Jack London’ın otobiyografik izler taşıyan eseri Martin Eden, bir başarı öyküsünden ziyade, bireyin toplum içindeki yabancılaşmasını konu alıyor. Kitabı spoiler vermeden anlatmak zor olsa da eserin merkezinde; alt tabakadan gelen, denizcilikle geçinen yirmi yaşlarındaki tutkulu bir genç olan Martin'in, burjuva sınıfına mensup Ruth’a aşık olmasıyla başlayan dönüşümü yer alıyor.
Martin, Ruth’a duyduğu aşkı bir vesile olarak kullanarak kendini geliştirmeye adar. Ancak bu süreç, sadece bir eğitim yolculuğu değil, aynı zamanda zorlu ve sancılı bir kimlik arayışıdır. Ruth, Martin’i kendi hayallerindeki insan kalıbına sokmaya çalışırken; Martin, öz benliğini koruyarak hayallerinin peşinden takdire şayan bir gayretle gider. Ne var ki Martin geliştikçe ve entelektüel derinlik kazandıkça, ne eski çevresine ne de arzuladığı burjuva dünyasına ait olabildiğini fark eder. Bu arada kalma hali, Martin'in girdiği yolda ne kadar başarılı olursa olsun, içsel bir yıkıma sürüklenmesine neden oluyor.
Romanın en vurucu noktalarından biri,Martin’in başarıya ulaştığı andır. Zamanında onu insandan bile saymayan kişilerin, o başarı kazanınca bir anda onu baş tacı etmesi, toplumun değer yargılarındaki sığlığı ve ikiyüzlülüğü gösteriyor. Ruth ve ailesinin de Martin’e bakışı bu genel yozlaşmadan farklı değildir tabii. Özellikle Ruth’un, Martin’i olduğu gibi kabul etmek yerine onu dönüştürme çabası, sevginin sahip olmakla karıştırıldığının kanıtı. Martin’in, kendisinden af dilemeye geldiğinde Ruth’a karşı takındığı tavır ve kurduğu şu cümle kitabın en etkileyici kısımlarındn biri bence: “Gerçekten bağışlayacak bir şey olmadığı yerde bağışlamak kolaydır”(s. 337). Ruth’un geç kalmış bu dönüşü, başarının getirisinden ibaret ve bu yüzden Martin’in onu affetmemesi, olabilecek en doğru ve olması