I
rüknettin’in aynalarda ağladığı kadar var.
bir mevsimin kıyısından tutarsan rüknettin
kurak ovalara yağmurlar yağar,
ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
kalbin şiir olup vadilerini sular.
senin de vadilerin vardır rüknettin!
kehanetler kurarsın, yağmalarsın kendini
kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
niyedir, aynalarda azalır sesin.
II
doktorum
ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
üşürsem helak olacağımdan korkarım.
doktorum
gayya kuyusuna inmek istemem
bana bir ip uzat, yağmurlar istemem
aynaları kırarım,suretimi istemem
mevsimler dönedursun, bu dünyayı istemem
yalnız Allah’ı anmak isterim
ben Allah’ı isterim.
III
Mavi, XII. ve XIII. yüzyıllarda, sonunda ön plandaki bir renk, güzel bir renk, Meryem'e özgü bir renk, krallığa özgü bir renk ve tüm bu nedenlerle kırmızının bir rakibi haline gelmiştir. Bu iki renk, daha sonra dört ya da beş yüzyıl boyunca, tüm diğer renklere karşı üstünlüğü paylaşmış ve birçok alanda karşıt bir çift oluşturmuştur: Şenlik rengi-ahlaksal renk, maddesel renk-tinsel renk, yakın renk-uzak renk, eril renk-dişil renk. Bununla birlikte, durum XVIII. yüzyıldan itibaren farklılaşır. Kırmızı tonlarının giyimden ve gündelik yaşamdan açık bir şekilde çekilmesi -XVI. yüzyılda başlayan çekilme- yalnızca kumaşta ve giyside en çok kullanılan renklerden biri değil, özellikle Avrupa toplumlarının en sevdiği renk haline gelen maviye büyük bir yer bırakır. Diğer tüm renklere açık ara fark atmış, bugüne kadar da öyle kalmıştır.
XIII. yüzyılın sonunda, şövalyeliğin erdemlerini öğretmek amacıyla Lorraine'de ya da Brabant'da yazılmış öğretici bir roman olan Sone de Nansay'in anonim yazarının kanısı daha o zamandan şudur:
Ve mavi kalbi yüreklendirir
Çünkü renkler içinde imparator o'dur.
Birkaç on yıl sonra, büyük Şair ve Müzisyen Guillaume de Machaut'nun (1300-1377) kanısı da aynı olacaktır:
Kim ki renkleri doğru değerlendirir
Ve söyler gerçek anlamını
Eşsiz gök mavisini tutar
Her şeyin üstünde.
Kadim Mısır kayıtlarına göre düşmanın adının anılmasından imtina edilmesinin, kutsal metin anlatıları bağlamında bir nazire olarak düşünülmesi bir yana, Mısır topraklarında müstakil bir etnik sınıf olarak İsrail halkından bahsetmese de "İsrail" kelimesini içeren bir kayda rastlanılmıştır. Kadim Mısır kayıtlarında "İsrail" adına işaret eden belge, Kral Merneptah’ın (MÖ 1213-1203) zaferi adına yazılan ve İsrail Stelası olarak da bilinen Merneptah dikili taşıdır. Bu dikili taşta kaydedilen Mısır’ın tjehenu (Libya) üzerindeki zaferi MÖ XIII. yüzyıl olarak tarihlenir. Şiirsel bir ifadeyle kaleme alınan yazıda, Mısır kralı Merneptah’ın tjehenu üzerindeki zaferi anlatılır. Ancak metinde tjehenu’nun yanı sıra "İsrail" ismini de içerecek şekilde pek çok bölge, şehir ve halkın adı geçmektedir:
Prensler "barış" diyerek yere yıkıldı.
Dokuz düşmanın hiçbirisi başını kaldıramadı.
Şimdi de tjehenu mahvoldu.
Hatti etkisizleştirildi.
Kenan her türlü kedere gark edilerek yağmalandı.
Aşkelon alt edildi.
Gezer zapt edildi.
Yano’am yok edildi.
İsrail harap oldu ve nesli yok oldu.
Hurri, Mısır yüzünden dul kadın oldu.^{13}
Dikili taşta adı geçen "İsrail" kelimesinin tarihsel anlamı hakkında tartışmalar hâlen devam etmektedir. Buna göre "İsrail" kelimesinin Hurrileri ya da Kenan halkını ifade ettiği ileri sürülmüştür.Ayrıca bu kelimenin Kenan topraklarındaki yüksek yaylalarda yaşayan göçebe çobanları veya etnik temelli özel bir kavmi nitelediği düşünülmüştür.Ancak kutsal metnin "Çıkış" anlatısında öykülenen Kenan coğrafyasında yaşayan münhasır bir kavmi ifade ettiği yaygın bir kanaattir.Dolayısıyla Merneptah dikili taşında kaydedilmiş olan "İsrail" kelimesinin, Kenan topraklarındaki coğrafi bir bölgeyi veya genel isimlendirilme yapılmış bir halkı ifade ettiği anlaşılmaktadır.Bu teoriler
^{13} Kenton L. Sparks, Ethnicity and Identity in Ancient Israel (Winona Lake: Eisenbrauns, 1998), 97-98.·Kitabı okudu
Şimdiye kadar Çengiz çocukları, bizim tarihlerimizde Moğol veya Tatar diye anılarak yabancı bir devlet ve hanedan gibi gösterilmiştir. Gerçeğe uymayan bu fikri kabul edince Türklerin uzun bir zaman yabancı hâkimiyeti altında yaşadığını da kabul etmek gerekir ki, bu da şimdiye kadar hiçbir zaman bağımsızlığını kaybetmemiş bir millet olduğumuz hakkındaki övüncümüzü ortadan kaldırır. Eski Gök Türklerden indiği çağdaş müverrihler tarafından kabul edilen Çengiz Han kültür ve ülkü bakımından da Türk'tü. Onu yabancı gösteren şey XIII. Yüzyılda artık müslüman bir millet olan Türkler arasında eski dine bağlı kalan bir azınlığa mensup oluşu, bir de Moğollar üzerinde hâkim bir ailenin ferdi olarak Arap ve Acemler tarafından Moğol diye ilan edilişidir.