Ruhunu bir hırsa rehin bırakanlar,
Gökkuşağını tek renge boyamak istedi.
“Beterin beteri var” diye diye
alıştırdı insanları karanlığa.
Bir süre sonra
alışmak denen o görünmez zehir,
damar damar yayıldı hayatlara.
Yaraya merhem aramak yerine
yarıştılar acıyı normal saymakla.
Herkes kendi kuyusunun dibinde
başkasının ışığını söndürmeyi bekledi.
Sesini çıkaranı meczup saydı kalabalık,
sustukça büyüdü içimizdeki boşluk.
Çölün ortasında,
herkes kendi serabını alkışladı.
Kendi konforuna zırh ören cüceler,
Adına sabır dediler bu kör teslimiyetin,
oysa derin bir uyuşmaydı çoğu zaman.
(Şükür,
güzel bir erdemdi elbet,
ama düşüncenin yerine konunca yaraya dönüştü.)
Gözlerini yalnız kendi kapısına dikenler
sokağın yangınını görmezden geldi yıllarca.
“Bana dokunmayan yılan” masallarıyla büyüyüp
zehir evlerine sızınca şaşırdılar.
Merhamet vitrinlerde sergilenen bir süs oldu,
Dünyanın en şanslı insanları çirkinler ve kafasızlardır bence. Bir köşede uyuşuk durup yaşam denen tiyatroyu rahatça izleyebilirler. Zaferden haberleri olmasa da yenilgiye uğramazlar hiç olmazsa.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"Allah size oğullar ve kızlar bağışladı ki, onlara doğrunun yollarını gösterebilesiniz, yüreklerini hayatın ezgisiyle doldurabilesiniz ve onlara hayatın paha biçilmez neşesini miras bırakasınız. Oysa siz uyuşuk uyuşuk oturuyor ve onları kaderin ellerinde ölüme bırakıyorsunuz; ülkede onları ezecek yabancılara, güneş yüzündeki umutsuzluk yaratıklarına. Özgür doğan çocuğunu köleliğe terk eden bir baba, kendinden ekmek istediğinde çocuğuna taş verenle aynı değil midir? Çocuklarına uçmayı öğreten kuşları görmüyor musunuz? Öyleyse siz neden kendi çocuklarınıza m kelepçeleri ve zincirleri sürüklemeyi
öğretiyorsunuz? Vadinin çiçeklerinin tohumlarını güneşle ısınmış toprakta nasıl sakladıklarını görmüyor musunuz? Oysa siz çocuklarınızı karanlıkta ve soğukta büyütüyorsunuz."
Ruhunu bir hırsa rehin bırakanlar,
Gökkuşağını tek renge boyamak istedi.
“Beterin beteri var” diye diye
alıştırdı insanları karanlığa.
Bir süre sonra
alışmak denen o görünmez zehir,
damar damar yayıldı hayatlara.
Yaraya merhem aramak yerine
yarıştılar acıyı normal saymakla.
Herkes kendi kuyusunun dibinde
başkasının ışığını söndürmeyi bekledi.
Sesini çıkaranı meczup saydı kalabalık,
sustukça büyüdü içimizdeki boşluk.
Çölün ortasında,
herkes kendi serabını alkışladı.
Kendi konforuna zırh ören cüceler,
Adına sabır dediler bu kör teslimiyetin,
oysa derin bir uyuşmaydı çoğu zaman.
(Şükür,
güzel bir erdemdi elbet,
ama düşüncenin yerine konunca yaraya dönüştü.)
Gözlerini yalnız kendi kapısına dikenler
sokağın yangınını görmezden geldi yıllarca.
“Bana dokunmayan yılan” masallarıyla büyüyüp
zehir evlerine sızınca şaşırdılar.
Merhamet vitrinlerde sergilenen bir süs oldu,
PETRUCHİO
Sizi odun kafalı yontulmamış ahmaklar! Niye kimse yok burda? hani saygı, hani hizmet? Önden gönderdiğim o aptal herif nerde?
GRUMİO
Burda efendim eski aptallığıyla karşınızda.
PETRUCHİO
Seni sığır çobanı! Seni piç kurusu, uyuşuk değirmen beygiri!