Ölümün ev sahibi olduğu bir dünyada, bize düşen görev misafir gibi davranmaktır. İnsanın bu dünyada misafir olduğunu bilmesi, dünyaya ait olanla arasına mesafe koymasını sağlar. Sahiplenme duygusunu kısıtlar, olanla yetinmesine imkân verir. Sahiplenme duygusuyla değil, emanet duygusuyla hareket eder.
Hz. Ali (ra) Efendimiz'in buyurduğu gibi davranır:
"Yapman gereken hayırlı işleri yarına bırakma.
Bakarsın yarın olur da sen olmazsın."
Dikkatini kendin üzerinde toplaman geçicilik vesilesiyle kalıcılığı yakalama imkânı sağlıyor sana. Bugün varsın, yarın yoksun. Demek ki sana yarın vadedenler sana boşa emek harcama çağrısı yapmış oluyor.
Bu yürüyüş ömrünün sonuna kadar böylece sürmeliydi ve Melâhat orada, kapının karanlık çerçevesi içinde hep işte böyle, böyle mizacı, kendi arzusu ve Süleyman'ın otuz yıllık bekleyişi, otuz yıllık aranışı ile belirmiş olarak gülümsemeliydi.
Melâhat onu, işte hep böyle gülümsiyerek beklemeliydi.
Melahat gülümsemeliydi.
Melahat, işte hep böyle, bir ışık gibi, bir aşk gibi gülmeliydi.
Fakat hayır.. Melahat gülmesin!
Melahat yok olmalıydı, Melahat asla, asla var olmamalıydı.
Bu acı, bıçak yarası gibi acı, dayanılmayacak kadar acı bir şeydi. Bu bağırtacak, ağlatacak, dövünecek kadar acı bir şeydi. Melâhat artık gülmesin!
Mahvolalım der gibi kucaklaştılar.
Melâhat'in boynu onun sol koluna yaslanmıştı: Başı arkaya doğru atılmıştı ve saçları, koyu kestane renkli saçları, bir çağlayan gibi, bir şelale gibi akıyor ve Kel Melâhat'i yere doğru çekiyordu.