• Yeni çıktım kaburga kemiğindeki imtihandan
    Şimdi çocukken öptüğüm ellerin duasındayım
    Ümit Zeynep Kayabaş
    Sayfa 21 - Hece Yayınları
  • ''Yaşamın mucizesini ancak, beklemediğimiz şeyler olup bittiğinde gerçekten anlıyoruz. Tanrı, güneşi her gün yeniden doğurarak, bizi mutsuz kılan her şeyi değiştirmemiz için zaman tanıyor bize. Oysa biz her gün, böyle bir zamanın bize bağışlandığını görmezden geliyoruz, bugünün düne benzediği gibi, yarın da benzeyeceğini düşünüyormuş gibi davranıyoruz. Ama dikkatini yaşamakta olduğu güne veren kişi, o büyülü anın varlığını keşfediyor. O büyülü an belki de sabah anahtarı kilide soktuğumuz dakikada, akşam yemeğini izleyen suskunluk sırasında, bize birbirinin benzeri gibi gelen binbir şeyde gizli. Ama öyle bi an var ve işte o anda yıldızlar tüm güçleriyle içimize doluyor ve bizi mucizeler gerçekleştirmeye hazır hale getiriyor.''
  • Normalde kişisel gelişimle ilgili şeylere hiç de hoş bakmam, sevmem ama şöyle sorulara denk geldim ve sanki bu sorular insanın arada bir durup kendine sorması gereken sorular gibi

    Kaç yaşında olduğunuzu bilmeseydiniz yaşınız sorulduğunda ne cevap verirdiniz?

    Hangisi daha kötüdür? Başarısız olmak mı hiç denememek mi?

    Eğer hayat bu kadar kısaysa neden sevmediğimiz birçok şeyi yapıyoruz?

    Her şey söylendiğinde ve bittiğinde, yaptığınızdan daha fazlasını söylediniz mi?

    Dünyayla ilgili tek bir şeyi değiştirecek olsaydınız bu ne olurdu?

    Mutluluk ulusal para birimi olsaydı hangi iş sizi zengin ederdi?

    İnandığınız şeyi yapıyor musunuz?

    İnsan ömrü 40 yıl olsaydı hayatınızı farklı kılmak için ne yapardınız?

    Hayatınızı ne ölçüde kontrol edebiliyorsunuz?

    Bir şeyleri doğru yapmak için endişeleniyor musunuz?

    Çok fazla saygı duyduğunuz ve hayran olduğunuz üç kişiyle yemek yiyorsunuz. Hepsi sizin en yakın arkadaşınızı şiddetli bir şekilde eleştiriyor. Ne yapardınız?

    Bir bebeğe tek bir tavsiye verecek olsanız bu ne olurdu?

    Sevdiğiniz birini kurtarmak için kanunları çiğner miydiniz?

    Daha sonra yaratıcılığı gördüğünüz yerde başta deliliği gördünüz mü?

    Çoğu insandan farklı yaptığınız şey nedir?
    Herkesi mutlu etmese de sizi mutlu eden şey nedir?

    Yapmanız gereken bir şey gerçekten yapmak istediğiniz şey mi?

    Bırakmanız gereken bir şeyi tutmaya devam ediyor musunuz?

    Şu an yaşadığınız yerden taşınacak olsanız nereye yerleşirdiniz?

    Asansördeki tuşlara birden fazla basıp böyle yapınca asansörün daha hızlı hareket edeceğini düşünüyor musunuz?

    Endişeli bir dahi mi mutlu bir saf mı olmayı tercih ederdiniz?

    Neden siz?

    Arkadaş olarak görmek isteyeceğiniz türde bir arkadaş mısınız?

    Hangisi daha kötü: İyi bir arkadaşın yakınınızdan taşınması mı yakında yaşayan bir arkadaşla irtibatı koparmak mı?

    En çok ne için minnettarsınız?

    Eski hatıraların hepsini unutmayı mı yeni hiçbir anı oluşturamamayı mı tercih edersiniz?

    Mücadele etmeden gerçeği bilmek mümkün mü?

    En büyük korkunuz başınıza geldi mi?

    5 yıl önce sizi inanılmaz üzen bir olayı düşünün. Şu an önemli bir olay gibi gözüküyor mu?

    En mutlu eden çocukluk anınız hangisi? Onu bu kadar özel kılan ne?

    Yakın geçmişte en son ne zaman tamamen tutkulu ve canlı hissettiniz?

    Şimdi değilse ne zaman?

    Eğer ona henüz ulaşamadıysanız nasıl kaybedebilirsiniz?

    Hiç konuşmadan sadece sessiz bir şekilde yürüyerek biriyle en iyi diyalogunuzu yaşadınız mı?

    Sevgiyi destekleyen dinler neden bu kadar çok savaşa sebep oluyor?

    Kuşkulanmadan bunları bilmek mümkün mü? İyi ve kötü nedir?

    1 milyon dolar kazansanız işinizi bırakır mıydınız?

    Şu an yaptığınız işi daha az oranda yapmayı mı tercih ederdiniz yoksa gerçekten sevdiğiniz işi daha uzun süren saatlerde yapmayı mı?

    Bu günü daha önce yüzlerce kez yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

    En son ne zaman güçlü bir şekilde inandığınız bir fikrin yumuşak parıltısıyla karanlıkta yürüdünüz?

    Eğer yarın tanıdığınız herkesin öleceğini bilseydiniz bugün kimi ziyaret ederdiniz?

    Son derece çekici ya da ünlü olmak için yaşamınızı 10 yıl azaltmak ister misiniz?

    Hayatta olmak ve gerçekten yaşamak arasındaki fark nedir?

    Risk ve ödülleri hesaplamayı durdurarak bildiğiniz şeyi doğru yapmanın vakti ne zaman gelir?

    Eğer hatalarımızdan bir şeyler öğreniyorsak hata yapmaktan neden bu kadar korkuyoruz?
    Kimsenin sizi yargılamayacağını bilseniz hayatınızda neler değişirdi?

    Kendi nefesinizin sesini en son ne zaman dinlediniz?

    Aşık mısın? Son eylemlerinden herhangi biri bu aşkı açıkça dile getirdi mi?

    Bundan 5 yıl sonra dün ne yaptığınızı hatırlayacak mısınız? Bundan önceki gün ne olacak? Ya da ondan önceki gün?

    Kararınızı şimdi vermelisiniz. Soru şu: Bir şeyleri kendiniz için mi yapıyorsunuz yoksa başkalarının sizin için yapmasını mı sağlıyorsunuz?
  • Fabrika'da bekçiliğe başlamıştım. Mersin-Adana sınırında bulunan bir mısır silosunun güvenliği için gündüz vardiyası bana verilmişti. Sabah 08:00 akşam 19:00 gibi bir çalışma süresini 1 ay 15 gün icra ettim akabinde yerime birini buldular bu geçici iş süreci hayatıma çok büyük tecrübeler kattı. Somut örnek olarak yaklaşık 30 civarı film bitirdim.

    Bukowski şöyle tanımlamış postahane günlerini ''Çocukların kimileri Afrika güneş kaskları ve gözlükleri giyiyorlardı; ama ben, hep aynıydım, yağmur ya da güneş- yırtık pırtık giysiler, çivileri ayaklarıma batan eski ayakkabılar. Mukavva parçaları koyuyordum ayakkabılarımın tabanlarına. Bir süre için iş görüyorlardı, ama çok geçmeden çiviler topuklarıma batmaya başlıyorlardı yine.'' Bu arada alıntı, kitabın kapağında mevcut olduğundan gönül rahatlığıyla paylaştım. Abbbov bütün sırrı bozduncular sakin olabilirler.

    Bazen bana yaşadığım o geçmiş denen anıların nasılda gerçek olduğunun hayreti düşer durur yahu ben bunları nasıl yaşamışım vay vay vay vah vah vah !!! ve bu tasvir ile bende o bekçilik günlerime döndüm. Fabrika faaliyet döneminde değildi. Silo boş ve satılığa çıkarılmıştı. Her sabah annem çantama soğuk suyumu koyar ve ben yola koyulurdum. Durak yakınlarında otobüs beklerken taze simit börek, ayran gibi yolluk yapar azığını omuzlayan Keloğlan tribiyle belediye otobüsünde arka koltuğa oturup link olarak paylaşacağım şarkı türevinde efkarın yanardağ gibi patladığı modlara yelken açar suskunserseri38 tarzı donuk suretle dinlerdim. https://www.youtube.com/watch?v=cmDgfzpKw5w

    Fabrika salaş ötesi bir yerdi kertenkeleler timsaha dönüşmüş, toz ikinci bir ten misali zemini kaplamış sıcak zaten, hoşgeldin dercesine suretimi selamlamıştı. Çalışma arkadaşı yoktu. Ortam sıkıcıydı. Bukowski ne demişti ama '' Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.'' Bu laf bazen tetikleyici bir güç oluyor tavsiye ederim. İşe koyuldum. Filmler izledim. Sundurma altı gibi yerde egzersizler yaptım. Piknik tüpünde çay pişirdim ha bu arada çay harareti alır diyorlar bunu diyen Çukurova yazında çay içmemiş anlaşılan çünkü ben o çayı içtiğimde derisi nemli zehirli bir ok kurbağası misali fabrika musluğunun hortumuyla Şafak Sezer Kutsal Damacana sahnesi gibi kendimi yıkıyordum ilerleyen saatlerde. Ne kadar doğru bilmem o çay hani akarsu manasına gelen çaymış. Alın bu bilgiyle ne yaparsanız yapın.

    Bukowski bana çok şey öğretti. Yanlız olmanın yanlış bir kalpte olmaktan daha iyi olduğunu ve insanın öz saygısını dışa değil içe yansıtması olgusunu, Net tavırların önemini dolambaçlı izahta bulunmanın mantıksızlığını, hayatta her şeyin tozpembe olmadığını, kaybettiğini sandığın meselelerin kurtulduğun olabileceği ve daha bir sürü şey.

    Vardiyam bittiğinde cumanın farzını kılıp apar topar dükkana fırlayan esnaf gibi bende dakika sayar dış kapıya göz diker gece bekçisini beklerdim. Akabinde Jamaikalı atletlerin bayrak yarışına benzer atmosferle görevi devrederdim.

    Hani sabır acıdır meyvesi tatlıdır derler ya bizimki o hesap iş bitimi para geldi ellerime değdiiiiii değmediiiiii derken şu yaşadığımız hayat misali akıp gitti. Geriye baktığımda özetleyecek olursam Alın teri, bilek hakkı ve derine işlenmiş masum sabırlar aklıma geliyor. Yarın ihtiyar bir hal ile geçmişe bakacak olursam şunu diyeceğim. Tatlı kaderim beni fabrika bahçesinde , güneş altında derin düşüncelere dalmayı ve gençliğimi onurlu, şerefli bir yola harcamayı gösterdi. Bunun için ne kadar şükretsem azdır.

    Başınızı ağrıttıysam şayet özür dilemeyi borç bilirim. Özürümü bir link olarak paylaşayım baş ağrısı demişken... https://www.youtube.com/watch?v=Q-gvNh4Ayjo

    KAPANIŞ BÖYLE OLSUN İSTEDİM ESEN KALIN SEVGİ, BARIŞ HUZUR VE SABIR SİZİNLE OLSUN SAĞLICAKLA...

    - Hayatı paylaşmak için (Ali kırca)
    - İyi akşamlar Türkiye, her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa (Reha Muhtar)
    - Siz de Türkiye için bir şeyler yapın (Fatih Altaylı)
    - Gülümsemeyi ihmal etmeyin henüz kahkahaya vergi yokken (Gani Müjde)
    - Bendeniz haftaya yine bu ekrandayım beklerim efendim (Aziz Üstel)
    - En güzel günler en güzel geceler sizlerin olsun (Erkan Yolaç)
    - Yollar uzun memleket koşulları çetin (Tayfun Talipoğlu)
    - Şimdi bilgisayarınızı kapatabilirsiniz (Microsoft)
  • Ekşi sözlükte gezinirken https://eksisozluk.com/kafkaesque--491638 isimli kullanıcının derlediği okuyup bazı noktalarına çok şaşırdığım bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ne kadarı doğru pek emin değilim ama yazılan bir çok bilgiye az çok aşina olduğumu hayretle farkettim.

    Buyrun;

    Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'nin hayatı hakkında bazı detaylar.

    1- her şeyden önce hakkındaki genel algıyı düzeltmekte fayda var. dostoyevski belki dünyanın gelmiş geçmiş en iyi romancısıdır; ama tartışılamayacak derecede kötü özelliklerle yüklü bir insandır. yani romancılığının aksine, insani yönüyle o kadar da büyüleyici değildir. ama elbette bizi ilgilendiren şey yapıtları olmalıdır. yine de burada, biyografik bilgilerle yüklü bir entry girmek istediğimden dolayı onu tüm iyi ve kötü yanlarını objektif bir bakış açısıyla ele almak istiyorum.

    2 - dostoyevski azılı bir kumarbazdır: kumar oynamayı o kadar çok tutkundur ki; belli bir süreden sonra para kazanmaktan ziyade kumar oynamak için kumar oynar hale gelmiştir. mesela avrupa ziyaretlerinde ne michaelangelo yapıtlarıyla bezeli ünlü sistine şapeli ne de herhangi bir sanat yapıtı onu rulet masası kadar heyecanlandıramamıştır.

    3 - şehvete düşkündür: sibirya'da zorunlu askerlik yaptığı yıllarda evli kadınları ayartmakla uğraşır ve bir tanesinde başarılı da olur. daha da vahimi, rahatsızlığı nedeniyle kaplıcalarda kaldığı bir dönemde ise çocuk yaşta bir kızla ilişkiye girmiş. üstelik bunu da ortamlarda yargılayıcı bakışları umursamadan övünerek anlatmış.

    4 - hırsızdır: kumar tutkusu o derece yoğundur ki, bu uğurda karısının paralarını ve hatta elbiselerini bile çalıp para karşılığı satmış. üstelik bu spesifik bir olay da değildir.

    5 - yalakadır: bu konuda iki farklı örnek mevcut. turgenyev'in aşırı zengin biri olduğu malumunuz. dostoyevski ise borç içinde olduğu dönemlerde ona methiyeler dizdikten sonra, mektubunu her daim borç para isteyerek noktalar. üstelik araları hiçbir zaman iyi olmadığı halde... ikinci örnek bence daha da vahim. moskova ve petersburg'a giriş yasağı olduğu dönemde, çar'a övgüler dizen onlarca mektup yollar. amacı petersburg ve moskova'ya giriş iznini koparabilmektir. halbuki onun yüzünden ömrünün en verimli olabileceği yıllarını kar küremekle geçirmişti.

    6 - gurur ve onur konularında sıkıntıları vardır: sadece birkaç ruble için bile bir mektubunda beş defa isa'nın adını verir. para için tüm haysiyetini ayaklar altına almaktan çekinmez. çünkü kumar tutkusu nedeniyle her daim borç içindedir. turgenyev ile yaşadıkları hadiseleri de buraya ilave edebiliriz.

    7 - aşırı milliyetçi ve koyu ortadokstur. ruslar dışındaki herkesten nefret eder. bunu da çekinmeden dile getirir. hatta avrupa'yı ancak rusların kurtarabileceği, isa'nın rus olduğu gibi uç iddiaları vardır. türklere olan nefreti ise zaten meşhurdur. hatta türklere olan nefretini başyapıtı ve son eseri karamazof kardeşler adlı romanında da gösterir. romanın türkçe çevirilerinde genellikle makaslanan türklerle ilgili bölüm.

    8 - "istanbul elbet bir gün rus şehri olacaktır"
    "ayasofya'ya haç takılmalıdır"
    gibi türk karşıtı ünlü sözleri de bu nefretin açık göstergeleridir. tabi bu cümleleri baz alarak yarın rus konsolosluğu önünde eylemlere girişmeyin, aman ha! *

    9 - döneminin ünlü eleştirmenlerinden strahov'a göre dostoyevski aşırı kıskanç, zekası olmasa acınacak ve alaya alınacak bir adamdı. adiliklere pek düşkündü ve bunu iftiharla söylemekten çekinmezdi. hatta ona göre, yeraltından notlar'da dostoyevski aslında kendini anlatıyordu.

    10 - kendisi sanıldığının aksine alt tabaka bir aileden gelmemiştir. evet, bir tolstoy ya da turgenyev kadar soylu değildir; ama bir gorki gibi de en dipten gelmemiştir. babası, 100 adet serf (köle) sahibi soylu bir askeri doktor; annesi ise belli miktar para karşılığı babası tarafından satın alınan fakir bir köylüdür. babası alkolik bir zalim, annesi yufka yürekli ve duygusal biridir. işte dostoyevski de 60 yıllık hayatı boyunca bu çelişkileri bünyesinde taşıyacaktır. en dibi de görecektir; zirveye de yerleşecektir. babası gibi hile hurdaya da karışacaktır; annesi gibi insanlık için merhamet de duyacaktır.

    11 - babası zalimmiş zalim olmasına ama canavar da değilmiş. iyi bir kitap ve özellikle şiir okuruymuş. çocuklarına yemek masasında her gün zorla nöbetleşe şiir ve roman okuturmuş. ayrıca onlara latince derslerini bizzat kendisi verirken, fransızca için iyi bir hoca tutmuş. tabi babasının latince dersleri verdiği bir saat boyunca dostoyevski'ye oturmak da yasak.

    12 - dostoyevski kızıl imiş. hatta tip itibariyle biraz van gogh'u anımsatıyormuş. onun gibi zayıf ve kızıl sakallı. bence hayatları da nispeten benzeşiyor. her ikisi de sefaletin dibini görmüş; borçlarından dolayı memleket memleket gezmiş; dostlarıyla ateşli kavgalara tutuşmuş; alkol, kumar ve uyuşturucunun içinde yüzmüşler. neyse ki sonu van gogh'a benzememiş. dostoyevski'nin 37 yaşında öldüğünü düşünsenize...

    13 - dostoyevski, anne ve babasını erken yaşta kaybetmiştir. annesinin değil ama babasının ölümü onu derinden etkilemiştir. daha doğrusu ölüm biçimi demeliyiz. zira babasından hayatı boyunca nefret ettiğini biliyoruz. bunu karamazof kardeşler'deki baba figüründen de anlayabiliriz. baba dostoyevski'nin zalim biri olduğunu söylemiştik. bir de ispatı mevcut. adam o kadar zalimdir ki köleleri buna daha fazla dayanamayarak onu öldürmenin planlarını yapar. nihayet bir köşede baba dostoyevski'yi yakalayıp bağlarlar. hayalarını taş ve tekmelerle paramparça ederler. olay duyulduğunda, babanın akrabaları dahil herkes işi örtbas etmeye çalışır ve nihayetinde kimse ceza yemez. işte bu vahşi ölüm biçimi, dostoyevski'nin o malum sara nöbetlerini iyice tetikler.

    14 - dostoyevski de oğuz atay gibi bir mühendis'tir. ancak bu işi bir yıl bile yapmaya katlanamaz. ilk romanı insancıklar'ı yazar. bunun yayımlanış öyküsü pek meşhurdur. dostoyevski, insancıklar'ın müsveddelerini şair dostu nekrasov'a okuması için gönderir. aynı gece nekrasov ağlayarak dostoyevski'nin kapısını çalar ve muhteşem bir eser yazdığını, bunu mutlaka belinski'nin görmesi gerektiğini belirtir. belinski ise ülkesinin en saygın eleştirmenidir. eğer belinski eseri beğenirse tüm rusya da beğenecek demektir. nekrasov eseri belinski'ye takdim ederken o kadar heyecanlanır ki " yeni bir gogol doğdu" der. malumunuz gogol, o döneme kadarki en büyük rus yazarıydı. belinski buna sinirlenir ve alaycı bir dille "size kalsa gogol'ler bir mantar gibi yerden biter" der. ama yıllar sonra lafını yutmak zorunda kalacaktır. *

    15 - bir gece yarısı kapısı yine çalınır. ama bu kez kapıda hayranları değil, silahlı subay ve askerler beklemektedir. hiçbir açıklama yapmadan bütün yazılarına el koyup onu tutuklarlar. tam dört ay boyunca karanlık bir hücrede suçunun ne olduğunu bilmeden kalır. tam kafkaesk bir durum! dört ay sonunda nihayet suçunu söylerler: çar'ı eleştiren bir şiiri paylaşmakla suçlanmaktadır. cezası da açıklanır: kurşuna dizilmek! * * *

    16 - dostoyevski'nin hayatının ilk dönüm noktası işte bu idam anıdır. gün doğumuyla birlikte dostoyevski ve sekiz arkadaşı uyandırılıp idamlıklara özel gömlek giydirilir. üçerli gruplar halinde elleri ve gözleri bağlanarak sıralanırlar. dostoyevski idam edilecek 2. üçlü gruptadır. önce ölüm fermanları okunur. sonra nişancılar vaziyet alır. vur borazanı öter. tabi dostoyevski de tüm bunları duymaktadır. ölüme birkaç dakika uzaklıktadır. işte tam her şey bitti derken atlı biri çıkagelir. çar'ın yeni emrini yüksek sesle okumaya başlar. ve evet, bu devrimci dokuz aydının idamı iptal edilir. çar bir "büyüklük" yapıp onları son saniyede affetmiştir! ölümün kıyısından dönen dostoyevski, bu anı hayatı boyunca unutamayacaktır.

    17- idam iptal edilir ama elbette bu devrimciler cezasız bırakılmaz. dostoyevski 4 yıl kürek mahkumluğu, 6 yıl zorunlu askerlik cezaları ve belki de en ilginci, moskova ve saint petersburg'a giriş yasağı alır!. işte ikinci dönüm noktası da bu dört yıllık kürek mahkumluğu dönemidir.

    18 - peki nedir kürek mahkumluğu? mahkumlar, sibirya'da -40 derecede kar küreme, mermer cilalama, tuğla taşıma gibi en ağır işlerde çalıştırılır...dostoyevski'nin iki kolu sanki adi suçluymuş gibi, sanki katil ya da hırsızmış gibi damgalanır. saçının yarısı usturayla traş edilir. -40 derecede soğukta kar kürerken, tuğla taşırken yanı başında kamçılı zalim bir nöbetçi her daim hazırdır. üstelik her iki ayağı da zincinlenmiş olduğu halde! incil dışında kitap okumak yasaktır! ama dostoyevski yalnız değildir. iki dostu vardır bu mahkumluk sürecinde; biri başıboş bir köpek, diğeri de kanadının biri kırık olduğu için uçamayan kartal!

    19- sürgün bittiğinde, bu sibirya günlerini ölüler evinden anılar adıyla romanlaştırır. roman yayımlandığında rusya'da adeta deprem etkisi yaratır. hatta çar'ın bile kitabı gözyaşları içerisinde okuduğu ve bundan etkilenerek köleliği kaldırdığı iddia edilir.

    20 - dostoyevski belki kendi ülkesinde ünlü bir yazardı; ama tolstoy ve turgenyev'in aksine avrupa'da pek tanınmıyordu. hatta hemen hemen hiçbir avrupalı yazarın dostoyevski ile anısı, hikayesi veya karşılaşması olmamış. bu kızıl suratı avrupa'da tanıyan yegane kişiler bankacılarmış. çünkü dostoyevski o kadar borçlu ve muhtaç durumdaymış ki, rusya'daki dostlarından para gönderilip gönderilmediğini kontrol etmek için hemen her gün bankaya gider ve "benim çek gelmedi mi hala" diye sorarmış. tabi yurtdışında olma nedeni de malum: rusya'da alacaklısı çoktur.

    21- kumarbaz adlı şahane romanını sadece 29 günde yazmış. daha doğrusu yazmak zorunda kalmış. çünkü yayınevinden telif paralarını peşin alırmış. romanın vaad edilen yayımlanma süresine sadece 29 gün kalmışken yazmaya başlamış. eğer yetiştiremeseymiş, o saatten sonra yazacağı tüm yapıtların telif haklarından mahrum kalacakmış.

    22 - gelin görün ki, bu romanı çabucak bitirmek zorunda kalması hayatının akışını değiştirmiş. romanını daha çabuk bitirebilmek için hızlı yazabilen 20 yaşında bir sekreter tutmuş kendisine. ve evet, tahmin edeceğiniz/bildiğiniz üzere 45 yaşındaki dostoyevski, 20 yaşındaki bu sekreter kızımızla evlenecek ve hayatı düzene girecektir. genç kız, onun tüm çalışmalarını ve yazılarını düzene sokacak, hayatına ritm katacaktır. öldükten sonra ise ona sadık kalıp anılarını kitaplaştıracaktır.

    23 - ecinniler adlı romanını yazdığı bir sırada malum sara nöbetine tutulur. titremeler eşliğinde yere devrilir. kendine geldiğinde ise romana dair pek bir şey hatırlayamadığını farkeder ve bu kez zihnen yıkılır. tüm kurgu dağılmıştır artık. romanı sil baştan yazmak zorunda kalacaktır. bu döngü hayatı boyunca sürecektir.

    24 - dönemlerinin en iyi iki yazarı tolstoy ve dostoyevski, hayatları boyunca birbirleri ile hiç konuşma fırsatları olmamış. üstelik aynı dönemlerde yaşadıkları halde. ama şundan eminiz; tolstoy 1910 senesinde ölüm döşeğinde iken ölüler evinden anılar hakkında "puşkin'inkiler dahil bundan daha iyi yapıt okumamıştım" açıklamasında bulunmuş.

    25 - tolstoy ile dostoyevski'nin önemli bir ortak noktası da her ikisinin çirkin olmalarıdır. tolstoy'un çirkinlik ile ilgili düşüncelerini kendi başlığında söylemiştik. dostoyevski ise tam aksine çapkın ve hovarda olmaya çalışmasına rağmen bunu pek becerememiştir. hatta birlikte avrupa turuna çıktığı rus kadın bir ispanyol'un peşine takılıp bizim çulsuz ve tipsiz dostoyevski'yi gurbette satar. adam da hazır avrupa'dayken kendini iyice kumara verir.

    26 - dostoyevski'yi tolstoy ve turgenyev'in önüne çıkaran olay ne suç ve ceza ne de karamazof kardeşler imiş; onu rus halkı nezdinde bütün yazarlardan öne çıkaran şey, puşkin'in bir heykelinin açılış töreninde yaptığı etkili konuşması olmuş. törende turgenyev dahil bütün büyük yazarlar bir aradadır. herkes sırayla konuşma yapar. sıra dostoyevski'ye gelir ve öylesi heyecanlı ve bütünleştirici bir üslupla konuşma yapar ki bütün halk coşkuya kapılır. konuşma bittiğinde, çevresindeki yazarlar etrafını sarıp elini öpmeye çalışırlar. hayatı boyunca borç para istediği ve bu nedenle küs olduğu batı yanlısı turgenyev bile gözyaşları içerisinde onu kucaklar. halktan "peygamber, peygamber" sesleri yükselir. artık ününün doruğundadır. tüm rusya onun arkasındadır. sıranın kendilerine gelmesine rağmen hiçbir yazar, dostoyevski'nin bu muhteşem söylevinin ardından bir şeyler söyleme cesareti göstermez.

    27 - ama maalesef, hayatı boyunca arzuladığı bu devasa başarının tadını sadece bir yıl tadacaktır. çünkü ertesi yıl (1881) ölür. tabutunun arkasından 30 bin insan yürür. bu, o zamana kadar rusya'nın tanık olmadığı kadar büyük bir kalabalıktır. ama ufak bir sorun vardır. çoğunluğu devrim yanlısı olan üniversite öğrencileri ayaklarına zincir takıp tabutun arkasından yürümek isterler. amaçları, dostoyevski'nin sibirya'daki cezaevi günlerine atıfta bulunmaktır. çar tatsızlık istemediğinden seve seve (!) bu uğurlamaya razı olur. zaten çar, sadece birkaç hafta sonra bombalı bir suikast ile katledilir.

    28 - dostoyevski, ülkesinde tanrı muamelesi görürken dünyadaki itibarı psikoloji biliminin gelişmesiyle paralellik göstermiştir. zira bu alanda derinlere inildikçe, aslında dostoyevski'nin yapıtlarının zaten oralarda bir yerde gezintiye çıktığı farkedilmiştir. özellikle freud ve nietzche'nin dostoyevski övgüleri, dünya savaşları nedeniyle tanrı ve insanoğlunun erdeminin sorgulanması, varoluşçuların ve ekspresyonistlerin ortaya çıkışları bu itibarın artmasında hep pozitif etkilerde bulunmuştur. günümüzde ise hemfikir olunan yegane şeylerden biridir dostoyevski. o, romancıların belki en kusursuzu değil, ama şüphesiz en etkileyicisidir. roman tekniğinde çeşitli sorunları vardır; ama insanoğlunu en iyi anlatan da ondan başkası değildir.

    29 - kentler ve gölgeler adlı programdaki dostoyevski bölümü.

    https://www.youtube.com/watch?v=QK4K-atz6RU


    30 - son olarak, onun hayat üstüne kısa bir söyleviyle noktalayalım:

    "dostlar korkmayın hayattan! her şeyden önce hayatı sevmeyi öğrenmemiz gerekir. hayat, bizi çevreleyen dünyada değil, kendi içimizdedir. etrafı insanlarla çevrili bir insan olmak, durum ne olursa olsun hep insan kalmak, zayıf düşmemek, yere yıkılmamak.. hayat budur işte! hayatın gerçek manası budur!"

    https://seyler.eksisozluk.com/...-az-bilinen-detaylar

    Dipnot; Derlemeyi birebir kopyaladığım için, büyük harf ayırdı yapılamamıştır.
  • Merhaba 1k ailesi! Çok çok zor bir kitabı incelemek için kalemi elime alıyorum, zorlanacağım ama yazmasam içim rahat etmeyecek.
    Uçurtma avcısı, yıllardır aklımda olan bir kitaptı ancak okumak yeni nasip oldu. Ama hep inanırım her şeyin zamanı var sözüne. Geç kalmışlık hissimi böylece biraz bastırabiliyorum. Kitabı 6 günde bitirebildim, böylesi güzel, akıcı bir kitabı sınav haftası münasebetiyle yavaş okumak durumunda kaldım.
    Kitap bittiğinde yüreğimde -evet tam şuramda- bir eksiklik hissettim. Öylece kalakaldım bir süre. Oluşan bu koca boşluğun dolmasını bekledim belki bilemiyorum.
    Belki de onlarca, binlerce, milyonlarca savaş mağduru çocuğun hayat şartlarını düşündüm kısa bir süre. Sonra kızdım, sadece düşünmekle kalıyor olmaktan utandım. Her ne kadar inceleme yapıyor olsamda, incelemeyi hangi haleti ruhiyede yazdığımı da bilmenizi istiyorum. Ki kitabı okumuş olanlar ne demek istediğimi benim buraya yazdığımdan kat kat daha iyi anlayacaklardır.


    Savaşın gölgesindeki iki çocuk, iki dost, iki kardeş..
    Aslında savaşın gölgesinde milyonlarca kardeş..
    Halit Hüseyin dünyamızın asla göz ardı edilemeyen gerçeklerini yazmış. Tüm dünyaya bunu anlatmayı başarmış. Acıları, acılara sebep olanları ince bir eleştiri ama kocaman bir insanlıkla anlatmış.
    Ama göremediklerimiz, dünyanın bilmediği birçok acı var. Dün Afganistan bugün Suriye yarın...
    Birilerinin gerçekten yazması gerek. Eğer biraz yazabiliyorsak belki de misyonumuz olmalı.

    Anlatmalıyız, göstermeliyiz, izletmeliyiz, yazmalıyız. En önemlisi fark ettirmeliyiz.
  • Normal şartlar altında bir günde okunup, bitirilecek kitabı ancak iki günde bitirebildim. Notlar aldım, önemli yerleri çizdim, düşüncelerimi yazdım, yazara kendimce okurken sorular sordum ve bu şekilde bitti.

    Okuduğuma değdi. Zaman kaybı olarak nitelendirilemeyecek kadar güzel bir kiap. Kitabı bitirmeye yakın şunu da düşündüm. Mutlaka devamı olmalı yani bir seri niteliğinde.

    Önce kitabın kapağından başlayalım. Oldukça dikkat çekici bir niteliğe sahip bir resim var. 'Hançer' birliğinin bayrağı. Siyah arka plan ve beyaz yazı karakteri ile uyumlu bir çalışma ama keskin olmayan yazı karakteri ile yazılsa belki görsel olarak daha da hoş görülebilirdi diye düşünüyorum. Kapak sloganı ise 'Gökte Allah, yerde Hitler, Allahüekber'. Başka söze gerek yok.

    Yakın zaman Türkiye'sini görüyoruz.

    Zafer, görsel medyanın en önemli ayağı olan televizyonda başarılı işler çıkaran ve yaptığı haberlerle yerini iyice perçinleyen genel yayın yönetmeni. Aranan, istenen ve çoğu kişi tarafından da yerinde olmak için can atılan bir mevkiye sahip. Halkın nabzını iyi tutan haberlerle diğer kanallara fark atan ve ekibi ile iyi işler çıkaran ve reytinglerde hep başta olan bir kişi. Fakat kendi içi dünyasında fırtınalar
    kopan, televizyondaki o başarıyı özel hayatına yansıtamayan ama çoğu kadının da gözü üstünde olan bir kişi.

    Bir gün iş çıkışı arabasına binmeye çalışırken, yanına yaklaşıp, bir şeyler söylemek isteyen bir kadının bir anda yere düşmesi, apar topar hastaneye götürülmesi, kadının daha sonra kızıyla ilgili bir şeyler anlatması ve yardım istemesi üzerine gelişen olayları okuyacağız. Konunun dikkate değer olması ve kadına özel olarak yardım etmek istemesi bunu da ancak elinde bulunan televizyon sayesinde yapacak olması yüzünden, birden hiç beklemediği şeylerle karşılaşmasını okuyacağız. Gelişen olaylar neticesinde bir yerlerden tehdit edilmesi; gazetecilik aşkı ile konuyu daha da derinliğine araştırmak istemesi, olayları farklı boyutlara taşıyor.

    Görsel ve yazılı basın içinde yaşanan, söylenen ve duyulan haberlerin akışı içinde bir 'kayıp kadın'ı bulma çabalarına tanıklık edeceğiz. Medya-hükümet ilişkilerine yakından şahitlik edeceğiz. Şu anda da hala etkisini yitirmeyen medyadaki
    tasfiyeleri, atamaları ve birilerinin adamı olma peşinde koşanları okuyacağız.


    Tanınan bir gazeteci hiç tanımadığı bir kişiye, kızını bulması için yardım edecek mi? Kadının kızı seçilmiş mi? Yoksa istemeden bir şeyler mi gördü? Gazeteci Zafer bu işi çözebilecek mi? Anasıyla kızı tekrar buluşacak mı? Kız nerede kayboldu? Bugünle dünü birleştiren nedir? Ya da birileri mi kaçırdı? gibi sorularla devam eden bir konuyu okuyacaksınız. Bir kaybolma olayı, iki kadın, bir olay ve bunları birbirine bağlayan nedir?


    Gelen mesaj bir çığlık mı? Mesaj da yazan 'hançer' de nedir? Bu zaman diliminde kaç kişi 'hançer' kelimesini kelime anlamıyla biliyor ya da çağrıştırdığı siyasi anlamı?

    Gazeteci Zafer, tutkulu ve kırık bir aşk hikayesiyle hayatını yaşarken bir anda karşısına çıkan olayları nasıl çözecek. Sevgili 'Gözdem' ile hayatın griliğine renk katan Zafer, bu tutkulu aşkı ne kadar devam ettirecek gibi soruların birbirini takip ettiği roman içinde dün, bugün ve yarın üçgeni altında yaşananlar anlatılmaya çalışılıyor. Medyanın bir takım eller elinde nasıl yozlaştırıldığından tutun da, gazeteci olmayan ama gazeteci kimliğini bir şekilde alıp ve bir yerlerin tetikçiliğini yapmak için dünyanın parasını alanların kısa da olsa bir hikayesi de var burada.

    35.sayfadan itibaren konu bir anda başka bir boyuta geçiyor. Hitler, Himmer, Ribbentrop, Von Papen gibi kişilerde dünden gelip bugünün içine dahil oluyor.
    2.Dünya savaşı, Almanya, Hitler ve adamlarını bu kitaba dahil eden şeyleri ilerleyen sayfalarda okuyacağız. Sonra bir bakacağız Müslüman nazi birlikleri kavramıyla karşılaşıp bunu çözmeye çalışacağız. Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği kimin kurgu kimin gerçek olduğunu sorularla çözmeye çalışacağımız bir bulmacanın içinde ilerleyeceğiz.


    Medyanın kendi içinde yaşadığı sıkıntıları, içerden bir sesin dışarı aktarımı şeklinde okuyacağız. Acaba bu sıkıntıların sebebi tam ve özgür olamamasından mı yoksa
    patron kavramından mı kaynaklanıyor? Eğer gazete ya da TV sahibi devletle iş yaparsa, bu bağlamda özgür haber nasıl olacak? Hükümetlerin ya da bir takım çıkar gruplarının istemediği haberler gazete sayfalarında ya da TV ekranında olacak mı? Zor.

    Zafer de 'kayıp kadın' haberini yapmasıyla, hem içerden hem de dışarıdan gelen baskılar altında kendini ifade etmeye çalışırken, ağır baskılar
    neticesinde kendi kalemini kendi kırmak zorunda bırakılışının hikayesiyle birlikte bir medya panoramasını da görmüş oluyoruz. Zamanla aykırı sesler veya farklı düşünceler yerine hep 'sahibinin sesi' olan kişi veya kurumların görüşlerinin 'genel düşünce' olarak yansıtılmasını hem kurgu hem de gerçekte okuyacağız.

    Hitler ve ekibi. Hançer, Hançer kardeşliği gibi kavramlar, ilerleyen sayfalarda daha ayrıntılı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir genel kültür ve tarih bilgisi vererek, dünden bugüne bir köprü kurmaya çalışıyor. Dün bunlar vardı bugün bunlar var ve yarın isim değiştirseler de yine bunlar olacak diyor.
    Dün şu kurumların içinde olanlar bugün farklı kurumların içinde ismi İslami de olsa ama hizmet etikleri yerin bu topraklar dışında olduğunu sıradan vatandaş
    bilmese de onlara hizmet edenlerin çoğu bunun farkında, bilincinde diyor yazar.

    Ortada kaybolan bir kadın ve onu arayan bir anne ve bunu çözmeye çalışan bir gazeteci. Hançer'de bir medya mensubunun içerden yaşadıklarının resmedilmesi yer alıyor. Bunu yaparken de 'kaybolan kadın' karakteri olayın ortasına oturtulup, etrafı dolduruluyor.

    Okunması kolay, günümüz dili kullanılmış, akıcı, düşündürücü bir kitap. Tavsiye edilir. İlginç bilgilere rastlayacaksınız. Tarih ve siyasetle ilgili yayınları takip etmiyorsanız belki anlatılan dolaylı kavramın hayal mahsulü bir şey olduğunu sanabilirsiniz ama tamamen gerçektir.

    Kaybolan kadını ararken siyasetin karanlık yüzüyle karşılaşmalar, dünden bugüne gelen siyasi atmosfere göndemeler yapıyor.

    Hançer'den bahsedilmişken El-Hüseyni'den bahsetmeden geçilmez ve öyle de olmuş. Ortadoğu tarihi içinde mutlaka bu isim geçer. Filistin'de, İsrail'de, Ürdün'de, Suriye'de, Irak'ta yani kısaca bu coğrafyada adı sürekli geçen bir kişidir, el-Hüseyni. Osmanlı devrinde İstanbul'da askeri okulda okumaya gelen ve savaş çıkınca tekrar geri dönen, bir zamanlar Osmanlıcı sonradan İngiliz sevdalısı ve daha sonra da Alman sevdalısı olma sürecinde yaşananlara da kısaca değiniliyor. Ama bu kısım başlı başına bir konudur.

    Kitapla birlikte İstanbul'un çeşitli semtleri arasında dolaşıp, tarihi, turistlik yerler olmasa da yine de İstanbul'un hatta artık eski İstanbul diye tarif edeceğimiz yerlerinde bulunan çeşitli mekanlara girip çıkacağız.

    Kitap bittiğinde şunu düşündüm. Güzel bir çalışma ve hatta biraz daha uzatılabilirdi. Yani uzatmadan kasıt, tekrarlar değil, bazı yerler biraz daha ayrıntılı işlenebilirdi.
    Dini siyasete alet edenlerin bir örneğidir esasında 'hançer'. Yani bu fikriyat, dış devletlere doğrudan veya dolaylı gönül bağlılığın bir sembolü de sayılabilir.


    Medya dünyasında yaşanan olaylardan küçük kesitler sunuyor bize yazar. Mustafa Hoş bu kitabıyla Abluka, Çığlık, Big Boss kitaplarını harmanlayıp,
    bir çatı hikayeyle siyasal islamcıların küçük bir kesitinden bahsetmiş diye düşünüyorum. Abluka kitabı ile medya dünyasında hem işletmelerin hem de kişilerin nasıl el değiştirdiğini görebiliyorduk. 'Tek Adam' sevdalısı bir takım kişilerin ülkeyi 'tek ses'e çevirmesinin de hikayesini burada okuyacağız.

    Mustafa Hoş'un eline sağlık. Big Boss'u okuyup beğenmiştim. Abluka'ya şöyle bir üstten bakmıştım, Çığlık'a ise daha başlamamıştım ama yakın zaman da o iki kitabı da okuyacağım.

    Ezcümle: Alın, okuyun ve okudukça şaşıracağınız bol miktarda konu olacağını da bilmenizi isterim. Ayrıca bu kitaptan sonra kendinizi bazı araştırmalar içinde de bulabilirsiniz.
    Örneğin ben bu kitaptan çok çok önceleri Serdar Akinan'ın
    Buzdağı Buzdağı kitabını da okumuştum ve orada ayrıntılı bilgiler mevcut. Ya da Soner yalçın veya Cengiz Özakıncı'yı okumak istersiniz. Ama ben uzun zamandır elimde olan Kudüs Müftüsü Kudüs Müftüsü Hacı Emin El- Hüseyni nün kitabını okudum. Onun da yakın zamanda incelemesini buraya yazacağım.