• Özgür olmak için, çalışmak lazım. Yaşamak için, çalışmak lazım. Mutlu olmak için, çalışmak lazım. Her şeyi hak etmek lazım, sonra düzelecek.
  • Hayır rızkını vermediğimiz, veremediğimiz müddetçe ne çocuk, ne nüfus istemeyiz. Karnını doyuramadığımız, sıhhatini koruyamadığımız, tahsilini temin edemediğimiz her çocuk, “Bu memlekete yüz milyon lazım!” diyenlerin gözüne, onları gaflet uykularından uyandırmak için sokulmuş birer parmaktır. Bize yarının hastanelerini, darülacezelerini, cezaevlerini dolduracak, cahil mesleksiz, serseri yüz milyonun lüzumu yok! Bize, insan gibi yaşamak, hayatın nimetlerinden istifade etmek imkanlarına, hiç olmazsa bu sakat tedbirleri tavsiye edenler kadar sahip yirmi milyon vatandaş, daha faydalıdır. Bunun için işi kabuğundan değil, çekirdeğinden ele almak evvela bu memlekette sefaletle, cehaletle içtimai müsavatsızlıkla, hulasa bütün geri taraflarla hep birden mücadele etmek lazımdır. Hiçbir içtimai mesele tek başına var olamaz, hepsi birbirine zincirleme bağlıdır. Zincirin bir halkasını ele alıp üst tarafını unutursak, köylerde on çocuk doğurup bilgisizlik, bakımsızlık, sefalet yüzünden ancak ikisini yaşatabilen anaları, sıtmadan, veremden ölen, trahomdan kör olan yetişkinleri düşünmeden “Fazla çocuk doğurmuyoruz da ondan küçük ve geri millet olarak kalıyoruz!” diye bağırırsak, gülünç vaziyete düşmüş oluruz
  • J.B.Russell’ın Kötülüğün Tarihi serisinde ikinci kitapla devam ediyoruz. Şeytanın tezahürlerinden birisi olan Lucifer’ın geç #Yahudi ve erken Hıristiyan geleneğindeki yansımalarını öğreniyoruz. Ancak bir hususu ifade etmek zorundayım burada. Zira bu #kitap birincisi (Şeytan) gibi her okuyucuya hitap etmeyebilir. Özelde alanında akademik çalışmalar yapmak isteyen, genelde de konuya ilgi duyanlar için okunası bir #kitap. Ancak konuya ilgi duyanların dahi birinci kitabı okuyup -öyle okuyup da geçerek değil- özümsedikten sonra bu kitaba başlaması yerinde bir adım olacaktır. İlk kitapda kötülüğün #insan hayatındaki kişileştirmelerini ve #dinler tarihindeki yerini görmüştük. Bu seferse sorgulayıcı bir üslupla ilerliyoruz. Sorgulayalım sorgulamasına da önce anlamak lazım gelir değil mi? “Neden?” sorusuyla başlayalım.
    Tanrı, -islami olarak Allah- neden iyi ve kötü ikilisine izin vermiştir? Neden kötülüğü uzaklaştırmak ve silmek yerine var olmasına izin veriyor? Her şeyi bozup yok eden karanlık prensi neden meydana getirdi? Birçok yanıt verilebilir buna ve biz de birçok yanıt verelim. Kötülük mantıksal bir sorundur. Yani iyi, kötü olmadan, kötü de iyi olmadan anlaşılamaz. İyiyi ancak kötüden ayırdığımız zaman anlayabiliriz. Belki de Tanrı, kötülüğün var olmasını istemiştir. Çünkü kötülüğün de bir seçenek olduğunu anlamazsak, erdemi kavrayamayız. Tanrı, kötülüksüz bir dünya yaratmış olsaydı, karşıt kötülük bizi ayartmasaydı erdeme de ulaşamazdık. Kötülüğün büyük ve korkunç gücü zihinlerimize kazınmasaydı, Tanrı’nın büyük ve dehşetli iyiliğini kavrayamazdık. Sevaplarımız ya da günahlarımız var. İnanıyoruz ya da inanmıyoruz. Belki de Allah’ın varlığının bilinemeyeceğine inanıyorsunuz. Yaşamın başlangıcına dair çok çeşitli iddialar var. Ne olursa olsun bildiğim bir şey var ki, herhangi bir yaratıcının varlığına inanmadığınız zaman hayatınızın da pek bir anlamı kalmıyor. Düşünsenize varsınız yarın yok olacaksınız. Ne anlamı kaldı o zaman yaşamanın. Allah’ın koyduğu kurallarla yaşamak zorunda değilsiniz. Dur, hemen zındık deme dinle bi. Şeytana bile kendisine isyan edecek özgür iradeyi vermiş Allah; sana da bana da bize de istediğimiz gibi özgür yaşama iradesi vermiş. Ama demiş ki geldiğinde görüşürüz ey Ademoğlu. Bunları söylüyorum da ben farklı bişey mi yapıyorum. Hayır, ben de kendi istediğim gibi yaşama özgür iradesini kullanıyorum. Günahlarımın bir bedeli elbette olacak. Ama sanırım doğruya doğru yavaş çok yavaş da olsa ilerliyorum. Karanlıklar prensiyle bir savaş halindeyiz. İster ontolojik olarak Allah’ın yarattığı, ister ilkesel olarak insanların zihinlerinde var ettiği bir olgu olarak düşünün fark etmez. Çünkü insan yaşamında kötülük var ve biz iyi insanlar ya da iyi olmaya çalışan insanlar kötülükle savaş halindeyiz. Ruhlarımızın aydınlığa ulaşmasını engellemeye çalışan bir kötülük bu. Kafamızın içinde 100 milyar sinir hücresi vardır. Bunların sadece yüzde 15’i etkin durumdadır. Kafamızdaki o ormanın içinde yer alan her bir ağacın altında binlerce uzantı var. Toplamda 100 trilyon civarında birbiriyle bağlantı kurmaya hazır dallar var şu anda burada. Devasa bir bilgi ağına sahibiz ama neredeyse hiç erişimimiz yoktur. Geliştirilmeye açık bir beynimiz var. İyilikle kötülük arasındaki ilişki de buna benzer. Birbiriyle bağlantı halinde olarak gelişecek ve nihayetinde üst erdeme ulaşacağız. Sadece iyiliğin ordusundaki safımızı terk etmeyelim ve …… Sanırım iyi olmaya çalışalım. Üçüncü seride görüşmek üzere…
  • "Sekülerizmin dokunulmaz kılındığı ve İslam'ın dokunulabilir kılındığı bir ülkede hiç kimse hiçbir gerekçeye dayanarak umuttan söz edemez. Umut da çünkü bizim için bir uyuşturucu haline gelmiştir. Halbuki umut etmek demek farkında olarak yaşamak demek... Ucuz umutların ötesine geçtiğinizde, Allah siz ona yönelik bir iradeyi temsil ettiğinizde size en güzel olanı irade eder.
    O'nun sınırlarını gözettiğinizde size lütfeder. Oysa siz O'nun hiçbir sınırını koruyamiyorsunuz.
    Seküler bir hukuk, seküler bir eğitim seküler bir ekonomi, seküler bir kültür içindeyiz. Bunu unutuyoruz çoğu zaman.
    Artık şunu açıkça soylememiz hatta haykirmamiz lazım: Şu kadar yüzyıldan bu yana maruz kaldığımız kültürel terörizme yanıt vermeye başaramadı. Bu utanç verici bir konudur ama zaten başaramadık.
    Bu "folklorik" dindarlığın ya da bu "romantik" dindarlığın yapabileceği bir şey değil. Zihin dünyamız küresel bir kültürel istila altında bunun tarafından dönüştürülüyorsunuz ve buna yanit veremiyorsunuz, İslam'ı iddialarda bulunuyorsunuz. Peki, bu ne demek?
    İslam'ı bir kıyl ü kal haline getirmek, bir dedikodu konusu haline getirmekten ibaret bir. şey bu.

    Bir kişi Kitabı Kerîm 'le temansi olan bir kişi tüm bunları görür, ama her gün binlerce defa
    Kitabı Kerîm' in okunduğu bir yerde
    "Kur'an bilincinin" oluşmamış olması ibaretamiz bir durumdur, utanç vericidir.

    Bugünün Türkiye 'sinde Mehmet Akif hala anlaşilabilmiş değildir.
    Bilindiği üzere o "İnmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin /Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için" demiştir ve bugün Kitabı Kerîm sadece ve sadece mezarlıklarda okumak için okunuyor.
    Mezarlıkta ve mezarda yatanlar için okunuyor
    Hayata soyleyek hiçbir şeyi yok sanki. Hiçbir ayetin toplumsal, siyasal, hukuki karşılığı yok.
    Herhangi bir ayetin karşılığının olması için nitelikli bir çaba yok. Bunu söylemek niçin umutsuzluk işareti olsun, söylermisiniz?
    O taktirde ne yapacaksınız? Karşılığı yoksa o zaman karşılığı olması için ne yapılması gerektiğini konuşacaksınız.

    Niçin bir karşılığı yok, ben bunun için ne yapmalıyım, Kur’ân niçin sadece mezarlıklarda okunuyor, niçin bir bilgi felsefesi çıkarılamiyor, bir dünya görüşü perspektifi oluşturulamıyor?
    İŞTE tüm bunları genç kuşaklar yeniden toplumun, hayatın, tarihin, siyasetin gündemine sokacaklar."

    (Atasoy Müftüoğlu / Yeni Bir Dilin İnşâsı
    s. 87- 88)
  • Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım.
  • bedel ödeyecekler.
    they would pay.
    bedel ödeyecekler.
    they would pay.
    bedel ödeyecekler.
    they will fucking pay for this.
    .
    .
    .
    her ne kadar 'they would pay' başka başka şeylere çevrilebilse de benim aklımda her zaman 'bedel ödeyecekler' olarak kalacak. Ne yazık ki.

    Ben bu serinin bir yerinden girsem, çıkacak bir yer bulamam. Lanetlemeye kalksam lanetlerimi yazmaktan düşüncelerimi yazamam. Cut, Daniel ve Bonnie'nin nasıl gebermesini istediğimi yazsam yanlış tarafımı ortaya çıkarmış olurum... En iyisi sessiz kalmak ve her zamanki gibi normal şeylerden bahsetmek -ama pardon, bu kitapta normal hiçbir şey yoktu...

    4.kitabın yani Üçüncü Borç kitabının sonunda Jethro ve Kestrel vurulmuştu. Nila'yı Daniel'a vermişlerdi.. İşte ben bu sondan sonra seriye bayağı ara verdim.

    Geri döndüğümde aynı sahneden devam ediyordu, Nila Daniel'ın olacakken.. Jasmine ortaya atlayıp 'Jethro'dan sonra ben doğdum, Jethro öldüğüne göre İlk Doğan benim' diyor. Yani Nila artık Jasmine'in. eheheh. Bayağı şaşırmıştım ama şaşırmamalıydım çünkü ben artık 'burada bitti işi, bitti, kesin bitti, nasıl kurtulabilir ki?' dediğim an bir kurtuluş yolu çıkıyor.

    Yani böyle olmasını istemediğimden değil de.. neyse...

    Jethro ve Nila kitabın yarısından fazlasında ayrı gayrı. Nila işkence üstüne işkence çekiyor. Yani işkence dediğim de basit bir şey gibi algılanmasın. Bildiğimiz işkence aletleriyle yapılan işkenceler. Artık işkence aletlerini dakika başı aratmak zorunda kalıyordum.. Ben artık bu adi şerefsizlere küfür etmekten yoruldum.

    Jasmine ve Flaw olmasa Jethro ve Kestrel domuzlara yem olmuştu. Jethro uynadı, iyileşti. Kestrel komada...

    Ben, her ne kadar Jethro onu sevse de Third Debt'ten sonra Kestrel'i sevmiyorum. Sevemem de yani. Üzgünüm. Ama uyanıp savaşa katılması güzel olurdu, o ayrı.

    Bonnie, Nila'yı yanına çağırıp eski fotoğrafları gösteriyor. Aynı Nila ve Jethro'ya benzeyen iki kişi Owen ve Elisa. Tek aşık olanlar Nila ve Jethro değilmiş yani. Yıllar önce de bu borç lanetinde birbirine aşık olanlar olmuş. Ve bu iki kişi Nila ve Jethro'nun ikizi gibi.

    Tabii ki, aşık olduklarını öğrenmişler. Owen'ı öldürüp, Elisa'ya işkence etmeye devam etmişler. Cut ve Bonnie, yine aynı şeyin yaşandığını düşünüyor... yanılıyorlar eheheh Jethro ölmedi.

    Neredeyse 3 hafta Jethro hastanede, iyileşiyor.. Bu sırada Nila'yı merak ettiği, ne durumda olduğunu bilmek istiyor. Delirecek durumda. Kurşun yarasını unutup, hastaneden kaçar ama doktor bırakmıyor. En sonunda oradaki görevli bir kadına telefon nereden alabileceğini soruyor. Görevli kadın gitmesine izin veremeyeceğini söylüyor. Bir kaç kat aşağı inmesi gerekiyor çünkü... En sonunda kendi telefonunu Jethro'ya veriyor. Jethro, yaşadığını söylemesi gereken biri olduğunu söylüyor. Yani ben olsam bu kadar uzatmazdım bile flkjdg direkt, telefonumu verirdim. Kadın da öyle yaptı. Ertesi gün Jethro'ya yeni bir telefon ve hat getirdi.

    Ayyy, ya o kadar ayrılıktan sonra mesajlaşmaları iyi hoştu ama ilk telefon görüşmesi beni bitirdi... kalbimi orada unuttum sanırım. Konuşma aynen şöyle;
    Nila: Hello?
    Jethro: Fuck!

    Haftalar sonra sesini ilk defa duyuyor ve tepki bu. Of Jethro ya... İkinizi çok özledim ben :'(

    Artık şu üç büyük zehirli yılanın katledilmesini görmem lazım. Yeter. Yeter. Yeter.

    Jethro Hawksridge Hall'a Nila'nın Cut, Bonni ve Daniel tarafından yine yanlarına alınıp, Jasmine'in geri planda bırakılması sayesinde geliyor. Yani artık sınıra geliyor Jethro. Nila'nın acı çekmesini istemiyor. Bütün bunları ödeteceğini söylüyor. Doğal olarak.

    Nila, işkenceden yeni kurtulmuş. Odasına yıkılmış bir şekilde dönmüş. Tamamen yıkıldığının farkında, yapılan o son şey onu mahvetti. Evet, bana yapılsaydı bende öyle hissederdim. Gerçekten bunu sadece yaşayan bilir. Daniel şerefsizi o kırmızı-siyah zar atmalarının en sonuncusunda 'ya Vaughn'ın parmakları ya da saçın' diyor..

    ya neymiş yüzyıllar önce Weaver'lar Hawk kadınların işkence etmiş.. şunu bunu yapmış. Yemin ederim hepsini parçalamak istiyorum. Bir insan bir insana bunu neden yapar? Yaparken ne zevk alır? Nasıl zevk alır?

    O Heretic's Fork zaten beni öldürecekti. 10 saniye bile boynumu o şekilde tutamadım ben, bu adi piçler odanın etrafında 3 tur dön diyor. Bir de şerefsiz Cut, tam Nila turu bitirecekken ayağını önüne koyuyor. Kız yere düşüyor. Elleri de arkadan bağlı.

    Neyse.. En son Nila tabii ki saçlarının kesilmesini seçiyor. Kardeşinin zarar görmemesi ve oyunu doğru oynamak için. Oyunu doğru oynarsa Vaughn'ı göndereceklerini söylediler çünkü. Elinden olmadan onlara güvenmek zorunda kalıyor. Başka ne yapabilir ki benim tatlı, minnoş, güçlü, savaşçı kadınım.

    Jethro, ben karar verdim. Gelip Nila'yı senden çalacağım.

    P*iç Daniel, Nila'nın saçlarını makasla kesiyor. Nila orada parçalara ayrılıyor. Odasına geldiğinde kendisine bakası bile gelmiyor. Bütün umutları sönmüş, yaşamak istemiyor daha fazla.

    O sırada penceredeki tıklama seslerini duyuyor. O soğukta pencereyi açıyor, kuşu görüyor. Kuş dediğim de ya şahin ya da kartal olması lazım.. tam bilmiyorum onun türünü.

    Kuşun üstünde bir mesaj var..
    JETHRO'DAN.. eheheh
    Nila bi' kendine geliyor.
    Bende bi' kendime geliyorum artık.
    Kağıtta 'ahıra gel' yazıyor.
    Kamera izlemeyen tek yer orası.

    Orada ne oluyor.. Aycan kalp krizi geçiriyor.
    Jethro, Nila'nın kafasındaki başlığı çıkarmasını istiyor.
    Nila çıkarmak istemiyor.
    En sonunda açtığında Jethro kesilmiş, eğri büğrü saçları görüyor.
    Şimdi en CAN ALICI kısmı yazıyorum...
    Nila'yı çekiyor, bir makas buluyor. Oturuyor. Yamuk olan, birbiriyle uyuşmayan o uzunlukları düzeltmeye başlıyor. Saçını kesiyor, düzeltiyor.
    Bir duygulanmışım, anlatamam.
    Yani bir insan böyle bir sahne okuduktan sonra başka romantik sahne okuyamam herhalde diyor.

    Final sahnesi zaten diğer kitapların sonu gibi dehşet vericiydi. Yani yine diyorum 'bundan nasıl kurtulacak? kurtulmasına imkan yok!'

    Hadi bakalım Nila, bu sefer kim alacak seni Daniel'ın ahtapot kollarından..

    Ya aşkım, umarım kimse sana bir şey yapmadan kurtarılırsın.
    Bak Jethro, Kill'den bile yardım istedi. Ben Kill'i sevmem, ama seni kurtarmaya yardım edecekse ayrı..