Yaşıyorum ben tomografi raporlarımla; sonografilerden de geçtim az önce.
Tanrı'm cehenneminden daha ürkünç akciğer röntgenim, doktor da düştü derinliklerine; kaburgalarım nasıl da dağılıyor mehtabın iskeleleri gibi, vurma göğsüme: herkesin yaşamını gizledim ve gezdirdim kalbimde!
Aşk, Aşk!
Ece bana "Tanrı yoksa her şey mübahtır, diyorsun sen" demişti. Oysa ben, Tanrı var olduğu için her şey mübahtır diyorum. Garip bir din anlayışı, işte. Bu daha çok şu demek eğer 8 ile 9 sayıları arasında gidip gelen ilâhi düğümler tanrının kanıtı sayılabilirse ve 1 de bir şeyse -bu alıcı vericilik bu şebeke bu cereyan ve cerahat ürkünç ama kaçınılmaz.
Sorun: James olmayan Bond da demiş ya bu vahşetin içinde bir yöntem bulmak 007 değildir.
Ah benim jipon öfkem kat kat!
Bana "hoşgelmedin" dedi! Kentin karanlığa karışan dış kesimlerinden. Sarıydı, öylesine sakınımlı ve güzel, görümünün cama yansısında anlamı gördüm -eş- hatırlamadım onu, çünkü yürüttüğüm o, doğmadan, önceden beri. Ürkünç başıboşluğu yayılıyor sonsuz yüzeye, her doku alabildiğince içeriyor yumuşaklığını kaygan tınısından. Böyle bilmek her an korkunç geliyor, sürem o, yaşam payım. Sevgiyi arttırmak istiyorum, güvenle katlamak -benim değil hiçbir şey, kağıt, kalem, aşk- nereden geliyor bu dirim, bu nasıl açılması çiçeklerin, kendiliğinden eşzamanlılığı öyle yalın ve güç şahlanması coşkumun -ve kapanması ve yitişi bir böcek gibi kısır ve buyurgan kanatları altında, zor sevi hep. Ağlatısal her şey nasıl da katılım bolluğu ekliyor cesedime. Güleç bir ölüye el vermek?
Ruhun sığlıklarından gelen, iğrenç hayaletler gibi uykusuzluğumuza musallat olan, kimsenin itiraf etmeye cesaret edemeyeceği o utanç verici, bayağı rüyaların dışında, bastırılmış duyarlılığımızı saran o yağlı, vıcık vıcık çıbanların dışında, ruhumuz kendi derinliklerinde daha ne gülünç, ürkünç ve söze sığmaz şeyler bulabilir istese, ama ne çabalar pahasına!