• 13. İsa'nın dikkat çekici korkusu, duası ve melek Cebrail'in harika biçimde onu rahatlatması.
    Birkaç gün sonra, ruhunda kâhinlerin arzularını sezen İsa, dua etmek için Zeytinlik Daği'na çıktı. Ve, bütün geceyi ibadetle geçirerek, sabah olunca şöyle dua etti: «Ey Rabb'im, biliyorum ki, yazıcılar benden nefret ediyor ve Ferisîler, beni, senin kulunu öldürmeyi düşünüyorlar; bu bakımdan Rabb'im, Kadir ve Rahim Allah, merhamet et ve bu kulun dualarını duy ve beni onların tuzaklarından kurtar, çünkü benim kurtuluşum Sende'dir. Ey Rabb'im, sözünü söyle, çünkü Senin sözün sonsuza değin sürecek olan gerçektir.»
    Isa bu sözleri söyleyince, bak ki, onu melek Cebrail gelip dedi: «Korkma ey îsa, çünkü senin giysilerini koruyan bir milyon (melek) vardı. Gökler üstünde ve sen her şey yerini buluncaya ve dünya sonuna yaklaşıncaya kadar ölmeyeceksin.»
    îsa yere kapanıp, «Ey Rabb'im Allah, Senin bana olan merhametin ne büyüktür; senin bana bahşettiğin bütün bu şeyler karşısında ben Sana ne vereceğim Rabb'im?» dedi.
    Melek Cebrail cevap verdi: «Kalk îsa ve Allah'a bir tanecik oğlu İsmail'i Allah'ın sözünü yerine getirmek için kurban etmek isteyen İbrahim'i ve oğlunu bıçak kesmeyince bir koyun kurban etmesini bildiren benim sözümü hatırla. Sen de böyle yapacaksın Ey Allah'ın kulu İsa.»
    îsa cevap verdi: «Başım üstüne, fakat kuzuyu nerede bulacağım? Görüyorum ki, param yok ve çalmak da meşru değil.»
    Bunun üzerine, Cebrail kendisine bir koyun gösterdi ve îsa her zaman şanı Yüce Allah'ı hamd ve tesbih ederek onu kurban etti.

    14. Kırk günlük oruçtan sonra İsa Oniki Havari'-yi seçiyor.
    İsa dağdan inip, yalnız başına geceleyin Erden'in karşı yakasına geçti ve kırk gün, kırk gece hiç bir şey yemeden, sürekli Rabb'e Allah'ın kendilerine göndermiş olduğu halkının kurtuluşu için niyazda bulunarak oruç tuttu. Ve kırk günün sonunda aç bir insandı. Sonra, şeytan göründü ve pek çok sözlerle onu iğfal etmeye çalıştı. Fakat îsa, Allah'ın sözlerinin gücü ile onu def etti. şeytan çekilip gittikten sonra melekler gelip, İsa'nın ihtiyaç duyduğu şeyleri kendisine verdiler.
    Kudüs bölgesine dönen İsa'yı halk yine coşkun bir sevinçle karşıladı ve ona kendileri ile kalması için ricada bulundular; çünkü onun sözleri yazıcılarınki gibi değildi; bir güç taşıyor ve kalbe dokunuyordu.
    îsa, Allah'ın kanunu üzerinde yürümek için kendilerine dönen insanların çokluğunu görünce dağa çıktı ve bütün gece orada kalıp dua ve ibadette bulundu; gün başlayınca dağdan inip, Havariler diye adlandırdığı, aralarında çarmıha gerilip öldürülen Yahuda'-nın da bulunduğu oniki kişi seçti. Adları budur: Balıkçı iki kardeş Andreas ve Simun (Petrus), vergi mültezimi Matta ve bu kitabı yazan Barnabas, Zebedi'nin oğulları Yuhanna ve Yakup, Tomas (Taddeus) ve Yahuda, Bartolomeus ve Filipus, Yakup ve hain Yahuda îskariyot. Bunlara her zaman ilâhî sırlan açıklardı; fakat, zekatları (toplayıp) dağıtmakla görevlendirdiği Yahuda îskariyot her şeyin onda birini çalardı.

    15. İsa'nın bir evlenme töreninde suyu şarap yapan mucizesi.
    Gül bayramı yaklaştığında, bilinen zengin bir adam îsa'yı ve şakirtlerini annesi ile birlikte bir evlenme törenine davet etti. îsa da davete gitti ve ziyafet sırasındalarken şarap yetmedi. Annesi Isa'ya usulcâ seslendi: «Şarapları kalmadı.» İsa cevap verdi: «Bana ne bundan, anneciğim?» Annesi, hizmetçilere İsa ne buyurursa itaat etmelerini emretti. Orada, İsrail kavmi adetine göre, ibadet için temizlikte kullanılmak üzere altı su küpü bulunuyordu. îsa, «Bu küpleri suyla doldurun» dedi. Hizmetçiler de dediğini yerine getirdiler, İsa onlara, «Allah'ın adıyla, yemek yiyenlere içmeleri için verin» dedi. Hizmetçiler, bunun üzerine tören sahibine (küpleri) götürdüler ve azar duydular: «Ey işe yaramaz hizmetçiler, neden şarabın daha iyisini şimdiye kadar bekletirsiniz?» Çünkü, onun, İsa'­nın yaptıklarından hiç haberi yoktu.
    Hizmetçiler cevap verdiler.- «Ey efendimiz, burada Allah'ın kutlu bir kişisi var, o suyu şarap yaptı.» Törenin sahibi, hizmetçilerin sarhoş olduklarını sandı Fakat, İsa'nın yanında oturanlar tüm olan biteni gördüklerinden, sofradan kalkarak saygılarını sundular: «Kuşkusuz sen Allah'ın bir mukaddesisin, Allah'tan bize gönderilen gerçek bir peygambersin.»
    Ardından şakirtleri ona inandılar ve çokları kendinden geçerek şöyle dediler: «İsrail kavmine rahmeti ile davranan ve Yahuda'nın ailesini sevgiyle ziyaret eden Allah'a hamd olsun, onun kutsal adını tesbih ederiz.»

    16. İsa'nın havarilerine kötü yaşantıdan kurtulmakla ilgili olarak verdiği harika ders.
    Bir gün îsa şakîrdlerini çağırarak dağa çıktı ve orada oturunca, şakirdleri yanına geldiler ve ağzını açıp onlara şunları öğretti: «Allah'ın bize bahşettiği nimetleri büyüktür. Bu nedenle, gerçek bir kalple ona hizmet etmemiz gerekir. Ve madem ki yeni şarap yeni kaplara konuyor ve öyle de, eğer benim ağzımdan çıkan yeni akideyi alacaksanız, sizin de yeni adamlar olmanız gerekmektedir. Hemen size söylüyorum ki, nasıl bir kişi gözleri ile göğü ve yeri bir arada göremezse, Allah'ı ve dünyayı sevmek de işte böyle imkansızdır.
    «Ne kadar akıllı olursa olsun, hiç kimse, birbirine düşman iki efendiye hizmet edemez; çünkü, biri seni severse, diğeri senden nefret edecektir. İşte, ben size gerçekten söylüyorum ki, Allah'a ve dünyaya (bir anda) hizmet edemezsiniz, çünkü dünya yalancılık, aç gözlülük ve eza ile cefa doludur. Bu bakımdan, dünyada rahat edemez, ancak zulüm ve yenilgi görürsünüz. Dolayısıyla, Allah'a hizmet edin ve dünyayı hakir görün. Benden ruhlarınız için sekinet elde edeceksiniz; sözlerime kulak verin, çünkü size doğruyu söylüyorum.»
    «Gerçekten, bu dünya hayatına ağlayanlara ne mutlu, çünkü onlar rahata ereceklerdir.»
    «Dünyanın zevklerinden gerçekten nefret eden yoksullara ne mutlu, çünkü onlar Allah'ın hükümdarı olduğu ülkenin zevklerini bol bol tadacaklardır.»
    «Gerçekten, Allah'ın sofrasından yiyenlere ne mutlu, çünkü onlara melekler hizmet edecektir.»
    «Siz hacılar gibi yolculuk ediyorsunuz. Bir hacı, yolu üzerindeki saraylar, tarlalar ve başka dünyalık şeylerle eğler mi kendini? Emin olun ki, hayır! Ama o, yolu üzerinde kullanışlı ve işe yarar olan hafif ve para eder şeyleri taşır. Bu, şimdi size bir örnek olmalıdır; ve eğer bir başka örnek daha isterseniz, anlattıklarımın hepsini yapasınız diye onu da vereyim.»
    «Dünyalık arzulan kalbinize ağırlık etmeyin. (Şöyle) diyerek:»
    «Bizi kim giydirecek?» Veya «Bize kim yemek verecek?» Rabbımız Allah'ın, Süleyman'ın tüm ihtişamından daha büyük bir ihtişamla giydirip beslediği çiçeklere, ağaçlara ve kuşlara bakın ve O sizi yaratıp kendi hizmetine çağıran, kadınlar ve çocuklar dışında sayıları altıyüzkırkbine varan kulları îsrailoğulları'na çölde kırk yıl gökten kudret helvası indiren ve giysilerini eskiyip yok olmaktan koruyan Allah, sizi beslemeye de kadirdir. Size söylüyorum, gök ve yer tükenecek; yine de O'nun Kendi'nden korkanlara olan rahmeti tükenmiyecektir. Fakat, dünyanın zenginleri, zenginlikleri içinde aç ve sonludurlar. Geliri artıp duran bir zengin vardı ve (şöyle) derdi: «Ne yapayım ey ruhum? Çiftliklerimi yıkacağım, çünkü onlar küçüktür; yeni ve daha büyüklerini yapacağım, böylece sen zafer kazanacaksın ey ruhum!» Vah zavallı adam! O gece ölüverdi. Yoksulları düşünmeliydi. Ve bu dünyanın haksız zenginliklerinin sadakasını alanlarla (sadakalarıyla!) arkadaş olmalıydı; çünkü, onlar gök sultanlığında hazineler getirirler.
    «Söyleyin bana lütfen, paranızı bankaya, bir bankere, verseniz, o da size verdiğinizin on katını, yirmi katını verse, böyle bir adama her şeyinizi vermez misiniz? Fakat, size söylüyorum, Allah sevgisi uğruna ne verir ve ne harcarsanız, geri yüz katını ve sonsuz bir hayatı alacaksınız. Allah'a hizmet etmekle ne kadar sevinmeniz gerektiğini görün işte.»

    17. Bu bölümde mü'minin gerçek inancı açıkça algılanıyor.
    İsa bunu deyince, Filipus cevap verdi: «Allah'a hizmet etmeye razıyız, ama Allah'ı bilmek de istiyoruz.» Çünkü İşaya peygamber «Cidden sen gizli bir Allah'sın» demiş ve Allah kulu Musa'ya «Ben neysem oyum» demişti.
    îsa cevap verdi: «Filipus; Allah, kendisi olmadan hiçbir hakkın olmadığı bir Hakk'tır; Allah Kendisi olmadan hiçbir şeyin olmadığı Varlık'tır; Allah Kendisi olmadan yaşayan hiçbir şeyin olmadığı bir Hayat'tır. Öylesine büyüktür ki, her şeyi doldurur ve her yerdedir. Tektir, O'nun hiç bir dengi yoktur. Ne başlangıcı vardır, ne de sonu olacaktır. Fakat her şeye bir başlangıç vermiş ve her şeye bir de son verecektir. Ne babası vardır, ne de annesi; ne oğlu vardır, ne kardeşi; ne de yoldaşı. Ve, Allah'ın hiç bir bedeni yoktur. Bu bakımdan yemez, uyumaz, ölmez, yürümez, kımıldamaz, fakat, insandaki gibi olmayan sonsuz bir hayatı vardır. Çünkü, cismanî değildir, bileşik değildir, maddî değildir, en sâde özdendir. O kadar iyidir ki, iyiliği sever yalnızca; öylesine âdildir ki, cezalandırdığı ve bağışladığı zaman, «Bu neden böyle?» denemez. Kısaca, sana diyorum ki Filipus, burada yeryüzünde O'nu göremez ve tam olarak bilemezsin de; fakat melekûtunda O'nu ebedî göreceksin, orada tüm mutluluğumuz ve ihtişamımız bulunur.».
    Filipus cevap verdi: «Üstad, siz ne söylüyorsunuz? İyi biliyorum ki, İşaya'da Allah'ın babamız olduğu yazılıdır; bu durumda, nasıl olur da, O'nun hiç bir oğlu bulunmaz?»
    İsa cevap verdi: «Peygamberler için yazılmış pek çok kıssalar vardır, bu nedenle, harflere değil, manâya bakmalısın. Allah'ın dünyaya gönderdiği (sayıları) yüzyirmidört bine varan tüm peygamberler kapalı konuşmuşlardır. Fakat, benden sonra bütün peygamberlerin ve kutsal kişilerin ULUSU gelecek ve peygamberlerin söyledikleri tüm şeylerin karanlığı üstüne ışık dökecektir, çünkü O, Allah'ın Elçisi'dir.» Ve İsa bunu söyledikten sonra iç çekerek, (şöyle) dedi: «Ey Rabb(ım) Allah, İsrail kavmine merhamet et ve sana gerçek bir kalble hizmet edebilmeleri için İbrahim'e ve zürriyetine acıyarak bak.»
    Şakirdleri cevap verdiler: «Amin, ya Rabb, (Ey) Allah'ımız!»
    İsa dedi: "Size ciddî olarak söylüyorum ki, yazıcılar ve muallimler, Allah'ın kanununu, Allah'ın gerçek peygamberlerinin aksine sahte kehanetleriyle boş (ve anlamsız) yaptılar; bu nedenle, Allah, İsrail kavmine ve bu imansız nesle gazap etti. Şakirdleri bu sözler üzerine ağlayarak, şöyle dediler: «Merhamet et ey Allah (ımız), mabed üzerine ve kutsal şehir üzerine merhamet et ve Senin kutsal ahdini hakir görmeyen milletleri ondan nefret ettirme.» İsa cevap verdi: «Amin, (ey) babalarımızın Allah'ı Rabb(ımız).»

    18. Burada, Allah'ın kullarına dünyanın zulmettiği ve Allah'ın korumasının onları kurtardığı anlatılıyor.
    İsa bundan sonra (da şöyle) dedi: «Siz beni seçmediniz, fakat, benim havarilerim olasınız diye ben sizi seçtim. Eğer, dünya sizden nefret ederse, o zaman benim gerçek havarilerim olacaksınız; çünkü, dünya her zaman Allah'ın kullarının düşmanı olmuştur. Dünyanın boğazladığı kutsal peygamberleri hatırlayın; İlya zamanında bile Cizebel tarafından onbin peygamber katledilmiş, o kadar ki, yoksul îlya güç belâ gizlenerek kurtulabilmiştir. Ve, yedi bin peygamber oğlu da Ahab tarafından katledildi. Ah, Allah'ı tanımayan şerli dünya! Sen korkma, çünkü başındaki saçlar o kadar çok ki, bitmeyecektir. Dikkat et, tek bir tüyleri bile Allah'ın iradesi olmadan düşmeyen serçelere ve diğer kuşlara bak. Hem sonra Allah, kuşlara, uğruna her şeyi yarattığı insandan daha mı çok dikkat edecektir? Hiç mümkün müdür ki, kendi oğlundan daha çok ayakkabılarına bakan bir insan bulunsun? Kuşkusuz ki, hayır. Şimdi, kuşlara (bile) bakarken, Allah'ın seni terkedeceğini ne kadar da az düşünmen (hiç düşünmemen) gerekiyor. Ve, ben neden kuşlardan söz ediyorum? Bir ağacın yaprağı (bile) Allah'ın iradesi olmadan düşmez.
    «Bana inanın, çünkü size gerçeği söylüyorum, ki eğer sözlerime kulak verirseniz, dünya sizden çok korkacaktır. Çünkü, eğer o, kötülüklerinin açığa çıkmasından korkmuyorsa, (o zaman) sizden nefret etmiyecektir; fakat, açığa çıkmasından korkuyor, bu nedenle de, sizden nefret edecek ve size zulüm edecektir. Eğer, sözlerinizden dünyanın hiç hoşlanmadığını görürseniz, onu kalbte tutmayın, fakat, Allah'ın sizden daha büyük olduğunu göz önünde tutun; kim dünyanın sevmediği ve hakir gördüğü böylesi bir akla sahipse, onun akıllılığı delilik kabul edilir. Eğer Allah sabırla dünyaya katlanıyorsa, o zaman sen de onu kalbine mi yerleştireceksin? Ey yeryüzünün tozu ve çamuru!.. Sen sabrınla ruhuna sahip olacaksın. Bu bakımdan, eğer bir kimse, yüzünün bir tarafına bir yumruk vuracak olsa, ona vurması için öbür yanını teklif et. Kötülüğe karşılık verme, çünkü, en kötü hayvanlar böyle yapar; fakat, kötülüğe iyilikle karşılık ver ve senden nefret edenler için Allah'a yalvar. Ateş ateşle söndürülmez, ama suyla söndürülür: îşte böyle, size diyorum ki, kötülüğün üstesinden kötülükle değil, aksine iyilikle geleceksiniz. Güneşi iyilerin ve kötülerin (birlikte) üzerine doğuran ve yağmuru da aynı şekilde (yağdıran) Allah'a bakın. Evet, işte herkese iyilik yapmanız gerekiyor; çünkü kanunda (öyle) yazılıdır : «Kutsal ol, çünkü senin Allah'ın (olan) Ben kutsalım; temiz (ve pak) ol, çünkü Ben temiz (ve pak) im; ve kâmil ol, çünkü Ben kâmilim.» Size cidden söylüyorum ki, bir hizmetçi efendisini memnun etmek için çalışır ve efendisini memnun etmeyecek herhangi bir giysi de giymez, sizin, giysileriniz iradeniz ve sevginizdir. Bakın, Allah'ı, Rabbımızı razı etmeyecek bir şeyi istememeye ve sevmemeye dikkat edin. Emin olun ki, Allah dünyanın debdebesinden ve şehvetlerinden nefret eder, bu bakımdan siz de dünyadan nefret edin.
    19. İsa, ihanete uğrayacağını haber veriyor ve dağdan inerken on cüzzamliyi iyileştiriyor.
    îsa, bunları söyledikten sonra Petrus (Simon) cevap verdi: «Ey muallim bak ki, biz senin arkandan gelen her şeyi terkettik, (şimdi) bize ne olacak?»
    İsa cevap verdi: «Kuşkusuz Hüküm Günü'nde yanıma oturacak (ve) oniki îsrail kabilesine karşı şahitlik edeceksiniz.»
    Ve, bundan sonra İsa iç çekerek (şöyle) dedi: «Ey Rabb(ım), nasıl şeydir bu? Ben oniki tane (havari) seçtim ve içlerinden biri bir şeytandır.»
    Bu söz üzerine havariler üzüntülerinden sapsarı kesildiler: ve gizlice yazan (not alan) göz yaşlarıyla Isa'ya sordu: «Ey muallim, şeytan beni aldatacak ve sonra ben tart mı edileceğim?»
    îsa cevap verdi: «Bu kadar üzülme, Barnabas, çünkü, Allah'ın dünyayı yaratmadan önce seçtikleri helak olmayacaktır. Sevin, çünkü senin adın hayat kitabında yazılıdır.»
    İsa (şöyle) diyerek havarilerini rahatlattı: «Korkmayın, çünkü, benim kötülüğümü isteyecek olan benim sözüme üzülmez, çünkü onun içinde îlâhî duygu yoktur.
    Bu sözleri üzerine, seçilenler rahatladılar. îsa dualarda bulundu ve şakirdleri de, «amin, amin, kadir ve rahim olan Rabb (miz) Allah» dediler.
    Duasını bitirdikten sonra İsa, havarileriyle birlikte dağdan indi ve, uzaklardan «îsa, Davud'un oğlu, bize merhamet et!» diye bağıran on tane cüzzamlıya rastladı.
    İsa onları yanına çağırdı ve şöyle dedi: «Benden ne diliyorsunuz, ey kardeşler?»
    Hep birden bağırdılar: «Bize sıhhat ver!»
    îsa cevap verdi: «Ah, ne kadar zavallısınız siz, aklınızı öylesine yitirmişsiniz ki, «bize sıhhat ver!» diyorsunuz. Benim de sizin gibi bir insan olduğumu görmüyorsunuz. Sizi yaratan Allah'ımıza seslenin: ve kadir ve rahim olan O sizi iyileştirecektir.»
    Cüzzamlılar gözyaşlarıyla cevap verdiler: «Senin de bizim gibi insan olduğunu biliyoruz, fakat yine de, Allah'ın kutsal bir (insan)ı ve Rabb'ın bir peygamberi; bu nedenle, Allah'a sen dua et kî, O bizi iyileştirsin.»
    Bunun üzerine, havariler Isa'ya rica ettiler: «Rab, onlara merhamet et.» Sonra, İsa derin bir iç geçirdi ve Allah'a yalvardı: «Kadir ve rahim olan Rabb (im) Allah, kuluna merhamet et ve sözlerini duy: ve babamız İbrahim aşkına ve senin kutsal vadin için bu adamların isteklerine rahmetinle davran ve onlara sıhhat bahşet.» Ardından İsa bunları söyleyince cüzzamlılara döndü ve (şöyle) dedi: Gidin ve Allah'ın kanununa göre kâhinlere görünün.
    Cüzzamlılar ayrıldılar ve yolda giderken temizlendiler. Bunun üzerine, içlerinden biri iyi olduğunu görünce İsa'yı bulmak için geri döndü; kendisi bir îsmailî idi. İsa'yı bulunca önünde eğilip saygı gösterisinde bulunarak (şöyle) dedi: «Bildim ki, sen Allah'ın bir mukaddesisin» ve teşekkür ederek kendini hizmetçi edinmesi için yalvardı. İsa cevap verdi: «On kişi temizlenmişti; dokuzu nerede?» Ve temizlenene dedi:
    «Ben kendime hizmet edilsin diye değil, hizmet etmek için geldim. Haydi evine git ve (evdekilerin de) İbrahim'e ve oğluna verilmiş sözlerin Allah'ın sultanlığı ile birlikte yaklaşmakta olduğunu öğrenmeleri için, Allah'ın sende neler yaptığım anlat.» Temizlenen cüzzamlı ayrıldı ve kendi oturduğu bölgeye gelince Allah'ın İsa aracılığıyla kendinde neler yaptığını anlattı.
  • 664 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    “Latin külâhı görmektense Türk sarığını yeğleriz.”
    Konstantinopol, 1453
    “Zulüm 1453’te başladı.”
    İstanbul, 2013
    …..

    Kızıl Elma imgesine adanan bir ömür. İnsan ruhlu şehirlerin yaşanmışlığı altında fark edilemeyen o manevi baskının salgını tüm kadim şehirlerin öz benliğinde hissedilir. Atina’dan, İskenderiye’ye, Kudüs’ten Şam’a, Roma’dan İstanbul’a varıncaya kadar… Doğar, büyür, yaşlanır ve yaşamın hengamesini kaldıramayarak insanlar gibi yerini başkalarına devreder. Yeni yüzüyle lakin genetik maneviyatından soyutlanmayarak tüm sinerjinin tarih boyu muhafaza edildiğine şahit oluruz.


    Büyük Roma İmparatorluğu, Doğu Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu olarak üç büyük medeniyetin payitahtı olabilmiş tek kadim şehir: İstanbul. 566 yıl önce, insanlık tarihine damgasını vuran, fetih ile sadece bir şehri değil, ‘gönüller yapmayı’ ödev anlayışı bilen bir medeniyetin dönüm noktasıdır 1453. Diğer taraftan ise, 1000 yıllık değerler merkezinin devr-i teslimi, hiçbir gücün yıkamadığı kutsal surların düşüş tarihidir.


    Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı olmak, insanı, savaşları ve felsefeyi temel alan ilimlerin efendisi olmakla mümkündü. Savaşın beşiğinde şiirler yazan, kitapları insanla eşdeğer gören ve her anı “ya öğrenen ya öğreten” kaidesiyle tefekkür halinde geçiren bir insan ve bir hükümdar...


    Dünyanın İlk Günü 1453 Bu günlerde çıktı karşıma. Daha doğrusu tevafuk olabilmesi için uygun bir tarihe çekildi tarafımdan. En iyi tarihi roman olarak görülmesinin çok daha öte boyutunda olduğunu söylememem için bir neden yok, son derece titizlikle ve akademik bilgilerin ışığında olarak kronolojik sıralamanın ihmal edilmediği muntazam bir çalışma ürünü. Fetihle ilgili aslında bir şey bilmediğimi sadece bir roman -ve akabindeki diğer dönem kitapları- yeterince gösterebildi. Birçok kişinin -yakın tarih hariç- önemli tarihleri es geçmesi bu konudaki bilgisizliği veya daha doğru ifadeyle yuvarlak bilgiyi tüm şiddetiyle kamçılamakta. Böylesi bir sessizliğin doğurduğu yabancılaşma karşısında pastada payım olmasın düşüncesiyle ‘zulüm’ kelimesinin üstü çizildi ve ‘lüzum’ kelimesi bu kitaba başlamadan evvel daha uygun bulundu…


    Roman 3 farklı bölüm üzerinden ele alınır. Fatih, hocaları ve efradının diyalogları anlatıcı üzerinden yanıt bulur. İkinci bölüm ise Mehmet’in Edirne’den itibaren yanında bulunan Seyyah Alberti Balbi’nin notlarından oluşur. Yeni bir kültürle kendisini iç içe bulan Balbi, yetiştiği kültür ile geldiği medeniyetin arasında bağ kurar; Batı’nın Türk algısının yanlışlığını, kendisine anlatılan gerçeklerle tasdik eder. Özellikle Mehmet’in hocalarından olan Molla Lütfi ile aralarındaki diyaloglar, üzerinden geçmeye değer niteliktedir. Bir diğer bölüm ise Bizans Alexender’i, nam-ı diğer yeniçeri İskender’in çocukluğundan itibaren yaşadığı sıkıntılarla, devşirme yolunda geçmişe duyduğu bir özlemin hikayesi anlatılır. Bölümleri birbiriyle karışık sırada okurken, ayrı hayatları birleştiren şeyin aşk ve özlemlerine tanık oluruz…


    Ölüm gölgesinin düştüğü bir tablo. “Zaten o bir resim değil, ölümün pençesinde bir hükümdar.”
    https://i.hizliresim.com/vazB5z.jpg


    Son Akşam Yemeği’nde Havarilerden daha alçak resmedilen Yahuda, Doktor Jacobo’ya rol model olabilirdi. Osmanlı ve İstanbul’a ilgisi olan L. Da Vinci, bir köprü yapmak üzere II. Bayezid’e başvurduğunda gavur addedilerek reddedilmişti. Gentile Bellini’ye portresini çizdiren Fatih, 49 yaşında bir ihanete uğramasaydı, iki dehayı aynı tarih sahnesinde görebilecektik. Ayasofya ve karşısında Leonardo’nun köprüsü… Talihin böylesi de yıldızın parlamadığı anlar olsa gerek. Kitabı zikretmişken Zweig’ın şu sübjektif alıntısını es geçmeyelim: “Mehmet hem dindar ve acımasızdır, hem de hırslı ve sinsidir. O bir yandan oluk gibi kan akıtan, öte yandan Sezar’ı ve Romalıların yaşam öykülerini Latincesinden okuyabilen, eğitimli ve sanatsever biridir. Melankolik bakışlı, sivri burunlu bu adam aralıksız çalışan, atılgan bir asker ve acımasız bir diplomattır. Bütün bu tehlikeli özelliklerinin ardında tek bir amaç vardır: O, gerçekleştirdikleriyle yeni Türk ulusunun askeri üstünlüğünü Avrupa’ya kabul ettirmiş olan büyükbabası Bayezit’ten ve babası Murat’tan daha da başarılı olacaktır. Artık şunu herkes hissetmekte ve bilmektedir: İlk darbe, Konstantin’in ve Justinianus’un krallık tacını süsleyen en son mücevher olan Bizans’a inecektir.” #29042792


    Rum Ortodoksları ile Roma Katolikleri arasında cebelleşen din savaşları Kutsal mabet Ayasofya’nın ruhaniyetine ve dolayısıyla bin yıldır yıkılamayan sur Konstantinopol’e büyük zararlar vermişti. Batılı bir yazarın perspektifinden -ki sadece perspektiftir bu- Türkler kısmına geldiğinizde kin ve nefret kokularını hissederseniz. Objektif olduğu iddia edilen en baba yazarlar bile, aba altından sopa gösterir ifadelere yer verirler. Oysa altı kazınacak ne katliamlar vardır ki sadece söz konusu olmayı bekler. Çağın Roması’nın ölüm arenaları bir savaşın dışındaki en büyük caniliklerden biri olsa gerektir. Yine Voyvoda Vlad’ın esir aldığı düşmanlarını kazıklara çıkararak işkenceyle öldürmesi, İşgal ettiği topraklarda köle ticareti yapan Sırp despot George Brankovic katliamları, Ortaçağ Avrupa’sında yakılarak öldürülen cadılar, Pompei kavmini andıran eşcinsel ilişkiler ve karanlık sayılabilecek birçok garabet Fatih’in 15. Yüzyılına tekabül etmişti. Yüzyılın karanlıklarını okurken aynı olayların benzer biçimlerine rastlıyorsunuz ve zihninizde hiçbir şeyin aslında değişmediğini, her vakanın farklı versiyonlarının yaşandığını düşünürken o tekerrür denilen kelimeye iyiden iyiye ikna olurken buluyorsunuz kendinizi… Yeni bir düzeninin ihya olduğu, dünya üzerindeki en yüksek kanun olan İslam’ın tüm küffara ilan edildiği bir devir.


    Batılı yazarların gözüyle satırlara şahit olduğunuzda, zihninizdekine zıt bir tablo ile karşı karşıya kalmamanız içten bile değil. Dünden bugüne Türkler için söylenilen “barbar” kelimesi fethin vuku bulmasıyla doğrudan ilişkili. Zweig’ın Yıldızın Parladığı Anlar kitabında ve Montaigne’in Denemeler’inde geçen Konstantinopol’ün fethi, insanlık tarihi için, doğrudan söylenmese bile, bir leke olarak tanımlanır. 6 yıl önce duvarlara yazılan nefret cümlesi gibi. Hümanist olarak bilinen S. Runciman ve A. Toynbee gibi yazarların kin ve nefret kokan satırlarını da ayıklamak gerekir. Kitabının bir bölümünde fethe yer ayıran Zweig’ın düşünceleri, fetih ile ilgili malumatı olmayan bir insanı bile kitaptan uzaklaştırabilir. Kitabı ismiyle müsemma haline getirebilmek için koskoca İstanbul’un fethi, Bizanslılar tarafından açık unutulan bir kapının sonucu olduğuna bağlanılmıştı. Son Zweig okuyuşum olmalıydı.


    Bu yönde olan kitap ve makalelerdeki benzer düşüncelere denk geldikçe dönemin Rum tarihçisi Kritovulos’un eseri İstanbul’un Fethi’ne yeniden göz atmayı düşündüm. Malum İstanbul ve fetih 3 sayfayla ders konusu yapıldığından bu konudaki cehaletimizle kalmıştık. Ama öte yandan 1-2 kişiyi her sene 35 kez andığımızda, hatta ayak bastığı yerleri bile ezbere bildiğimizden geriye bakmaya pek de lüzum duymuyorduk, duymadık da zaten. Ta ki böyle bir kitapla tanışıncaya dek… Dönemin tarihçisi Kritovulos’un Fatih’e methiye olarak atfettiği kitabın, birinci kaynak olarak kabul edilen kitaplar arasında olduğunu belirtelim. Mehmet’in emriyle 3 gün süreyle yapılan yağmanın boyutu tüm detaylarıyla anlatılır bu kitapta. Kritovulos Tarihi, fethi ayrıntılarıyla sunarken şehirde oluşan büyük tahribata, tarihi ve sanat eserlerinin yok oluşuna da ayrı bir parantez açar. Şehirdeki yıkımın Fatih’te doğurduğu hüznü de buradan öğreniyoruz. Padişaha armağan edilen bir kitapta, bin yıllık sanat eserlerinin tarihe karıştığına tanıklık eden satırlar, elbette doğruluğu konusunda su götürmez bir yeri icap eder. Fatih’in kudretli ancak hunhar kişiliğini destekleyen düşünceleri de yine Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde görürüz.


    Her anını düşünceyle geçiren, dört bir yanı haritalarla, çizimlerle, hesaplamalarla çevrili olan, Bizans surlarının içindeki çatlakları bilecek derecede istihbaratı canlı tutan, Homeros’u, Firdevsi’yi ezbere bilen, zamanını alimlerle geçirmekten şevk duyan bir insanın düşmanlarına karşı olan acımasızlığı?.- ya da alimleri ölüme götürerek başlayan ve nice hadiselerle devam eden despotluk. Lequel?


    Nitekim aradan geçen 5 asır 20. yüzyıl dünyasına- ve hatta 21. yüzyıla- bir ışık tutamadı. Bugün tavan ile taban arasındaki uçurum, gelinen nokta hakkında birkaç sayfa yazmayı gerektirir boyutta. 20.yüzyıl koloni ülkelerinin elde ettiği yer altı ve yerüstü kaynaklar, bugün gelinen noktadaki refah düzeyinin aslan payı olmasa bile ekonomik etkisi olarak yadsınamaz. Ortaçağ, İskeletlerden kartpostal yapan Fransa’dan, dünyanın %80’ini işgal eden İngiltere’nin koloniciliğinden çok farklı değildi. Yaşadığımız yüzyıl teknoloji devrinin getirisiyle küreselleşen bir yüzyıl. 70 yılı kapsayan bir geçmişte ülkeler arası anlaşmazlık yeni bir savaşı doğurabilmişken, bugün olası nükleer savaşların yıkımı, haritaların silinmesi demek olduğundan ekonomik çıkarlar daralana, kıvrılana ve en sonunda patlayacak duruma gelene dek savaşların salt ekonomik saldırılar üzerinden planlandığı zaman, işte bu zamanlar. Bir siyasinin açıklaması bile piyasayı yerinden oynatıyorken savaş kelimesinin yüksek sesle konuşulmaya başlanması dünyayı nasıl bir küreselleşme krizinin içerisine sokar siz düşünün. Velhasıl kelam, bu çağ, toprağı kana bulamaktan zevk alan topluluk ’kan’larının devam ettiği, en ufak bir cürümün dünyada yarattığı infial zararlarının hesabı yapılarak devekuşu misali başını toprağa sokan, fakat sıkışıldığında, patlayacak raddeye gelindiğinde asıl nefretin nasıl dışarı çıkacağını izleyeceğimiz yeni bir çağa sahne olacak gibi… İnsanların kendinden olmayanları sömürdüğü, ben ve diğerleri politikasının esas alındığı bugün ve dün dünyasının ‘ilk günü’ bir söz söylenmişti ancak yankısı hiçbir yere ulaşmadı.


    *El eman*
    “Canınıza ve malınıza hiçbir zarar gelmeyecektir. Şimdi evlerinize gidin ve işlerinizin başına geçin.”



    Sultan Murat’ın tahtından feragat etmesiyle 2 yıl tahtta kalan Mehmet, yeniçeri ayaklanmasıyla tahtı tekrar babasına devreder. Küçük yaşta kısa bir stajerlikten geçmesi hem olgunlaşmasına, hem de ilim yolculuğunda geçireceği uzun saatlere zemin hazırlar. Manisa şehzadelik yıllarında Akşemsettin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi bilge insanlardan dersler alan Mehmet, tek hayalini ileride kendisini İki cihanın imparatoru yapacak olan planlara adar. Ancak incelikler her zaman çoktur, Şeyhinin dediği gibi, “Sana, seni öğreteceğim.” Cümlesinden yola çıkarak savaş sanatını ilmi merkezli birçok alanda süsleyerek taçlandırır. Çocukluğundan buyana alimlerle sohbet etmeyi alışkanlık haline getiren Mehmet’in kitaplarla da olan ilişkisi, dehasının parçalarından ibaret. Bir hükümdar ki, İbn Rüşt ve Gazali arasındaki tutarsızlık konusunu uzmanlarına tartıştırıyor, matematik ve astronomiye ilgi duyuyor ve sarayda bir kitap projesi başlatıyor. Neler yok ki. El Cezeri - Kitab-ı Hendesiye, İbn Haytam - Perspektif, El Hindi - Optik ve Göz Algısı, İbn Sina - El Kanun, Dede Korkut Hikayeleri, Homer, Mir Ali Şir, Ahmedi, El Razi, İbn Arabi, Füsus ve daha niceleri. Felsefe merakı, tasavvuf sevgisi, bitki merakı, Fatih'in zengin dünyasını gösteren değerlerin sadece bazıları.


    “Zaferin sırrı Hz. Peygamber’in izini takip etmektir.” şiarı aydınlığı ve yükselişi açıklayan ana gaye olsa gerekti. İmparatorluğun hüküm sürdüğü toprakların asayiş ve adalet nizamı bunun en büyük göstergesiydi. Kasıtlı yaptığı yanlış imardan dolayı Fatih tarafından kolu kesilerek cezalandırılan bir Rum mühendisin, olayı kadıya şikayet ederek davaya taşıdığı ibretlik bir hadise vardır. Kadı, betonların yerine koyulacağı ancak kesilen bir uzvun geri gelmeyeceğini düşünerek kısas hükmünü verir. Böyle bir durum karşısında gerçek aydınlığı kavrayan mühendis davasından feragat eder. İhtiyaç sahibini ihtiyacına kavuşturan sadaka taşları, insanlar tarafından güvenle açık bırakılan kapılar gibi olağanlıkların o zamanlar için sıradan durumlar olduklarını öğreniyoruz. “Ne hal üzere iseniz öyle yönetilirsiniz” hadisi de toplumun adalet, huzur, ahlak ve refah nizamının bir ödülü olmalıydı. Asıl başarı Fatih’i Fatih yapan gönül sultanlarının dünyasıydı.


    “Marifet, bir şehir kurmak kadar onda yaşayanların kalbini de imar etmektir.” Cümlesi, savaşların, kuşatmaların, ölümlerin ve fetihlerin ana gayesiydi. İslam’ın gösterdiği yol dünyaya barış getirmek, halkları zulümlerin pençesinden kurtarmak, adaleti zor kullanmadan göstermekti. Nitekim romanın yazılış gayelerinden birisinin de bu algıyı yıkmak olduğunu düşünüyorum. Azılı, agresif, holigan dönmelerin ismini duymaya bile tahammül edemediği ve duvarlara kazıdığı cümlenin en büyük yanıtı ise kitabın isminde saklı: Dünyanın İlk Günü.


    Senyör Alberti’nin seyahatnamelerinde en dikkat çekici bilgilerden biri, farklı milletlerin Osmanlı çatısı altındaki kapsayıcılığının bahis konusu yapılmasıdır. Mehmet’in en önemli adamlarından Veziriazam Çandarlı Halil ve Başhekim Yakup Paşaların Yahudi dönmeleri olduğunu ayırt etmek gerekir. Yeniçeri ocaklarında uygulanan devşirme usulü ve şehirdeki birçok tüccarın ermeni-yahudi kimliğini taşıdığını söylersek, Batılıların yerleştirmeye çalıştığı “Türkler," "Türk İmparatorluğu” ibareleri de bir anlam ifade etmez. Dikkatimi çeken bu husus hakkında Mehmet Metiner’in şu yazısı https://www.yenisafak.com/...aliyye-anlayii-40102 okunmaya ve kitap öznelinde tartışılmaya değer nitelikte.


    Hayatın ve ölümün kader inancı olduğuna sıkı sıkıya inanan bir toplum için o yolda şehit olmak, bir asır önceki İstiklal Harbi’nde olduğu gibi ölmeye gitmek demekti. Teslimiyetin ve kulluğun öncüleri zaferin ve zarafetin kapısını aralamışlardı. Fütüvvet ahlakına onlar malikti. Bugün aramızda olan Sabetaycılar, kripto Yahudiler, yarı inançlılar, holigan dönmeler değil…


    Fatih, tüm sıfatlarından önce bir azim, bir kararlılık ve bir deha demektir…
    "Yerli ve yabancı tarihçiler şu konuda hemfikirlerdir ki 49 yaşında ölen Mehmet on yıl daha yaşasaydı bütün dünya tarihi değişecek, Doğu ve Batı kavramları bugünkü anlamlarını yitirecekti!"


    Osmanlılar, 56 gün sonra, Bin küsür yıldır ayakta duran Doğu Roma İmparatorluğu’nu tarih defterinden ebediyen silmişti. Kutlu olsun.


    Fatih'in gözbebeği bugün nasıl ahlaki istilâya maruz kalıyorsa, toplum nasıl sekülerleşme çukuruna düşüyorsa, nasıl değerlerimizden ve İslam'dan giderek uzaklaş-tırılı-ıyor olsak da... Şuna her zaman, tüm kalbimizle inanıyoruz:


    Şüphesiz ki Allah vaadini tamamlayacaktır."
  • “Ben hiçbir düke, hiçbir hükümdara hizmet etmem,” dedi Leonardo, “hiçbir şehre, hiçbir ülkeye, hiçbir imparatorluğa da ait değilim. Ben yalnızca görme, kavrama, düzene sokma ve yaratma tutkusuna hizmet ederim ve sadece eserime aitim.”
    Leo Perutz
    Sayfa 164 - Leonardo da Vinci
  • Hanok’un kitabı

    Yazıya başlamadan önce belirtmeliyim ki internette bu konuyu bu kadar ciddi işleyen kimse yoktur. Yerli-yabancı hiçbir sitede bu kadar ayrıntılı ve geniş bir Enoch yazısı bulamazsınız çünkü günümüzde yazarlık nedense bir başkasından copy-paste ederek yayım yapmak sanılıyor. Ancak ben Enok dahil İncil, Tevrat, Zebur, Kuran ve daha birçok kaynağı alıp teker teker okuyarak bu yazıları hazırlamaktayım ve dolayısıyla hazırladığım yazılar blogdan bloga kopyalanarak değil, kitaplardan notlar çıkarılarak oluşturulduğu için diğer yazılara göre daha özgün oluyor ve genelde başkaları tarafından yürütülmeye demüsait oluyorlar. İnternetteki diğer yazılar ya birbirinin kopyasıdır ve kısıtlı bir bilgi sunuyorlardır, ya da açık açık söylüyorum: Benden çalmışlardır.
    Buna Mu Kıtası ile alakalı hazırladığım yazı da dahildir. Bkz: Mu Kıtası (Dinlerin Kökeni)
    Enok-Hanok Kitabı, (Hermes veya Hz. İdris diye de bilinir) dinler tarihinin ilginç metinlerindendir ve Yahudi Mistisizmi’nin temel taşlarından biridir. Bu kitap, Eski Ahit’in (Tevrat) Apokrif kitaplarından en önemlisidir. Daha sonra 1. Konstantin hükümeti tarafından “saptırıcı” olduğu sebebi ile kaybettirilmiştir. 1. İznik konsilinde de (M.S. 325) Tevrat’dan tamamen çıkarılmıştır. Enok Kitabı’nın parçalarının en eskisi M.Ö 300, en yenisi ise M.Ö 68 tarihine aittir. (Bulunan kayıtların tarihi budur, ancak elbette kitaptaki hikayelerin ve efsanelerin tarihi daha eskilere dayanıyor.) 68 Tarihi aynı zamanda Kudüs’e giden Roma ordularının Kumran kentini yıktıkları tarihtir. En eski bölümler; Nephiller (Düşmüş Melekler ve Yarı İnsan yarı Melek olan varlıklar.) ile alakalı bölümlerdir ve uzun bir süre içerisinde yazılmıştır. Metinlerin Esseniler adı verilen bir topluluk tarafından saklandığı, ve onları etkilediği de görülmektedir.
    Kitapda Nuh Tufanı ve Düşmüş Melekler ile alakalı çok kafa karıştırıcı terimler bulunmaktadır. Bu yüzden Yahudiler ve Katolikler tarafından 3. YY sonlarına doğru çıkartılıp yakılmıştır ancak, tamamıyla yok etmeyi başaramamış olacaklar ki, 1773 yılında bir İskoç araştırmacı ve Mason olan James Bruce, Habeşistan’a gitmiş ve Enok’un Kitabı’nın bir manastırda saklanmış 3 nüshasını bulmuştur. Kitap 1821 yılında İbranice’den İngilizce’ye çevriltilmiştir. Enok’un kitabının tam olarak varlığının ispatı aslında Ölü Deniz Yazmaları’nın da bulunmasıyla alakalıdır. Yazmalar 1947 yılında bir çoban tarafından Ölü Deniz kıyısında, Kumran’da bir mağarada raslantısal olarak bulunmuş ve bu yazmalar daha sonra Kudüs Üniversitesi’nin eline geçmiş ve bu mağaralarda araştırmalar başlamıştır. 1958 yılına kadar süren çalışmalarda bir çok başka arkeolojik bulgulara da rastlanmıştır. 10 yıl boyunca 11 mağarada yapılan kazılar, 800 kadar yazmanın ve birçok parçanın günışığına çıkmasını sağlamıştır.
    Özellikle Tevrat’da da geçen Nefillerin, Devler oldukları ve Nuh Tufanı’ndan önce insanların yiyeceklerini tüketip, en sonunda insanları yemeye başladıklarını anlatır. Bunların başlangıcının sebebi ise, Melek Samael tarafından ayartılan diğer melekler, Hermon Dağı’na inerek, İnsanların kızları ile ilişkiye girmeye ve onlara gizli teknikleri öğretmeye karar vermeleridir. Bütün insanlığın sapmasına sebep olduktan sonra, Başmelek Mikhael’in önderliğinde 4 Baş Melek, onları yakalayıp bağladılar ve yeraltına inen sonsuz bir çukura attılar. Bundan böyle bu 4 Baş Meleğe “Denetçiler” denmeye başlandı, ve onlar 4 istikameti, Doğu, Güney, Batı ve Kuzey’i, uykusuz gözleri ile denetlediler.
    İlgili Tevrat ayetleri için bkz: Tevrat, Yaratılış Bölümü, 6 (tufan), 1–7
    Ayrıca Tevrat ayetleriyle alakalı hazırlamış olduğum ayrı bir yazı için bkz:
    Tevrat’daki Çelişkili Ayetler
    Harut ve Marut gibi düşmüş melekler efsanesi, böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi, Hz. Süleyman’a addedilen büyü kitaplarına da malzeme oldular. Çok daha sonraları ise Enokyan Maji’ye ilham olmuşlardır ve Enochian (Melek dili) konusu da, Enoch (Enok) ile alakalıdır. Dikkate değer bir konu ise, bütün dinlerde Evrenin 4 Mimarı, 4 Temel Kuvvet, 4 Yön, 4 Element olarak görülen, ve bunların zamanla 4 Melek veya 4 Tanrı olarak değiştirilmesi, bu Kitaba farklı bir şekilde yansımış. Okumaya devam ettikçe o konulara da değineceğim.
    Peki bu Enok kimdir, kimin nesidir? İlk olarak Tevrat’da Adem Soyu sayılırken karşımıza çıkar. 300 yıl tanrı yolunda yürüdüğü ve toplam 365 yıl yaşadığı, ancak ölmediği çünkü Tanrı’nın onu yanına aldığı yazar. Yaratılış 5;18–24 Enok’un gökyüzüne yükselmesi, aynı zamanda Kabbalah’a kadar gidecek Gökyüzü’ne çıkma motifinin de başlangıcıdır. Bilindiği gibi İslam’da gökyüzüne yükseltilen, kendisine ölüm dokunmamış sadece iki karakter vardır. Birincisi Hz. İsa, ikincisi ise Hz. İdris, yani Enok. Enok’un Tanrı yanına yükseltilmesi İncil’de de geçer. İbraniler 11;5
    Rohl, Enok’un İbranice’si olan “Hanok”un “Kurucu” anlamına geldiğinden yola çıkarak, Mezopotamya Mitolojisi’nde ki Anunnaki ile Enok arasında ilişki kurar, ancak bu tartışmalı bir görüştür. Ayrıca Enok, Mısır Tanrısı Toth, Yunan Tanrısı Hermes ve İslam’da ki Hz. İdris ile de ilişkilendirilmiştir. (Meryem: 56–57)
    Ölü Deniz Yazmaları ve Enok Kitabı’nın, Esseni adı verilen bir tarikata ait olduğu düşünülüyor. Bu kitabın yazılışı İsa’dan önce, İsa zamanını ve İsa’dan sonrasını da kapsadığı için, bu Kitabı anlamak için Tanah ve İncil’i de okumuş olmak gerekiyor. O dönemde Yahudi halkı için dini kaynaklar büyük bir çeşitlilik gösteriyordu. Tanah’ın yanında Yahudi Talmud’u denilen ve Din büyükleri tarafından oluşturulmuş yazılar da önem taşımaktaydı. (Yani Yahudi Hadisleri) O devirde Kudüs Talmud’u (Yerushalmi) ve Babil Talmud’u (Babli) çok yaygındı. Eğer bir Yahudi, Kutsal yazıları daha derinlemesine öğrenmek isterse Midrash (Çoğulu Midrashim) adı verilen tefsir yöntemini uygulamak zorundaydı. Yazıcılar da (Sopherim) aslında bu tefsir işi ile uğraşıyorlardı. Dini üstatlar ise Rabbi (Efendi, Üstad) ünvanını alıyorlardı. Bkz: Rab, Rabbi, Rabbiri. Alimlik kademeleridir. Esseniler ile ilgili kitaplarda sıkça geçer.
    Midrashim, Rabbinik eğitimin temelini oluşturuyordu. Eğitim, kutsal yazılardaki öykülerin anlatıldığı metinler olan Hagadoth (Çoğulu Haggadah) ile kuralların ve törelerin yer aldığı Halakoth’dan (Çoğulu Halakah) oluşuyordu. Bunlar dışında doğal olarak Talmud da kıymetli bir kaynak olarak yer almaktaydı. Ancak bütün bu kitaplardaki yorumlar farklılık gösteriyordu ve farklı mezheplerin oluşmasına sebebiyet vermişti. Bu dönemde bulabildiğim en önemli topluluklar Sadukiler, Ferisiler, Zelotlar ve Esseniler’dir.
    Hahamlar tarafından yok edilen bu kitabın, sadece mağaralarda saklanmak suretiyle değil, geleneği sürdürerek bu güne kadar hala devam edip, korunduğunu görüyoruz. Bu görüşü kabullenip bu güne kadar getiren Yezidi(Yezdani), Yaresan gibi topluluklar, dört dörtlük sapıklar olarak görülüp her fırsatta katledildi.
    Önemli bir konu ise, burada Nefilim, Dev olarak adlandırılan Melek-İnsan karışımı çocukların, Mu Kıtası gibi farklı bir bölgeden gelmiş başka bir Irk insan olma ihtimali. Çünkü bunlara Gözcüler dendi, ve tamamen insan gibi yaşadılar. Antik tabletler, kayıp kıtalar, Geçmişe bir üst akıl veya uzaylıların, ya da daha üstün bir insan ırkının etki edip din yaratması gibi komplo teorileri üretenler için bu Nephilim içeren tevrat ayetleri büyük bir dayanak görevi görmekteydi. Şimdi Ölü Deniz Yazmaları sayesinde bu teorileri daha da güçlenmiş oldu ve Erich Von Daniken ya da Zachariah Sitchin gibi yazarlar için bolca malzeme çıkmış oldu.
    Fakat dikkatimizi çekmesi gereken asıl konu, Kutsal Kitaplarda bütün bu olaylar gerçekleşirken (Melek-İnsan cinsel ilişkisi vb.) Tanrı’nın bunlardan haberi yoktu ve 4 Büyük Melek, gidip ona bildirdiler. Sümer (Gözcünün Ülkesi), Nefilim, eski Mısır’da Neter. (Gözleyenler, Osmanlıca’da da Nöbetçi Askerlere Nefer denilir.) bütün kültürlerde yer alıyor. Kuran zamanına gelene kadar bütün dinler, Melekleri sanki bir Süper İnsanmış gibi, yiyip içen, yorulan, seks yapan cinsiyetli varlıklar olarak tanımlıyor. Tevrat da buna dahildir.
    Erich Von Daniken’in, Tanrıların Arabaları Kitabı da, bu konu üzerine yazılmış popüler bir kitaptır. Üstün bir Irk veya Uzaylılar tarafından bize ulaşıldığı ve bizim onları Melek, Tanrı olarak adlandırdığımız konusu ile alakalı birçok film, kitap, görüş var ve Enoch kitabı, bu görüşleri güçlendiren türden. Bu konuyu “Antik Astronot Teorisi” başlığıyla aratırsanız daha çok bilgi edinebilirsiniz. Ancak bana sorarsanız, direk kitapları satın alsanız daha iyi. Bu yasaklanmış mirasın izleri, bugün hala bazı ‘Melekçi’ toplumlarda bulunuyor. Örneğin; Yezidilerin en yüce varlığı, meleklerin başı Meleke Tawus’un ilk ismi, Gözcülerden biri olduğu bilinen Arapça Azazel’den geldiği bilinen Azazil. Enok kitabında da buna rastlayacağız.
    Diğer bir gizemli toplum olarak Yaresanların da insana çok benzeyen melekleri var. Azazel, Adem ve Havva’yı kışkırtmadan önce, Yılan Tawus’un hizmetinde çalışıyor. Ayrıca bu “Nephilim” diye bilinen, insan ve melek karışımı olan devlerin, Tevrat’da anlatıldığına göre o dönemlerde Tanrı veya büyük çağ kahramanları olarak bilindiğinden bahsediliyor. Yani zamanla bunların Mısır veya Yunan tanrıları olarak anılmaları (eğer gerçekse) muhtemeldir.
    Enok’ta dikkati çeken şey, Işık Prensi ve Karanlıklar Prensi (Belial) ve bunların yolundan giden Oğullar konusudur. Bu konuya değinme, Tevrat’da Kurallar 3;19–20 bölümünde de vardır.
    Ayrıca Kurallar 3; 24–25, Karanlıklar Prensi’nin, ölüler kalktığı zaman hüküm gününden sonra sonsuza kadar ateşlere atılacağı konusu, Hristiyanlık ve İslam’ın temelini oluşturuyor. Kitaptaki en dikkat çekici bölüm yine de bence düşmüş melekler konusudur. Tevrat’da düşmüş meleklere de, yarı meleklere de Nefiller diye hitap ediliyor. Meleklerin günaha yenik düşerek kötüleşmesi konusu, Işık Getiren (Lucifer) meleğin de bunlardan birisi olması hala Hristiyan Teolojisi’nin önemli konularındandır. Yaratılış 6;1–2
    Bir diğer isimleri Tanrı Oğulları’dır. (Elohim. Tekili Eloh. Tanrı İlu-Elu ile İlah sözcüğü ile ortak kökenden gelir. Melek isimlerinin sonundaki -El takısı da bundan gelir. Bu bağlamda İsa Haç’ta Elohim’e beni neden bıraktın diye seslenirken, kendisini kandıran Düşmüş bir Meleğe seslendiği anlamı da çıkabilir.)
    Kuran’da ise bu düşmüş meleklerin aslında Melek değil birer Cin olduğu, ve iyi veya kötü olabilecekleri söylenir. Ancak Tevrat’da, bilinen Melek hariç bütün varlıklar Kötüdür. Yani bütün cin veya kötü ruh benzeri varlıklar, eskiden melek olmak zorundadır. Dolayısıyla Tevrat ve Kuran’ın teolojisi gerçekten de çakışmaktadır. “Kuran’ın %70i Tevrat’dan alıntıdır!” diyen arkadaşlar için bu husus göze çarpmalı. Aktarılan hikayeler bile farklı versiyonlarda aktarılmaktadır çünkü. Yine de, zaten “Biz önceki kitapların tasdikçisiyiz” diyen bir kitapta alıntılar olması göze garip gelmemelidir. Devam edelim:
    Enok Kitabı 2. Bölüm : “İşte! Herkesi yargılamadan geçirmek ve günahkârları yok etmek için on bin aziziyle birlikte geliyor!”
    Bu bölüm ayrıca İncil’de Yahuda 1; 14'de “İşte Rab herkesi yargılamak üzere Onbin kutsalıyla geliyor!” diye ifade edilir.
    Demek ki o zamanlarda bu ayet yazılırken ellerinde Enok kitabı vardı. Zaten günümüzde kabul gören İncil’in m.s 4.yy’a kadar bütünleştirilmemiş olduğunu, ve Roma kralı Konstantin tarafından ‘bütünlettirildiğini’ hatırlarsak, 1. İznik Konsil’nde yoksayılan, apokrif ve gnostik ilan edilerek yakılan-yokedilen yaklaşık 27 ayrı kitap daha olduğunu unutmamalıyız. Yani günümüzdeki İncil’in kronolojik sıralaması dahil, Tevrat ayetlerinin çoğu, eldeki 50'yi aşkın kitaptan “ayıklanarak” oluşturulmuştur ve bu ayıklamayı da Roma kendi isteği doğrultusunda yaptırtmıştır. İşte burada “tahrif”in ne denli büyük olduğu inkar edilemeyecek kadar ortadadır. Unutmamalısınız ki Enok Kitabı, İsa gelmeden önceki Tevrat’ı ve İsa dönemindeki orjinal İncil’i temsil etmektedir. Bu ne Barnabas, ne Meryem, ne de bir başkasının inciliyle kıyaslanabilir. Şimdi elimde bulunan bu Enok kitabındaki ayetleri sıralama vakti gelmiştir sanırım.
    Enok 7;7 “Sonra hep birlikte yemin ettiler ve planı uygulayacaklarına söz verdiler. Toplam İki Yüz kişi, Yeret’in zamanında Hermon Dağı’nın zirvesine indiler.
    Enok 7;9 “Liderlerinin isimleri şöyleydi: Semyaza, Araklba, Rameel, Kokablel, Tamlel, Ramlel, Danel, Ezeqeel, Baraqiyal, Asael, Armarel, Batarel, Ananel, Zaqiel, Samsapeel, Satarel, Turel, Yomyael ve Azazyel. İki yüz meleğin lideri bunlardı.
    Enok 7;11 “Sonra kadınlar hamile kaldı ve boyları 135 metre olan devler doğurdu. (Tevrat’da bu konu daha farklı geçer. Yar. 6;4'de bunlar Nefiller diye geçer. Nefilim, İbranice hem Gözcü, hem de Dev demektir.)
    Ayrıca gökten inen bu meleklerin insanlara büyü ve gizli ilimleri öğretip, onları saptırdıkları da belirtilmektedir. İnsanlığın sonunun gelmesinin sebebi de budur. Bu “gizli ilim ve büyü, Tanrılaşmak” konusu da ayrı bir yazıda işlenecektir.
    Enok 8; 1 “Azazil insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler, takılar, boya kullanımı, kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması.”
    Enok 8; 2 “Kötülük arttı. Çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.
    Enok 8; 3 Semyaza büyü yapmayı ve kök kesmeyi,
    Enok 8; 4 Armaros büyü çözülmesini,
    Enok 8; 5 Baraqiyael astrolojiyi,
    Enok 8; 6 Kokabel yıldızları,
    Enok 8; 7 Ezeqeel bulut bilgilerini,
    Enok 8; 8 Araqiel toprak bilgilerini,
    Enok 8; 9 Shamsiel güneş bilgilerini ve
    Enok 8; 10 Sariel de Ay’ın hareketlerini öğretti.
    Enok 8; 11 İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göklere ulaştı.”
    Sonraki bölümde de 5 (!) büyük melek bunları görüp Tanrı’ya söylerler, ve Tufan başlar.
    Enok 9; 1 “Sonra Mikail ve Cebrail, Rafael, Suryal, Uriel göklerden aşağı bakıp dünyada dökülen hesapsız kanı, işlenen sonsuz kötülükleri gördü.” (Devamında da “bu kadar şey olup bitiyor sen bir şey yapmıyorsun, bize de ne yapacağımızı söylemiyorsun!” tarzı Tanrı’ya isyanlar var.)
    Enok 9:9 “Büyük yargı gününde Azazil ateşe atılacak.” (Kuran’da ki Şeytan benzetmesi)
    15. bölümde de Tanrı, Mikail’e diğer melekleri de yakalamasını ve hapsetmesini söylüyor. (Kafes)
    Enok 9;16 “O günler geldiğinde işkenceyle ateş çukuruna gönderilecek, sonsuza kadar hapsedilecekler.”
    Enok 9;18 “Tüm bu yozlaşmışların ruhlarını, Gözcüler’in (Düşmüş Melekler) çocuklarını yok edin, çünkü onlar insanlığa zulmettiler.”
    Sonra hikaye Nuh tufanına geliyor. Birçok Mitolojide ve kültürde yer etmiş Gılgamış vb. Hepsi Nuh karakteridir. Bu kitapta ilgi çeken başka bir şey ise, 4 yerine 7 Başmelek olması.
    Enok 20;1–8 “Bunlar, gözleyen başmeleklerin adlarıdır.
    Uriel, başmeleklerden biridir. Haykırışları ve korkuyu yönetir.
    Rafael, başmeleklerden biridir. İnsanların ruhlarını yönetir.
    Raguel, başmeleklerden biridir. Dünya’da ve diğer yıldızlarda ceza verir.
    Mikail, başmeleklerden biridir. Günaha sapan insanların ruhlarını yönetir. Ramiel, başmeleklerden biridir. Başkaldıranları yönetir.
    Sarakiel, başmeleklerden biridir. Cennet’i, Ikisat ve Kerubileri yönetir.
    (Ikisat, Seraphim; yani yılanlar demektir. Yasak elmayı yediren Yılan burayla ilişkilendirilebilir. Ayrıca bir grup meleği tanımlamaktadır. Kerubiler ise, gene Meleklerdir, Tevrat’da da birçok yerde Kerubi, Keruv ifadesi geçer. Örneğin Aden bahçesinin etrafına koyulan dönen alevli kılıçlar-keruvlar.)
    Ayrıca 40. bölümde, Tanrı’nın yanında duran 4 farklı ruh gördüğünü ve adlarını öğrendiğini söyler, daha sonra bunların 4 büyük melek olduğundan bahseder, “En yüce olan 4 Melek.”
    Yani 4 den fazla Başmelek olduğu, ama aralarında bir derecelendirme yapıldığı kanısına varıyoruz. Bu 4 Melek ise, Mikail, Rafael, Gabriel ve Fanuel. (!) Azrail veya 4 Başmelekten biri olarak bildiğimiz düşmüş olan Lucifer’in ismi kitapta geçmiyor.
    (Ayrıca 60. Bölüm 13. Ayet’de Meleklerin sınıfları ile alakalı bir açıklama vardır. Kerubim, Serafim ve Ofanim. Güç melekleri.
    Bu da “Savaşçı Melek” figürünü ortaya koyar. Kiliselerde elinde kılıçla çizilmiş melek figürleri bolca görülür. Kuran’da ise tamamen iyilik ve merhamet üstüne, Robotumsu bir anlatım vardır.
    Enok 21; 1–3 “Ve hiçbir şeyin tamamlanmamış olduğu bir yere vardım. Orada korkunç bir şey gördüm. Ne üstünde gökler var, ne de altında sağlam bir zemin. Sadece kaotik ve korkunç. Orada birbirine bağlanmış yanan büyük dağlara benzeyen, göklerin yedi yıldızını gördüm.”
    (Göklerin yedi yıldızı, o dönemde bilinen yedi gezegendir. Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jupiter, Satürn. Bunların her birini eski bir Tanrı olarak da görebiliriz. Ayrıca haftanın 7 günü de buradan gelir. 7 Sembolizmi Tevrat ve İncil’de ve o zamanki Pagan inançlarda çok önemli yer kaplar, neredeyse her dinde rastlamak mümkündür. Kökeni ayrıca Mu Mitolojisine dayanır.)
    Kitapta çok önem çeken bir diğer konu ise, Mesih motifinin işlenmiş olması. Yani Tevrat’da açık açık ifade edilmeyen ancak hemen sahiplenilen İsa, burada gelişinden önce net bir şekilde belirtiliyor. Demek ki 325. yılda bu kitap çıkarılana kadar Yahudiler, İsa’yı bu kitaptaki anlatımlara göre bekliyorlardı.
    Enok 46; 1–2 “Ve orada Kadim Olan’ı (Tanrı) gördüm. Başı yün gibi beyazdı. Yanında yüzü insan yüzüne benzeyen başka biri daha vardı. Yüzü çok güzeldi; tıpkı kutsal meleklerden birinin yüzü gibiydi. Benimle birlikte gelen ve bana bütün sırları gösteren meleklerden birine o adamın kim olduğunu, nereden geldiğini ve neden Kadim Olan’la birlikte olduğunu sordum. Cevap verdi; Bu adil olan İnsan Oğlu’dur; (İsa’nın diğer ismi İnsan Oğlu’dur. İncil’de ona sık sık böyle hitap edilir.) onun içinde adalet vardır. O tüm hazineleri ortaya çıkartır (Bkz: Kutsal Ruh’ı ortaya çıkarması, Tanrı’nın hazinesi) çünkü Ruhların Tanrısı onu bunu yapması için seçti. (!) Onun topluluğu Ruhların Tanrısı önünde sonsuza kadar üstündür.”
    (Görüldüğü gibi, burada Seçilmiş Kişi, bir Peygamber gibi anlatılır, İncil’de söylendiği gibi “Tanrı” olarak değil. Eğer 4.yy’da yapılan toplantıda İsa’nın Tanrı değil, peygamber olduğunu savunan görüş sayıca üstün gelseydi, şuan bütün Hristiyanlar İsa’yı Peygamber kabul edecek, belki de İslam’a geçeceklerdi.)
    Ayrıca bir de Gizli Olan vardır. (Muhammed veya Mehdi profiline giriş.)
    Enok 48;5 “Seçilmiş Olan ve Gizli Olan dünya yaratılmadan önce bu amaçla seçildiler ve sonsuza kadar O’nun önünde olacaklar.” (İncil, İsa’nın ruhunun her şeyden önce yaratıldığını ileri sürer, çünkü o ayı zamanda Tanrı’nın ruhudur. Bazı İslam hadisleri ise, Muhammed’in ruhunun her şeyden önce yaratıldığını, çünkü alemlerin onun yüzü-suyu hürmetine yaratıldığını iddia eder. Dolayısıyla bu ayetle arada bir paralellik kurmak mümkün.)
    Sonrasında Yargı Günü ile alakalı bir ayet gelir;
    Enok 48;11 “Onun huzurunda düşecekler ve tekrar kalkamayacaklar. Onları elleriyle tutup kaldıracak kimse olmayacak çünkü onlar Ruhların Tanrısı’nı ve onun Mesih’ini inkar ettiler! (İnkar edilen Mesih ifadesi yer alıyor gene. Yani İsa daha gönderilmeden, onun inkar edileceği söylenmiş. O zaman için daha gelmemiş olan, ve geldiğinde kendisini İnsan Oğlu olarak tanıtıp inkar edilen İsa konusu. Gerçekten de böyle olmuştur. Yahudiler onu inkar etmişlerdir.)
    Ayrıca Cennet’de İsa ile sonsuza kadar kalmak kısmına değinen bir ayet daha vardır, bildiğiniz üzere İncil’deki Cennet, İsa ile birlikte oturmak, yemek yemek, Tanrı ile birleşmekten ibarettir. Bkz;
    Enok Kitabı 61. Bölüm 17. Ayet. “Sonsuza kadar İnsan Oğlu’yla birlikte kalacaklar, yiyecekler, yatacak ve kalkacaklar.” (Gerçekten deHristiyanların inandığı cennet tam olarak budur. Çünkü İncil’de bir çok kere Cennet’de berayer yiyip içmek konusu anlatılır.)
    İncil’in Vahiy bölümünde; gelecek olan 7 başlı 10 boynuzlu Canavar’dan bahsedilir, burada ise farklı bir versiyon ile karşılaşıyoruz. Ancak çok benzer anlatımlar var her konuda Yuhanna’nın buradan esinlendiğini söylemek abartı olmaz. Ayrıca Yuhanna’nın vahiylerini bir rüya yoluyla aldığınız hepimiz biliriz. Ancak Enok, göğe yükseltilmiştir. Bunu Miraç hadisesine benzetmek mümkündür. Gerçi Miraç konusu da tartışmalı bir konudur ancak o hadiseyi başka bir yazıda ele alacağım.
    Enok 58; 7–8 “O günde yiyecek olarak iki canavar türeyecek. Bunlardan dişi olanının adı Leviathan olacak ve denizlerin diplerinde, su kaynaklarının üstlerinde yaşayacak. Bunlardan erkek olan canavar ise Behemoth adını taşır. Göğsünün üzerinde hareket eder ve görülemez bir vahşiliği vardır.”
    64. Bölüm, yani Nuh ile alakalı kısımların başladığı yere tekrardan gelirsek; kısa kısa ayetlere değinicem.
    64;1 “O günlerde Nuh, dünyanın suya gömüldüğünü ve yıkımın yakın olduğunu gördü.”
    64;6 “Tanrı’dan dünyada yaşayan herkese bir buyruk geldi. Onları yakın. Onlar meleklerin tüm sırlarını, şeytanların tüm vahşiliklerini öğrendiler. Gizli güçleri, büyücülüğün güçlerini, tüm dünyada eriyik metalden şekiller yapanların güçlerini öğrendiler.”
    Enok 66;2 “Şimdi melekler ahşap bir araç yapıyorlar. İşlerini bitirdiklerinde elimi onun üzerine koyup koruyacağım.” (Tanrı konuşuyor. Gemiyi meleklerin yaptığına dikkat edelim. Diğer kaynaklarda bunu Nuh’un yaptığı söyleniyor.)
    Ayrıca bu kitapta, Havva’yı saptıran kişinin bir yılan veya Lucifer değil, başka bir melek olduğu söyleniyor. Dünyaya inen ve sonsuzlukla cezalandırılan melekler arasındadır.
    Enok 68;4 “İlkinin adı Yekun’du. O kutsal meleklerin tüm kutsal oğullarına şeytani klavuzlukta bulundu ve onları yoldan çıkarıp vücutlarını insanların kızlarıyla kirletmeye sevk etti.”
    Enok 68;6–7 “Üçüncüsü Gadreel’di. Havva’yı yoldan çıkardı. İnsanoğullarına savaş zırhlarını, savaş kılıçlarını ve diğer tüm ölüm silahlarını gösterdi.” (Şuna dikkat etmek lazım bu melekler gelip nasıl bir şey yapılacağını göstermiyorlar, aklınıza getiriyorlar, ilham veriyorlar sadece ve Gadreel, Havva’yı yoldan çıkardığı halde bir ceza alıp kovulmamış, Nephillerin gününe kadar serbestmiş görüldüğü üzere.)
    68;9–13 “Dördüncüsünün adı Penemuel’di. İnsanlara mürekkep ve kağıtla yazmayı öğretti; böylece bugüne kadar pek çokları günaha girdi. İnsanlar böyle bir amaç için, inançlarını kalem ve mürekkeple göstermek için yaratılmadı.”
    Bilginin kayda geçirilmesi eski öğretilerde hiç hoş karşılanmıyordu. Özellikle ezoterik gelenek hep sözlü olarak aktarılmıştır.
    Örn: Atlantis’in aktarılışı, Platon’a gelişi konusu. Yazı ile değil sözle aktarılmıştır. Platon da bu teoriyi ortaya atarken bir evrakla, kaynakla değil, üstadlarından öğrendiği şeylerle ortaya koymuştu. Ancak Atlantis ve kayıp kıya olayları bu yazının konusu olmadığından es geçiyorum. İlgili yazıyı, yazının başında Mu Kıtası adıyla zaten sunmuştum.
    Eski zamanlarda “Bilmek” her zaman doğru karşılanmamıştır. Tevrat’da da ‘’Bilgelik Ağacı”ndan yemek konusu işlenmiştir. Zaten Adem ile Havva, ağacın meyvesinden yiyerek bunu “Bilmişler”dir. Ayıbı ve günahı öğrenmişler, çıplak olduklarını fark edince de utanıp hemen yapraklarla cinsel organlarını örtmüşlerdir.
    Ayrıca bunun metafiziksel yönüne kayarsak, Nuh Tufanı’nda herkesin Melekî bilgileri öğrendiği için Tufan oluyor, ancak günümüzde Tufan her zaman Mu Kıtası ile ilişkilendirilir ve Mu Kıtası da, kayıtlara göre zihinsel olarak bizden ileri bir medeniyettir ve insanlar parapsikolojik olarak çok gelişmiştir, bizim şuan bildiklerimizden daha çok şey bilmişlerdir. Benzerliği yakalamak lazım. Bu tip kayıp kıtaların varlığı her zaman tartışma konusudur, ancak bir Tufan olduğu gerçek. Ki, Mezopotamya’yı etkileyen bir tufanla alakalı hazırlamış olduğum ayrı bir yazı hali hazırda mevcut. Ayrıntılı bilgi edinmek için bkz:
    Dinler ve Toplumlarda Tufan Hadisesi
    68;19–22 “Kasbaal’ın görevi, En Ulu Olan’ın tüm görkemiyle yaşarken ululara sunduğu ahitin liderliğini yapmaktır. Melek Beka, Mikail’den ona gizli adı göstermesini istedi. Böylece o gizli adı ahitte söyleyebilecek, insanoğullarına tüm gizli şeyleri açıklayanlar o adın ve ahitin önünde titreyecekti. O ahitin gücü o kadar yüksektir, çok kudretlidir. Akae’nin bu ahitini Mikail’e teslim etmişti.”
    Tevrat’da geçen Kutsal Ahit’e geldik. Kabbalah ve Mason takipçileri de bu Ahit’in peşindedir ve İslam’da da bu konuya değinilir. Bir bakıma Pandora’nın Kutusu olarak düşünülebilir. Bütün gizli sırları ve dünyayı yönetecek güçleri barındırdığını, ancak melekler tarafından korunduğunu ve bu yüzden bir insanın ona dokunamayacağını, dokunduğu anda öleceğini aktarır Tevrat. Yine de, bu kutsal emaneti elinde bulunduran toplumun büyük bir güç elde edeceğinden bahsedilir. Aslına bakarsanız Ortadoğu üzerinde oynanan oyunlar ve Siyonizm, gücünü buradan alır. Yahudiler gerçekten de dinlerine sıkı sıkıya bağlılar. Çünkü bu yahudilikte bu Ahit, kurtuluşun sembolüdür. Pandora’nın tam tersi yani.
    Olaylar daha da ilginçleşmeye başlıyor..
    Enok, 86;1 “Göklerden beyaz adamlara benzeyen varlıklar geldi. Onlardan bir kişi çıktı ve onlarla beraber gelen üç kişi daha vardı.”
    Melekleri gördüğünü düşünebilirsiniz; ancak bunlara “beyaz adamlara benzeyen varlıklar” diyor. Meleklerin neye benzediğini zaten biliyordu, daha önce görmüştü. Oyüzden Melek görse, “Melek gördüm” derdi. Ancak burada başka varlıklardan bahsediyor… Belki de kafasındaki cam fanus yüzünden suratı görünmeyen beyaz kostümlü Astronotlardır? Tevrat’da ki Hezekiel bölümünü hatırlayalım. Onun da bahsettiği gökten gelen varlıklar ve uzay araçları Tevrat’da nakledilir. Hatta bindikleri araçlarının kaç pencereli, kaç katlı olduğuna kadar... Geçmiş mitolojilerde çok fazla uzaylı motifi resmedilmiş, konusu işlenmiştir. Yazının başında bundan bahsetmiştim.
    104;4–5 “Günahkarların güçlendiğini, işlerinin yolunda gittiğini gördüğünüzde korkmayın adiller! Onlarla yoldaş olmayın, onların zulmünden uzak durun, çünkü siz göğün topluluklarıyla dost olacaksınız.” (Kuran’da ki Al İmran 28 ayetine benzer bir ayet. ‘Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin’)
    Bu kitap, birçok teoriyi körükleyecek bilgiler içermektedir ve zamanında, Tevrat’ın içinde bulunan bu bölüm saklanıp, gizleyen kişiler sayesinde hep gölgede bırakılmıştır. İnsanların inançlarını sarsacak ayetler bulundurduğu için adeta çıkarılmıştır. Enok ile alakalı birçok kültürde birçok karakter bulabiliriz. Enok, her kültürde yer edinmiş bir karakterdir. Özellikle Masonlar olmak üzere konuya ilgi duyan bazı yazarlar, Enok’u Memfisli Tehuti, Toth, Grek Hermes ve hatta Latin Merkür ile ilişkilendirmişlerdir. Kişi olarak bunların hepsi birbirinden ayrıdır çünkü mitolojiler farklıdır, ancak; esas anlamda hepsi aynı kutsal yazarlar, inisiyatörler ve Okült ve Kadim Bilgeliğin kayıt edenleri kategorisine dahildir.
    “Bilgelik Tanrısı” olarak adlandırılmışlardır çünkü mitolojilere göre bütün insanlara bilgiyi bu karakterler vermiş, kutsal öğretmen görevi görmüşlerdir.
    Kuran’da da İdris, Bilge (İnisiye) olarak geçmektedir. 7 Sayısı ile alakalı takıntı ise, şuna dayandırılabilir;
    Enok, Adem soyunun yedinci neslinin, yedinci önderidir.
    Orfeus inisinasyonun yedi katmanlı sırrını temsil eden yedi telli lir, Forminks’e sahiptir.
    Başında yedi ışınlı güneş diskli Thoth, güneşsel gemisiyle 365 derecelik yolculuğunu yapar.
    Son olarak Thoth-Lunas, haftanın 7 gününün yedi yönlü tanrısıdır.
    Enok hakkında Josephus (MS 1. Asır) anlattığı hikayeye göre, yazma ve kıymetli kitaplarını Merkür veya Seth (Şit) sütunlarının altında saklamıştı. Bu da “Bilgeliğin Babası” Hermes hakkında anlatılan hikaye ile aynıdır.
    Şu anda İznik Konsili eliyle 325.yılda yapılan toplantı sebebi ile içeriğiyle oynanmış, değiştirilmiş Tevrat’dan önce, orjinal Kutsal Kitap sayılan Tevrat’ın içinde bulunan Enok/Hanok bölümü hakkında bazı bilgiler edindiniz. Belki de hiç duymadığınız (Çünkü Katolikler tarafından sizden saklatılmış) ayetler öğrendiniz.
    Eğer Hristiyan veya Yahudi iseniz; bunun elinizdeki Kitabı Mukaddes ile aynı, hatta daha büyük ölçüde “Tanrı Sözü” olduğuna iman etmeniz gerekir. Red edemezsiniz.
    Eğer Müslüman iseniz; bu kitapta anlatılanların, “DEĞİŞTİRİLMEMİŞ TEVRAT”dan bir bölüm olduğu ve en az inandığınız Kuran kadar “Tanrı Sözü” olduğuna iman etmeniz gerekir. Red edemezsiniz. Çünkü bu kitap Tevrat’ın bir parçasıdır.
    Kitabın içinde çok daha ilgi çekici bölümler bulunuyor ancak ben İncil, Tevrat, Zebur ve Kuran okumuş bir kişi için bu kadarının bile yeterli olduğunu düşünmekteyim. Bu yüzden yazıyı burada sonlandırıyorum... Din, Bilim, Tarih ve Mitolojiler ile alakalı daha zengin yazılarım gelmeye devam edecektir. Takipte kalın lütfen. Keyifli okumalar.
    NOT: Bu yazı ve diğer yazılarım benden özel izin alınmadan ve kaynak belirtilmeden hiçbir ortamda kullanılamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Benden özel izin almadan ve kaynak belirtmeden kullandığınız taktirde hakkınızda yasal işlem başlatılacaktır.
    Kaynakça
    Kitab-ı Mukaddes Şirketi, Kutsal Kitap Yayınları, Kitab-ı Mukaddes (Tevrat,Zebur, İncil), Kasım 2011, İstanbul. (Ayetler yazıda belirtildi.)
    Kuran-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı, yayın no 86. (Ayetler yazı içerisinde belirtildi.)
    Peygamber Enok’un Kitabı, Hermes Yayınları-26, Şubat 2016, Çeviri: Günyüz Keskin. (Ayetler yazı içerisinde belirtildi.)
  • Teabing, "Constantine'in ortadan kaldırmaya çalıştığı İncililerden bazılarının," dedi. "Günümüze kadar gelmesi tarihçiler için büyük bir şanstır. Lut Gölü Yazmaları, 1950'lerde Yahuda Çölü'nde Kurman Vadisi yakınlarındaki bir mağarada saklı bulundu. Ve tabii bir de 1945'te Nag Hammadi'de bulunan Kıpti Yazmaları. Bu yazmalar gerçek Kâse hikâyesini anlatmakla kalmıyor, İsa'nın peygamberliğini insansı terimler içinde açıklıyordu Elbette yanlış bilgilendirme geleneğini sürdüren Vatikan, bu yazmaların duyulmasını engellemek için elinden geleni yaptı. Neden yapmayacaklardı ki? Yazmalar, tarihi uyuşmazlıklarla uydurmasyonları gün ışığına çıkartarak, yeni İncil'in siyasi çıkarlar güden adamlar tarafından derlenip düzenlendiğini açıkça ortaya koyuyordu -İsa Mesih'i Tanrısallaştırarak, onun nüfuzunu kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullanmışlardı."