• 158 syf.
    ·2 günde
    "Kurtuluş Savaşı Destanı'nda "Onlardan Bazıları" bölümünde, manganın yedinci eri dediği bir Mehmet oğlu Osman vardır. Çanakkale' de, İnönü'de, Sakarya'da artık nice kez yaralanan Osman. "Ve gözünü kırpmadan/daha bir hayli yara alabilir/ve dimdik ayakta kalabilir" dediği Osman.
    İşte o Osman'ımızdır bizim Nazım.
    Dimdik ayakta..."

    Çok kıymetli Fahri Erdinç'in, "Kalkın Nâzım'a Gidelim" davetini duyup da bu davete icabet etmemem olanaksızdı. Ölümünün üzerinden neredeyse otuz beş yıl geçmiş olmasına rağmen ne yazık ki Fahri Erdinç, ne yaşadığı zaman zarfında ne de günümüzde hâlâ birçok okur tarafından henüz okunmayan hatta ismine bile aşina olunmayan grupta yer alıyor. Oysa, toplumcu gerçekliğin olmazsa olmazı gereği, öyle güzel, öyle dümdüz, öyle içten ve öyle doğal yazıyor ki, anlatılarına hayran kalmamak elde değil. Erdinç'in çocukluğunu ve gençliğini anlattığı, otobiyografik serisi Acı Lokma ve Kardeş Evi'ni daha önce okumuş ve yazar hakkındaki bilgilere bir incelememde yer vermiştim,o nedenle tekrara düşmüyorum.

    #59468261

    Fahri Erdinç bu kitabında ise bizi - üstadım, ustam, savaşım ve sanat arkadaşım- diye seslendiği, dünya ozanı Nâzım ile buluşturuyor ve aralarındaki usta çırak ilişkisinden, günlük yaşam ritüellerinden, edebi muhabbetlerinden kesitler sunuyor.

    Eser, Nazım Hikmet'e dair, ustalarca söylenmiş sözler ile başlıyor:

    "Son yüzyıllarda Türkiye iki büyük adam yetiştirdi: biri Atatürk, biri Nazım Hikmet. "
    Aziz Nesin

    "O bizim tüketemeyeceğimiz kaynaktır; hiç bitiremeyeceğimiz en büyük üniversitemizde."
    Asım Bezirci

    "Kavgası sanatının, sanatı kavgasının ürünüdür."
    Afşar Timuçin

    "Önce her şey Nâzım Hikmet'tir."
    Vedat Türkali

    "Kalkın Nâzım'a Gidelim" adlı bu eserde, on üç yaşında bir çocukken şiirleriyle tanışıp, bu tanışıklık yüzünden babasından tokat yediği, yetişkinlik döneminde ise izinden gitmeyi seçtiği Nâzım Hikmet'in, Fahri Erdinç'in hayatında ne derece önemli bir rolü olduğunu görüyoruz.

    "... Babam yeni aymıştı. "Ne oluyor?" gibisine bakındı.
    "Nazım Hikmet'i okuyor senin oğlan..."
    "Ne Nazım Hikmet'i? Tövbe yarabbi..."
    Prafayı bırakan öğretmenlerin gözleri de bendeydi artık. Babam, neye uğradığını şaşırmış, gözlerini açıverdi:
    "Nedir bu ulan?"
    "Varan-3."dedim süklüm püklüm.
    Babam artık sağ elini sollayıp, tersiyle şırak diye indirdi şamarı suratıma:
    " Bu da varan bir, öyleyse! Seni gidi yezit, seni."
    ....
    Yaşamım boyunca, çok sonraları, her Nâzım'lı yaşantımda, yüzümün o şamarlanan yanında aynı yangı hep yinelendi. Şimdi de yineleniyor. Ama o yangıyı her duyuşumda, Nâzım'ın elinin sıcaklığını da yüzümün öbür yanında hissettim. O sıcaklıkla şimdi de okşanıyorum..."

    Edebi yönden hayran olduğu ustasının, aynı zamanda sağlam bir dava adamı oluşu da ayrıca cezbediyor Erdinç'i. Hal böyle olunca da gerek sanatını, gerek siyasetini gerekse insanlığını birleştirerek, Bulgaristan-Moskova-Almanya hattı arasında Nâzım ile yaşadıklarını, Ekber Babayev, Vera Tulyakova, Zekeriya Sertel ve doktoru Galya tanıklığında sunuyor okuruna..

    Cezaevlerini yurt belleyen Erdinç çok hayranmış Nâzım'a, öyle böyle değil... Tanıştıktan sonra daha da bir artmış bu hayranlığı ve hislerini şu cümleler ile dile getirmiş :

    "Bugüne bugün yanarım. Hapis yattığıma değil, Bursa hapisine düşmediğime. Beni sanık durumuna iten hatamı Bursa'da işleseydim, belki ora cezaevinde yatardım, yargılanıp da aklanıncaya kadar. Belki, Orhan Kemal'in bu açıdan üçbuçuk yıllık mutluluğunun üçbuçuk gün kadarı da benim olurdu. Kemal Tahir'e öğretmenlik eden, Orhan Kemal'i daha hapisliğin ilk gününden politik ekonomiye, felsefeye ve Fransızca'ya yanaştıran, Balaban'ın eline fırçayı veren Nazım, o vakitler benim ağzıma da "tükürseydi", olur da yazgımı belirlerdi vakitlice o üç buçuk gün.
    Olmadı işte..."

    159 sayfalık minik bir anlatı olmasına rağmen, Nâzım Hikmet'in özelinden tüzeline birçok detayına değinmiş yazar. Münevver Hanım'dan tutun da oğlu Mehmet'e, eşi Vera'ya, şiir anlayışına, devrimci mücadelesine ve hatta evinin şekline, şemaline, eşyalarına kadar aydınlatmış bizi...

    "Duvarda, en görünür yerde, spor takımlarının alıp verdiğine benzer bir üçgen bayrak, ayyıldızlı bayrağımız. Nâzım hapislik maratonunda kazanmış olmalıydı bunu. Kırmızısı gözlerimi okşayıverdi. İyice koyulmuş bir kırmızı: Önce Kurtuluş'ta dökülen tatlı kandan, bir de uğrunda düşenler kefensiz gömülürken nice hain tabutlarına örtülmenin, Amerikalı tarafından yırtılmanın acı utancından oluşan bir kırmızı. Bayrağın solunda da Karadeniz' e gömülenlerimiz: Onbeşlerden üçü...

    Ülkemizdeki sosyalizm mücadelesinin temelini atan güruhtandır Nâzım Hikmet. Vatan haini ilan edilen, sürülen, sürgünde hayatını kaybeden bir sanatçı olmasına rağmen yine de çok şükür ki, ölümünden tam 46 yıl sonra, 2009'da Bakanlar Kurulu kararıyla kendisine Türk vatandaşlığı iade edilmiştir(!) Pek çok emsali gibi zamanında anlaşılamamış olan Nâzım'ı anlamak için en iyi yol hakkında yazılmış sayfalarca makale okumak yerine, kendi kaleminden çıkan şiir ve yazıları, dostlarının anılarını okumaktır diye düşünüyorum. Bu çerçevede de, Kalkın Nâzım'a Gidelim gerçekten başarılı bir girizgah niteliğinde olacaktır.

    "Nâzım'ı peron dolusu bir kalabalık halinde uğurladık. Kucaklaştık. Kadınlarımızı, en güzellerini sona bırakarak, hepimizi ayrı ayrı öptü. Vagona girdikten sonra, penceresi önünde dikilirken, cama kocaman bir kalp, kendi büyük yüreğini çizdi.
    "Sizi, memleketimi, kavgamızı, sosyalizmi, barışı seviyorum" u böylece yineledi.
    Ve gitti..."

    Not: Nazım Hikmet ve Fahri Erdinç dostluğunu daha da yakından okumak isteyenler için en iyi kaynak Kemal Anadol'un kaleme aldığı Karşı Yaka Memleket adlı eseriymiş. Henüz okumadım ama listeme aldım. Bu eser, Nâzım 'ı Tarık Akan' ın, Fahri Erdinç'i ise Uğur Polat' ın canlandırması ile 2009 yılında aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır. Sevgili Tarık Akan 'ın rol aldığı son filmdir....
  • (...)

    yolları severmişim meğer
    asfaltını da
    Vera direksiyonda Moskova' dan Kırım' a gidiyoruz Koktebel' e
    asıl adı Göktepe ili
    bir kapalı kutuda ikimiz
    dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

    hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım

    (...) *

    * Nazım Hikmet Ran / Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni / Severmişim Meğer
  • "yıl 62 mart 28
    Pırağ-Berlin tireninde pencerenin yanındayım
    akşam oluyor
    dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
    akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim

    toprağı severmişim meğer
    toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
    ben sürmedim
    Pılatonik biricik sevdam da buymuş meğer

    meğer ırmağı severmişim
    ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
    doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
    ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
    bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremiyeceksin
    bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
    bilirim benden önce duyulmuş bu keder
    benden sonra da duyulacak
    benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
    benden sonra da söylenecek

    gökyüzünü severmişim
    meğer kapalı olsun açık olsun
    Borodino savaş alanında Andırey'in sırtüstü seyrettiği gökkubbede

    hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış'ın
    kulağıma sesler geliyor
    gökkubbeden değil meydan yerinden
    gardiyanlar birini dövüyor yine

    ağaçları severmişim meğer
    çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino' da kışın çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
    kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
    İzmir'in kavakları
    dökülür yaprakları
    bize de Çakıcı derler
    yâr fidan boylum
    yakarız konakları
    Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
    ucu işlemeli

    yolları severmişim meğer
    asfaltını da
    Vera direksiyanda Moskova' dan Kırım' a gidiyoruz Koktebel' e
    asıl adı Göktepe ili
    bir kapalı kutuda
    ikimiz dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

    hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
    eşkıyalar çıktı karşıma Bolu'dan inerken Gerede'ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
    yaylımda canımdan gayrı alacakları eşyam da yok
    ve on sekizimizde en değersiz eşyamız canımızdır
    bunu bir kere daha yazdımdı
    çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöze gidiyorum ramazan gecesi

    önde körüklü kaat fener
    belki böyle bir şey olmadı
    belki bir yerlerde okudum sekiz yaşında bir oğlanın Karagöze gidişini ramazan gecesi İstanbul'da dedesinin elinden tutup
    dedesi fesli ve entarisinin üstüne samur yakalı kürkünü giymiş
    ve harem ağasının elinde fener
    ve benim içim içime sığınıyor sevinçten

    çiçekler geldi aklıma her nedense
    gelincikler kaktüsler fulyalar
    İstanbul'da Kadıköy'de Fulya tarlasında öptüm Marika'yı
    ağzı acıbadem kokuyor
    yaşım on yedi
    kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı
    çiçekleri severmişim meğer
    üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
    yıldızları hatırladım
    severmişim meğer
    ister aşağıdan yukarıya seyredip onları şaşıp kalayım
    ister uçayım yanıbaşlarında

    kosmos adamlarına sorulanım var
    çok daha iri iri mi gördüler yıldızları
    kara kadifede koskocaman cevahirler miydiler
    turuncuda kayısılar mı
    kibirleniyor mu insan yıldızlara biraz daha yaklaşınca
    renkli fotoğraflarını gördüm kosmosun Ogonyok dergisinde
    kızmayın ama dostlar non figüratif mi desek soyut mu desek işte o soydan yağlı boyalara benziyordu kimisi yani dehşetli figüratif ve somut
    insanın yüreği ağzına geliyor karşılarında
    sınırsızlığı onlar hasretimizin aklımızın ellerimizin

    onlara bakıp düşünebildim ölümü bile şu kadarcık keder duymadan
    kosmosu severmişim meğer

    gözümün önüne kar yağışı geliyor
    ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
    meğer kar yağışını severmişim

    güneşi severmişim meğer
    şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
    güneş İstanbul' da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
    ama onun resmini sen öyle yapmıyacaksın

    meğer denizi severmişim
    hem de nasıl
    ama Ayvazofski'nin denizleri bir yana

    bulutları severmişim meğer
    ister altlarında olayım ister üstlerinde
    ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

    ayışığı geliyor aklıma en aygın baygını en yalancısı en küçük burjuvası
    severmişim
    yağmuru severmişim meğer
    ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
    yağmuru severmişim meğer

    ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Pırağ-Berlin tireninde yanında pencerenin

    altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
    bir teki ölümdür benim için
    Moskova'da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    zifiri karanlıkta gidiyor tiren
    zifiri karanlığı severmişim meğer
    kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
    kıvılcımları severmişim meğer
    meğer ne çok şeyi severmişim de altmışımda farkına vardım bunun
    Pırağ-Berlin tireninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek"
    Nazım Hikmet Ran
    Sayfa 212 - Yapı Kredi Yayınları
  • 192 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    okuyacağınız kelimeleri nazım hikmet belirliyor, daha ne olsun. şiir kitabına ne incelemesi yapılır bilemem, şiir işte. bir insan başka bir insanı sever ve olaylar gelişir, ya kavuşamazlar ya ayrılırlar; mutlu anlarını da paylaşabilir tabi şair. belki de şairin bir kavgası vardır ve ondan bahsetmek istiyordur kafiyeli kelimelerle. ya da çok uzaklardadır hem gençliği hem yıldızlar hem de memleketi. ve içindeki hasret vücudundan kelimelerle çıkar. bu böyledir, kan akacak bir yer bulamadığında insanın hayal kurmaya başlaması gibi. belki de şair kahroluyordur memleketinin üstüne oturan texaslı çavuşu ve onun yardakçılarını gördükçe, nefretini ifade eder bu durumda kelimelerle. arkadaşlar bir insanın yaşayabileceği her türlü durumu yaşamış neredeyse nazım. o yüzden hangi kitap olursa olsun hangi şiir olursa olsun alıp okunmalı. illa bazı dizelerde denk gelirsiniz kendinizle. okuyup okutalım ama anlayalım da nazımı. nazım Piraye veya Vera'dan ibaret değil. Nazım'ın bir kavgası vardı. güzel günler geldi gelecek, her zaman eli kulağında.
  • Nazım'dan Vera'ya
    "Sana tüm şiirlerimi banda kaydedeceğim.
    Yaşamımın tüm sesi seninle kalsın.
    ...
    Sonra Türkiye'ye de ver bu sesi. Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak.
    Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım."
    03.06.1963
  • Son 50 yılın en güzel şiiri seçildi 🙏💖

    SEVERMİŞİM MEĞER

    Yıl 62 Mart 28
    Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
    Akşam oluyor
    Dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
    Akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim toprağı severmişim meğer
    Toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
    Ben sürmedim
    Platonik biricik sevdam da buymuş meğer
    Meğer ırmağı severmişim
    İster böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
    Doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
    İster uzasın göz alabildiğine dümdüz
    Bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
    Bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
    Bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
    Bilirim benden önce duyulmuş bu keder
    Benden sonra da duyulacak
    Benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
    Benden sonra da söylenecek
    Gökyüzünü severmişim meğer
    Kapalı olsun açık olsun
    Borodino savaş alanında Andırey'in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
    Hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış'ın
    Kulağıma sesler geliyor
    Gök kubbeden değil meydan yerinden
    Gardiyanlar birini dövüyor yine
    Ağaçları severmişim meğer
    Çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino'da kışın
    Çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
    Kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
    İzmir'in kavakları
    Dökülür yaprakları
    Bize de Çakıcı derler
    Yar fidan boylum
    Yakarız konakları
    Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
    Ucu işlemeli
    Yolları severmişim meğer
    Asfaltını da
    Vera direksiyonda Moskova'dan Kırım'a gidiyoruz Koktebel'e
    Asıl adı Göktepe ili
    Bir kapalı kutuda ikimiz
    Dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak
    Hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
    Eşkiyalar çıktı karşıma Bolu'dan inerken Gerede'ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
    Yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
    Ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
    Bunu bir kere daha yazdımdı
    Çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz'e gidiyorum Ramazan gecesi
    Önde körüklü kaat fener
    Belki böyle bir şey olmadı

    Çiçekler geldi aklıma her nedense
    Gelincikler kaktüsler fulyalar
    İstanbul'da Kadıköy'de Fulya tarlasında öptüm Marika'yı
    Ağzı acıbadem kokuyor yaşım on yedi
    Kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı
    Çiçekleri severmişim meğer
    Üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
    Yıldızları hatırladım

    Severmişim meğer
    Gözümün önüne kar yağışı geliyor
    Ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
    Meğer kar yağışını severmişim
    Güneşi severmişim meğer
    Şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
    Güneş İstanbul'da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
    Ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın
    Meğer denizi severmişim
    Hem de nasıl
    Ama Ayvazofki'nin denizleri bir yana
    Bulutları severmişim meğer
    İster altlarında olayım ister üstlerinde
    İster devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara
    Ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
    Severmişim
    Yağmuru severmişim meğer
    Ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
    Beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
    İçinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
    Yağmuru severmişim meğer
    Ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
    Yanında pencerenin
    Altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
    Bir eski ölümdür benim için
    Moskova'da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
    Saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    Zifiri karanlıkta gidiyor tren
    Zifiri karanlığı severmişim meğer
    Kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
    Kıvılcımları severmişim meğer
    Meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
    Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
    Yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek.

    NÂZIM HİKMET
  • "yıl 62 mart 28
    Pırağ-Berlin tireninde pencerenin yanındayım
    akşam oluyor
    dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
    akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim

    toprağı severmişim meğer
    toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
    ben sürmedim
    Pılatonik biricik sevdam da buymuş meğer

    meğer ırmağı severmişim
    ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
    doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
    ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
    bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremiyeceksin
    bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
    bilirim benden önce duyulmuş bu keder
    benden sonra da duyulacak
    benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
    benden sonra da söylenecek

    gökyüzünü severmişim
    meğer kapalı olsun açık olsun
    Borodino savaş alanında Andırey'in sırtüstü seyrettiği gökkubbede

    hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış'ın
    kulağıma sesler geliyor
    gökkubbeden değil meydan yerinden
    gardiyanlar birini dövüyor yine

    ağaçları severmişim meğer
    çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino' da kışın çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
    kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
    İzmir'in kavakları
    dökülür yaprakları
    bize de Çakıcı derler
    yâr fidan boylum
    yakarız konakları
    Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
    ucu işlemeli

    yolları severmişim meğer
    asfaltını da
    Vera direksiyanda Moskova' dan Kırım' a gidiyoruz Koktebel' e
    asıl adı Göktepe ili
    bir kapalı kutuda
    ikimiz dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

    hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
    eşkıyalar çıktı karşıma Bolu'dan inerken Gerede'ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
    yaylımda canımdan gayrı alacakları eşyam da yok
    ve on sekizimizde en değersiz eşyamız canımızdır
    bunu bir kere daha yazdımdı
    çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöze gidiyorum ramazan gecesi

    önde körüklü kaat fener
    belki böyle bir şey olmadı
    belki bir yerlerde okudum sekiz yaşında bir oğlanın Karagöze gidişini ramazan gecesi İstanbul'da dedesinin elinden tutup
    dedesi fesli ve entarisinin üstüne samur yakalı kürkünü giymiş
    ve harem ağasının elinde fener
    ve benim içim içime sığınıyor sevinçten

    çiçekler geldi aklıma her nedense
    gelincikler kaktüsler fulyalar
    İstanbul'da Kadıköy'de Fulya tarlasında öptüm Marika'yı
    ağzı acıbadem kokuyor
    yaşım on yedi
    kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı
    çiçekleri severmişim meğer
    üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
    yıldızları hatırladım
    severmişim meğer
    ister aşağıdan yukarıya seyredip onları şaşıp kalayım
    ister uçayım yanıbaşlarında

    kosmos adamlarına sorulanım var
    çok daha iri iri mi gördüler yıldızları
    kara kadifede koskocaman cevahirler miydiler
    turuncuda kayısılar mı
    kibirleniyor mu insan yıldızlara biraz daha yaklaşınca
    renkli fotoğraflarını gördüm kosmosun Ogonyok dergisinde
    kızmayın ama dostlar non figüratif mi desek soyut mu desek işte o soydan yağlı boyalara benziyordu kimisi yani dehşetli figüratif ve somut
    insanın yüreği ağzına geliyor karşılarında
    sınırsızlığı onlar hasretimizin aklımızın ellerimizin

    onlara bakıp düşünebildim ölümü bile şu kadarcık keder duymadan
    kosmosu severmişim meğer

    gözümün önüne kar yağışı geliyor
    ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
    meğer kar yağışını severmişim

    güneşi severmişim meğer
    şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
    güneş İstanbul' da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
    ama onun resmini sen öyle yapmıyacaksın

    meğer denizi severmişim
    hem de nasıl
    ama Ayvazofski'nin denizleri bir yana

    bulutları severmişim meğer
    ister altlarında olayım ister üstlerinde
    ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

    ayışığı geliyor aklıma en aygın baygını en yalancısı en küçük burjuvası
    severmişim
    yağmuru severmişim meğer
    ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
    yağmuru severmişim meğer

    ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Pırağ-Berlin tireninde yanında pencerenin

    altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
    bir teki ölümdür benim için
    Moskova'da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    zifiri karanlıkta gidiyor tiren
    zifiri karanlığı severmişim meğer
    kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
    kıvılcımları severmişim meğer
    meğer ne çok şeyi severmişim de altmışımda farkına vardım bunun
    Pırağ-Berlin tireninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek"
    Nazım Hikmet Ran
    Sayfa 124 - Yapı Kredi Yayınları