Tunç Okan, bahsedilen ironiyi en çarpıcı şekilde vermeyi başarmıştır. Bunlar dışında dokuz yolcunun hiç konuşmamasının yanında onları dolandıran ve iyice medeniyet havalarına girmiş olan ve kendisi de bir Türk olan şoförün sürekli konuşması da sembolik bir noktadır. Şoför daimi olarak medeniyeti öven, endüstrileşmiş toplumun refahından bahseden ‘‘Makineye bak son Amerikan icadı. Bas düğmeye al resmi. Hey gözünü sevdiğim medeniyeti.’’, ‘ Kurtuldunuz len. Medeniyet len burası. Para len para…’’ gibi cümleler kurmakta ve dokuz yolcunun suskunluğunun karşısında boş gürültü yapmaktadır. Kapitalizme burada çok ciddi bir eleştiri vardır; az gelişmiş ülkenin insanının suskunluğu ve medeniyetin tadını almış insanın fazla konuşması ekseni etrafında dönen ciddi bir eleştiridir bu. Aslında kendi de sistemin efendilerine ezilen kapitalist toplum insanının, kendinden daha acemi ve kötü durumda olana efelik taslaması ve hava atması söz konusudur burada. Çok konuşan medeniyet insanının boş lafları ve hiç konuşmayan az gelişmiş toplum insanının çok söz söyleyen suskunluğu…  Bu ironiyi, paradoksal yapıyı çok iyi vermeyi başarmıştır Tunç Okan. Ayrıca filmimizde çok önemli olan iki sembolik kullanım daha vardır. Birincisi; filmin iki sahnesinde, Tunç Okan’ın oynadığı karakterin hayali eşliğinde yansıyan tarlada çalışan siyah beyaz iki kadın görüntüsüdür. Bu iki kadın; memleketi, özlem duyulan kökeni, anayı ve eşi simgeler. İki kadın görüntüsü siyah beyazdır çünkü artık memleket de, ana da eş de geride, memlekette yani mazide kalmış, yalnızca özlem duyulan bir görüntü olarak karakterimizin ruhuna çakılmıştır. Ve gelelim filmin sonunda kullanılan, belki de filmin en etkileyici öğelerinin başında gelen sembolik kullanıma; yani hayatta kalan yedi işçinin polisler tarafından adeta sürüklenircesine karakola doğru sürüklendiği sahneyi takip eden otobüse inen balyoz görüntülerine… Her göçmen adayının otobüsten çekilip alınması ve karakola sürüklenmesiyle bir balyoz darbesi yer; hüzünlü, yalnız, eski otobüsümüz. Metalleri parçalanır, camları tuzla buz olur; aynı kahramanlarımızın parçalanıp tuzla buz olan hayalleri gibi… Otobüse inen her darbe, hayale ve umuda inen bir darbe olarak sembolize edilmiştir bu sahnede ve diğer bütün sembolik kullanımlarda olduğu gibi yine Tunç Okan sahneyi adeta konuşturmuş, sembolizmle filmi son derece etkili bir şekilde bitirmeyi başarmıştır.



Filmin Popüler Sinemayla Karşılaştırılması:

Filmimiz anlattıklarımızdan da anlaşılabileceği üzere, popüler sinema değildir; aksine son derece cesur söylemi, amatör ruhla oluşturulmuş yapısı, sinema çarkının dışında oluşturulmuş bünyesi ile son derece özgün bir filmdir.  Otobüsün neden popüler sinema örneği olmadığını maddelerle açıklamak gerekirse:

1)       Filmin sonu popüler sinemada olduğu gibi mutlu sonla bitmemiş, izleyene katharsis duygusunu tatma imkânı verilmemiştir. Hayatta her hikâyenin sonunun iyi bitemeyeceğini son derece iyi bir şekilde vurgulamış ve filmi seyredenlere, rahatlama hissi verecek gerçekten uzak bir mutlu son yerine; gerçekçi bir mutsuz son armağan etmiştir.

2)       Filmde başrol yoktur. Herkes başroldür ya da herkes yan roldür. Her ne kadar Tunç Okan’ın ve Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterler biraz daha baskın da olsa bir başrolden bahsetmemin olanağı da yoktur.

3)       Filmde popüler sinemada olduğu gibi ‘‘iyiler’’ ve ‘‘kötüler’’ çok keskin ve çok boyutlu bir yaklaşımdan uzak bir şekilde verilmek yerine; ikilemler ve çelişkilerin sistemden kaynaklandığı mesajı verilmekte ve kötü ya da gaddar hareketlerde bulunan karakterlerin yaşadıkları toplumun şartlarından ötürü bu vaziyete geldiğinin ipuçları verilmektedir. Örneğin; ülkeye önceden gelmiş olan ve şimdi Türk göçmen adaylarını dolandıran karakterimiz bile insancıl bir şekilde verilmiştir. Dolandırıcıdır dolandırıcı olmasına ama, onu buna iten sebepler nelerdir? İşte bu noktada dolandırıcı olan bu karakterimizin Stockholm sokaklarında yürürken yanından geçtiği sokak şarkıcısının seslendirdiği şarkının sözleri her şeyi açıklamaktadır: ‘‘ O bir yudum alır ama daha ileri gidemez. Polis düdüklerini işitmiştir. Elinden şişeyi alırlar. Onu arabanın içine alırlar. Oto hızla uzaklaşır. Ertesi gün serbest bırakılmıştır. Gazetelerde onun dolandırıcı olduğu yazılır. Topluma yarattığı problemler tartışılır içine uyamadığı bizim güzel ve zengin toplumumuza. O ise anlayış görmek ister. Ama küfer ve dayaktır hakkı. ‘‘Defol’’ derler. Vururlar. Eski hayatına döner. Hiç şans tanınmamıştır ona. Ondan beri sarhoş yaşar. Üçkağıtçı derler onun için. Doğru sayılmaz. Korkusunu bastırmak için alkolle yaşar.’’ Zaten bu karakterimizin havaalanındaki polisler tarafından sırf İsveçli olmadığı belli olan tipinden dolayı çırılçıplak soyulması ve sırf yabancı olduğu için  uyuşturucu satıcısı ya da taşıyıcısı olabilme ihtimalinden ötürü insan dışı muameleye uğraması da bu şarkıyı kanıtlar niteliktedir.

4)       Sözden ziyade görüntülere sahip olan filmde; görüntüler adeta binlerce cümle söylemektedir. Popüler sinemada hayal gücüne çok az yer bırakacak ya da irdeleme ve sembol çözmeye yer vermeyecek bir yol izlendiği ve en ufacık bir görüntünün dahi diyaloglarla anlatılma çabasına girildiği düşünülecek olursa bu bile filmimizin popüler sinema örneği olmadığını kanıtlamaktadır.

5)       Filmin yönetmeni Tunç Okan’ın hiçbir şey bilmeden ve sinema sistem çarkının dışında bu filmi gerçekleştirdiğini söylemesi, sırtını güçlü yapım şirketlerine dayamadan diş hekimliğinden kazandığı paralarla Otobüs’ün çekimlerini ve yapımını gerçekleştirmesi ve filmin, bahsettiği konudan ve konuyu aktarmadaki vuruculuk ve endüstriyel toplumun sistemini eleştirmedeki cesurluğu sebebiyle ülkemizde yıllarca yasaklı olması da Otobüs’ün popüler sinema ürünü olmadığının  diğer göstergeleridir.

Erge Özcan

[1] http://www.imdb.com/title/tt0212408/

[2] Meral Serarslan ve Özlem Özgür, ‘‘Sinema ve Göç: Yeni Hayat Arayışlarının Sinematografik Sunumu’’,http://idc.sdu.edu.tr/tammetinler/goc/goc10.pdf (4 Ocak 2010)s.8.

[3] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000, s.129.

[4] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[5]http://www.turksinemasi.com/...kce.asp?tarihid=5000

[6] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[7] Serarslan ve Özgür, s.5.

[8] Esen, ss. 123-124.

[9] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[10] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[11] Atilla Atalay, Sıdıka, 8. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998,s.95.

Doğanay, bir alıntı ekledi.
30 Oca 02:05 · İnceledi · Beğendi

DAVETİYE

Ey Benito Mussolini! Ey gayet yüce,  
İtalyanlar başvekili muhterem Duçe!  

Duydum ki, yelkenleri edip de fora  
Gelecekmiş orduların yeşil Bosfora.  

Buyursunlar... Bizim için savaş düğündür;  
Din Arab’ın, hukuk sizin, harp Türklüğündür.  

Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa  
Türk eri de öyle gider kanlı savaşa.  

Hem karadan, hem denizden ordular indir!  
Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir!  

Kalem, fırça, mermer nedir? Birer oyuncak!  
Şaheserler süngülerle yazılır ancak!  

Çağrı Beğ’le Tuğrul Beğ’in kurduğu devlet  
İtalyalı melezlerden üstündür elbet;  

Bizim eski uşakları al da yanına  
Balkanlardan doğru yürü er meydanına; 

Çelik zırhlı kartalları göklere saldır...  
Fakat zafer, sizin için söz ve masaldır...  

Dirilerek başınıza geçse de Sezar  
Yine olur Anadolu size bir mezar.  

Belki fazla bel bağladın şimal komşuna,  
Biz güleriz Cermenliğin kuduruşuna,  
Tanıyoruz Atilla'dan beri Cermeni,  
Farklı mıdır Prusyalı yahut Ermeni?  

Senin dostun Cermanya ya biz Nemse deriz,  
Bir gün yine Beç(*) önünde düğün ederiz.

Söyle, kara gömlekliler etmesin keder;  
Ölüm‐dirim savaşımız bir gün mukadder!  

Gerçi bugün eskisinden daha çok diksin;  
Fakat yine biz Osmanlı, sen Venediksin!  

Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir,  
Hayal bütün insanlarda olan bir haldir.  

Bu hayaller zamanları hızla aşmalı,  
Gök Türkler'le Romalılar karşılaşmalı!  

Görmüyorsan gönlümüzün içini, körsün!  
Kılıçlarımız kınlarından çıkmaya görsün!

Top sesleri, bomba sesi bize saz gelir;  
17'ye karşı 44 milyon az gelir.  

Arnavut’u yendim diye kendini avut,  
Yiğit Türk'le bir olur mu soysuz Arnavut?  

Kayalara çarpmalıdır korkunç türküler!  
Dalmalıdır gövdelere çelik süngüler!  

Sert dipçikler ezmelidir nice başları!  
Ecel kuşu ayırmalı arkadaşları!  

En yiğitler serilmeli en önce yere!  
Kızıl kanlar yerde taşıp olmalı dere!  

Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister!  
Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.
  
Damarında var mı senin böyle bol kanın?  
Türk'ün kanı bir eşidir lavlı volkanın!  

Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir,  
Kurulacak yeni Roma boş bir hayaldir,  

Karşısında olmasaydı şanlı "Türk Budun"  
Belki gerçek olacaktı bir gün umudun,  

İnsanoğlu ümitlerle dolup taşmalı,  
Aryalarla Turanlılar karşılaşmalı.  

Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır;  
Hız verecek biricik şey ona savaştır!  

Keskin olur likörlerden ayranla kımız,  
Karnera’yı yere serer Tekirdağlımız.  

Yurdumuzun çok tarafı olsa da kuru  
Makarnadan kuvvetlidir yine bulguru...  

Biz güleriz Façyoların felsefesine,  
Dayanır mı kırkı bir tek Türk efesine?  

Bizim yanık Fuzuli'miz engin bir deniz!  
Karşısında bir göl kalır sizin Dante’niz!  

Bizler ulu bir çınarız, sizler sarmaşık!  
"General"ler "Paşa" larla atamaz aşık!

Ey İtalyan başvekili! Ey Musolini!  
İki ırkın kabarmalı asırlık kini...  

Hesabını göreceğiz elbette yarın  
Yedi yüzlü, yedi dilli İtalyanların!  

Irkınızı hiçe saydı Hazreti Fatih.  
Biraz daha yaşasaydı Hazreti Fatih  
Ne Venedik kalacaktı, ne Floransa...  
Hoş geldiniz diyecekti bize Fransa!  

Haydi, hamle kafirindir... İlkönce sen gel  
Ecel ile zaman bize olmadan engel!  

Burada tanklar yürümezse etme çok tasa;  
Süngülerle çarpışmadır savaşta yasa.  

Olma öyle sinsi çakal yahut engerek!  
Bozkurt gibi, kartal gibi dövüşmek gerek!

Kılıç Arslan öldü sanma, yaşıyor bizde!  
Atilla'nın ateşi var içimizde!  

Kanije'nin gazileri daha dipdiri!  
Sınırdadır Plevne'nin kırk bir askeri!  

Edirne'de Şükrü Paşa bekliyor nöbet!  
Dumlupınar denen şeyi bilirsin elbet!  

Şehitlerden elli milyon bekçisi olan  
Aşılmaz bir kayadır bu ebedi vatan!

Yolların Sonu, Hüseyin Nihal AtsızYolların Sonu, Hüseyin Nihal Atsız