Bireysel özelliklerin ortak özellikler haline gelmesi durumu, kalabalıkların yüksek bir zeka isteyen işleri niçin beceremediklerini gösterir. Seçkin ve değişik alanlarda uzmanlık sahibi kimselerden kurulan bir meclis tarafından alınan genel öneme haiz kararlar, bir ahmaklar topluluğunun vereceği kararlardan hissedilir derecede farklı ve üstün değildir. Zira bu topluluklar ancak herkesin sahip olduğu bu orta derece özellikleri birleştirebilir. Kitleler, zekayı değil, orta şeyleri bir araya toplarlar. Çoğu defa tekrar olunduğu gibi elalem Voltaire'den daha fazla zeka sahibi değildir. Eğer "elalem"den kitleler kastediliyorsa, şüphesiz Voltaire herkesten daha akıllıdır.
Bu işi daha ilginç kılan, bu başarının ortaya çıktığı toplum koşularıdır. Toplumda neredeyse hiçbir tabanı ve beklentisi olmayan muazzam başarılar, yüksek bir sosyal dirence rağmen başarılmıştır.
Aslında çok başarılı insanlar, genelde rüzgârın zıddına yüzmemişlerdir. Nisan ayında bazen kar yağar ama bu kar tutmaz. Her filozof, çağının çocuğudur. Zahiren çağına en zıt görünen filozoflarda dahi bu olgu görülür. Kapitalizmin başdüşmanı Marks, rüzgârın ne kadar zıddına yazılıyor görünse de kapitalizmin oluşturduğu Aydınlanma Felsefesi'nin ilkeleri ile düşünürdü. Onlar gibi progresif (ilerlemeci) bir tarih anlayışına inanırdı.
Aydınlanmacı iyimserlik diye bilinen tavra, tamamı ile sahipti. Bu yüzden komünizm hayalini, "ilerleme" nin son mertebesi olarak oldukça "iyimser" bir tasvirle ele almıştı. Marks gibi aykırı görünen bir filozof dahi böyleyken... Ya diğerlerini ele alsak? Örneğin, yükselen iktisadi kuramların güçlenen burjuvazi ile bağıntısını düşünsek? Ya da "Voltaire Hristiyanlığa saldırırken halkı mı değiştiriyordu, yoksa halkın bir kesiminin sözcüsü konumunda mıydı?" sorusunu sorsak? Çok az toplumsal önderin, topluma gerçekten önderlik ettiğini söylemek zor değildir. Onların çoğu, gerçekte toplumu değiştirmezler. Çoğu filozof aslında taleplerini dile getirmekte toplumun megafonu olur. Onlar toplumların hedeflerine ulaşmalarında bindikleri atlar, ellerinde taşıdıkları bayraklar olurlar.
Toplumlar bu yüzden bir kuşakta değişmezler. Toplumsal devinim fark edilmeyecek yavaşlıkta gerçekleşir. Sert devrimler bile bu yavaş devinimin patlama noktalarından ibarettir. Oysa Hz. Muhammed'in (s.a.v.) öyküsü, bu bağlamda oldukça farklıdır.
Leone Catani: "Koca bir kavmi, on sene gibi az bir müddet zarfında nasıl olup da bu kadar derin bir surette sarsmak ve bütün bir dünyayı
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Başkasının kanıtlanmış fikirlerini mülk edinmek herhangi bir şeye başlamanın kaçınılmaz ve bariz ilk noktasıdır. Hepimiz Picasso'ya atfedilen şu deyişi biliriz: "İyi sanatçılar kopyalar, büyük sanatçılarsa çalar." Yıllar içinde aforizma biraz eskidi denilebilir ama yüzyıllardır dolaşımda olduğu düşünülünce şaşıracak bir şey de yok pek. Picasso da zaten bu özlü sözü iki yüzyıl önce "Orijinallik, kalıbına uydurulmuş taklitten başka bir şey değildir" diyen Fransız Aydınlanmasının büyük yazarı Voltaire'den çalmıştı.
İklim, terbiye, dil, kanun, ibadet ve zekâ seviyeleri bakımından farklı ne kadar çok insan gördüysem, hepsinin aynı ahlaki temele sahip olduğuna o denli kani oldum. İlahiyata dair hiçbir şey bilmelerse de hepsi haklıya ve haksıza dair kabaca bir kavrama sahiptir ve hepsi de bu kavramı aklın gelişmeye başladığı yaşta edinmiştir. Tıpkı matematik öğrenmeden ağır yükleri sopalarla kaldırma, bir derenin üzerin-den bir tahta parçasına basarak geçme sanatını doğal olarak edinmiş olmaları gibi.
Çıplak ile soyunmuş arasındaki karşıtlık tüm şiddetiyle gelişmeye başlar. Betimlenen bir bedenin asla gerçek bir beden olmadığını anımsatmaya gerek var mı? Üstelik, betimleme bizim yaşam deneyimimize seslenir ve bu deneyim de yalnızca görsel değildir, tüm duyuları etkiler; bir bedenin bir kokusu, bir ağırlığı, bir hacmi vardır... Burada Voltaire'in Candide'in başında yaptığı betimlemeyi anımsatacağım sadece: "... On yedi yaşındaki Cunégonde al yanaklı, körpe, dolgun, iştah kabartıcıydı." Bir bedeni betimleyen sanatçının elinde bir olanaklar yelpazesi vardır: Daha çok görme duyusuna seslenebilir, ama aynı zamanda çeşitli hilelerle bedene ilişkin daha eksiksiz bir deneyimi esinleyebilir. Klasik kuram betimlemeyle gönderge arasındaki uzaklık üstünde ısrarla durur, ama bu ülkü 19. yüzyıl boyunca bu uzaklığı azaltma, imgeyi gerçekliğe, sanatı doğaya yaklaştırma istenciyle karşı karşıya kalır. Romantik ülkü sanatla yaşam arasındaki sınırı ortadan kaldırmak olacaktır: İzleyici imgenin karşısında gerçeklikle ilişkisinde olduğu gibi tepkiler vermelidir. Girodet'den Gérôme'a dek betimlemeyle gerçek arasındaki sınırın olası yok oluşunu simgeleyen Pygmalion söylencesi, öncesinde sanatla yaşam arasındaki uzaklığa saygı gösterilmesine önem veren sanatçıları hem ilgilendirmiş hem de kaygılandırmıştır.
Beden Üstünde Kesişen Bakışlar/ Sanatçıların Bakışı/Çıplak·Kitabı okudu