Onat Kutlar

Onat Kutlar

YazarÇevirmen
8.1/10
90 Kişi
·
290
Okunma
·
46
Beğeni
·
4.250
Gösterim
Adı:
Onat Kutlar
Unvan:
Türk Şair, Yazar
Doğum:
Alanya, 25 Ocak 1936
Ölüm:
İstanbul, 11 Ocak 1995
Onat Kutlar (25 Ocak 1936, Alanya – 11 Ocak 1995, İstanbul). Türk şair, yazar, düşünce adamı.

1959 yılında yayınlanan İshak ile 1960 yılında Türk Dil Kurumu ödülünü kazandı. Fethi Naci'ye göre, İshak, dünya edebiyatındabüyülü gerçekçilik akımının ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki öğrenimini, son dersinin sınavına girmeyerek, bıraktı ve felsefe okumak amacıyla Paris'e gitti. İki yıl sonra döndüğünde bir süre Doğan Kardeş Dergisi'nde çalıştı.

1965'te Türk Sinematek Derneği'ni ve Yeni Sinema dergisini kurdu. 1965-1976 yılları arasında, Türkiye'ye dünya sinemasının kapılarını açan Türk Sinematek Derneği'ni yönetti. Yusuf ile Kenan, Hazal ve Hakkâri'de Bir Mevsim adlı yurtdışı ve yurtiçi festivallerde çok ödüllü filmlerin senaryolarına imzasını attı. 1985'te Berlin Film Festivali'nde jüri üyeliği yaptı.

İstanbul Film Festivali Düzenleme Kurulu'nda ve İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı İcra Kurulu'nda görev yaptı. 1994 yılında Fransız hükümetince verilen L'Ordre des Arts et des Lettres ödülüyle onurlandırıldı. 30 Aralık 1994'te Cafe Marmara'ya bırakılan bombanın patlaması sonucu ağır yaralandı. Aynı patlamada arkeolog Yasemin Cebenoyan da yaşamını yitirdi. Kutlar, 11 Ocak 1995'te yaşamını yitirdi ve Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. Olay, İBDA-C tarafından üstlenilse de faillerin yakalanmasıyla PKK tarafından düzenlendiği ortaya çıkmıştır.


Onat Kutlar Gazel Kutlar ve Mazlum Kutlar isimli iki oğul sahibidir.
Hayata atılır atılmaz silik, donuk, renksiz, tembel, kayıtsız, faydasız, mutsuz insanlar olup çıkıyoruz. Niçin?
Biliyorum, bana huzur veren şey, seni sadece rahatsız edecektir. Sen bana deli diye bak. Her şey çözülür.
120 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
Onat Kutlar, Türk Şair, Yazar, Sinema ve Fikir Adamı yazıyor biyografisinde. 59 yaşında terör saldırısı sonucu öldürülene kadar bütün bu dallara katkıda bulunmuş elinden geldiği kadar. Bakarsınız hayatına, şu anki konumuz 23 yaşında Gaziantep'den İstanbul'a geldikten sonra yazdığı ilk kitabı, 9 öyküden oluşan İshak.

İlk önce İshak'la tanışmamı sağlayan kitaptaki öyküleri anımsatan rüya gibi incelemesiyle tabula rasa 'ya ve kitap hakkında yaptığı yorumları doktora tezi boyutuna ulaşan Metin T. 'ye teşekkürlerimi sunarak başlayayım incelemeye.

Anladığım kadarıyla öncelikle içindeki öykülerle olmasa da üzerine yapılan olumlu eleştirilerle kült statüsüne ulaşmış bir kitap bu. "Güney Amerikalılar yapıyor da bizimkiler neden yapamıyor"a cevap olarak “Daha Marquez Büyülü Gerçekliğin ne olduğunu bilmiyorken, 23 yaşında yazmış bu kitabı” diyor eleştirmenlerimiz-(Fethi Naci). Sürreal edebiyat var bir yerde- farklı tabii, Ama ben Sait Faik'in bazı öykülerini kafamda bu akıma uydurdum sürrealdan çok, cahillliğimden.

Peki ne büyülü gerçeklik, o çok bilinen reçel isteyen hayalet tanımından farklı olarak? Bence bir çocuğun ya da yaşlı bir kadının hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı dünyasını örnek gösterebiliriz. Farklı şeyler de olabilir tabi, ama ben büyülü gerçeklik içeren kitap/filmlerde korkutucu şeyler gördüğümü hatırlamıyorum fazla. (Gerçi Pan'ın labirenti sıkıntılıydı biraz kabul etmek lazım)

Onat Kutlar'ın bu kitabında da bazı öykülerde gerek anlatımdan, gerekse olaylardan sanki bir rüyanın içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama çoğunda bu rüya karabasan oluyor. Kötücül bir şeyler var bu hikayelerde, ama bağlıyor sizi kendisine her kötü şey gibi. Şu alıntı mesela, #32126239 -bencil kediler, kuşlar filmini hatırlatıyor insana biraz.

Kitabın başında Onat Kutlar'ın 1977 yılında ikinci baskı için yazdığı önsöz var. Bazı incelemelerde hikayelerden daha iyi olduğu söyleniyor ki, buradaki anlatım, kitabın hikayesi gerçekten güzel. Buradan yazarın diğer deneme kitaplarını da okumam gerektiğini anlıyorum. Yalnız bu önsözden sonra, hikayelerde “küçük, alçakgönüllü kesitler”, yazarın çocukluk gençlik yaşamından bölümler bulacağımı düşünürken bambaşka şeylerle karşılaşıyorum.

Hayır, o söylenilen büyülü gerçeklik değil beni şaşırtan. Üslubu öncelikle, betimlemeler ya da metafor kullanımları olağanüstü. #32232377 ya da #22706502 gibi alıntılarda tutuluyorsunuz yazarın diline. Kullanılan kelimelerin tam yerinde olduğunu görüyorsunuz , daha uygun olamayacağını biliyorsunuz , fazladan bir söze gerek kalmadığını anlıyorsunuz. Yani benim yaptığım gibi konuştukça konuşmuyor Onat Kutlar. Kısa ama vurucu hikayelerle etkiliyor insanı.

Üslubu anlattık, ya kurgu. Hayır, havada şeyler yok hikayelerde, olan bir şeyler var. Durum hikayeleri değil, onlarca sayfa betimleyip sonuçta bir şey vermeyenler gibi hiç değil. 7-8 sayfada kurguluyor hikayeyi. Okuyorsunuz, bir şeyler anlıyorsunuz. Kafanızda soru işaretleri oluşuyor, tekrar okuyorsunuz – başka bir şey fark ediyorsunuz. "Yoksa şöyle miydi? "diyorsunuz, tekrar okuyorsunuz, başkasıyla konuşuyorsunuz. Yani bitmiyor hemen hikayeler, yaşatıyorlar kendilerini daha sonra içinizde. Netlik, kesinlik arayanlar karşı çıkabilirler belki ama kötü bir şey değil kesinlikle bu söylediğim.

Bazı hikayelerde gerçekten Marquez'vari bir sıcaklık varken, bazılarında Poe'nun nefesiyle ürperiyorsunuz sanki. Ama kitabın sonunda düşündüğünüz tek şey var: “Ben neden bugüne kadar ıskaladım bu kitabı”. Her açıdan zamanında kendisine verilen değeri hak ediyor bu kitap şu an nispeten unutulsa da.

Peki ne yapmamız gerekiyor; bir yerden başlamak gerek tabii. İlk önce kitap gibi kısacık ama aynı seviyede değerli olan bu incelemeyi (#22780326) okuyup bir şeyler hissedip hissetmediğinizi sorun kendinize. Bu soruya cevabınız evetse, YKY'nin 72 sayfalık 4. baskısı halen satılmakta. Alıp sindire sindire okuyun kitabı. Daha sonra tekrar okuyacaksınız zaten. Kitap bittikten sonra da, Li-3 'ün Onat Kutlar'a ithafen yazdığı 23 hikayesine göz atabilirsiniz. (#31885227) O da bu kitaba girebilecek kadar güzel bir hikaye çünkü.

Kendisini 23 yıl önce kaybetmiş olsak da geç kalmış sayılmazsınız. Bilinmeyi, okunmayı hak eden birisi Onat Kutlar.
120 syf.
İshak uzun zamandır aradığım bir eser. Aradığımı unuttuğum bir anda karşıma çıktı ama hep bir yerlerde duruyormuş diyeceğim inanmayacaksınız, okuyana kadar belki. Öyküler, ama neyin öyküsü, hayır belirsiz, kesintili değil aksine net serüvenler. İfade etmekte zorlandığım imgelemi testerenin keskin, tırtıklı yüzeyine bıçağın insafına bırakmakta gönüllü olup olmamakta. Sayfaları çevirdikçe, bu hikayeleri yüzlerce kez okudum dedim kendime. Sonra kafama dank etti. Soyunmak gibi bu. Bedenlere bakıp 'ne var hepsi aynı ' der ama iş soyunmaya gelince son parçalarda tıkanıp kalır insan. "mahremiyet" işte sizi bağlayan bu. yazarın kaleminin tadına doyulmaz yönü. Hangi hikayeye girse onun kelimelerini tanırsınız böylece. Durun daha bitmedi. Cesaret konusunda pek atak davranamayacağınızı sezmiş gibi organlarınıza göz diker yazar; boğazınızı tıkayan adem elmanıza belki. Nişan alır ve tam isabet... Konuşarak ne çok anlatamadık kendimizi
Belki biraz susmalıyız bu hikayelerin içinde. Nefesimizi yazara teslim etmeli kavalının iç burkan tınısına kapılıp fareli köyüne İshak'ı, at cambazlarını, dördüncüyü, kepçe kızı, Yunus'u tanımak için uğramalıyız.
118 syf.
İshak: Zaman Zaman İçinde

Anahtar Kelimeler: Onat Kutlar, İshak, Öykü, Kesit, An, Anadolu.

1950 Kuşağı’nın öykücü simalarından Onat Kutlar, güzel sanatlar, hukuk ve felsefe eğitimi almış çok yönlü bir sanat insanı. TRT için hazırladığı programları ve Ferit Edgü’nün “O” romanının uyarlaması olan “Hakkâri’de Bir Mevsim” filmi başta olmak üzere, yazdığı film senaryolarıyla bilinen Kutlar, Marmara Oteli’nin pastanesinde bir bombanın hedefi olana dek yazın ve basın hayatını, kurucu kadrosunda yer aldığı “a” dergisi, Cumhuriyet gazetesi gibi çeşitli oluşumlar çevresinde sürdürdü.

İshak, ilk defa 1959 yılında a Dergisi Yayınları tarafından basıldı. Kitap aynı zamanda Kutlar’ın basılan ilk öykü kitabı. İshak basılmadan önce Seçilmiş Hikâyeler dergisinde öyküler yayınlayan Kutlar’ın bu ilk öykü kitabı, 1960 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü kazandı. Kutlar’ın sinema ve öykü dışında şiir ve deneme dalında da eserleri var.

İshak, yayınlanışının 50. yılı dolayısıyla YKY tarafından 2009 ‘da 3000 nüsha olarak basıldı ve her bir nüsha numaralandırıldı. Elimdeki nüsha 1524 damgasını taşıyor. Kitabın sunusunu “Solistlerden oluşan bir koro:1950 Kuşağı” başlığıyla yapan Doğan Hızlan, Kutlar’ı ve 1950 Kuşağı’nı etkileyici bir üslupla takdim ediyor. Ayrıca kitabın 1977’deki ikinci baskısında yer alan Kutlar’ın ön sözü de 50. yıl özel baskısında. Kutlar yazınına ve İshak’a dair ilk elden tanıklık etme fırsatı veren ön söze, Kutlar’ın minyatür bir poetikası dense yadırganmaz.

İshak, Kutlar’ın 20’li yaşlarda yazdığı 9 adet öyküden oluşan hacimsiz ancak özgünlüğü ve derinliği göz ve zihin dolduran bir öykü kitabı. Kutlar’ın ifadesiyle “İshak, bir Anadolu kentindeki gerçeklerin ne yorumudur ne de sorunların çözümü. Küçük, alçakgönüllü kesitlerdir bu öyküler.” Gerçekten de İshak, bir Anadolu kentinde, Gaziantep’te, geçen anların betimlenişidir. Öykülerde yer verilen aksiyon bir cümleye sığabilecek kadar sıradan olsa da Kutlar’ın “zerreden şümusa” kadar an içinde var olan hiçbir şeyi atlamayan dikkati, sıra dışı betimlemeleri ve özgün hayal gücü, kesit öyküsü yazmanın hakkını veriyor ve İshak’a Türk edebiyatının içinde ayrı ve kalıcı bir yer hazırlıyor. Döneminde de hak ettiği değeri gören İshak, Doğan Hızlan’ın ifadesiyle “Iskalanmamış bir kitaptır.”

İshak’ın insanı insan, mekânı Anadolu’nun duvarları geyikli halılar kaplı odaları, yeni yıkanmış taş avlularıdır. Kutlar sanki, ön sözde yakındığı aydınların Anadolu’yu unutuşuna somut bir sitem gönderip “İşte Anadolu... Gerçeği budur.” diyor.

Anadolu’dan taşıp gelen bu 9 öykü, zamanın birkaç sayfa yazıda kafeslenerek muhafaza edilişi. Kutlar’ın yazın gücü “an”ı hakkıyla dillendirmeye o kadar yetiyor ki, bu öyküleri okuyan, kadranların ilerlemediğinden şüphe duymuyor.

İshak’ı kimler okuyabilir?

İshak’ı bir zamanlar Anadolu’da yaşamak isteyenler okuyabilir…
İshak’ı bir anın içinde memnun bir tutsak olarak yaşamak isteyenler okuyabilir…
İshak’ı halı kaplı duvarlara sırtını yaslamak isteyenler okuyabilir…
İshak’ı yorgun ayaklarını serin avlularda dinlendirmek isteyenler okuyabilir…


Not: Bu inceleme, beni Onat Kutlar’la tanıştıran İbrahim Bey’e… Teşekkürle…
80 syf.
Onat Kutlar 82 darbesi sonrasında cezaevlerine kapatılarak işkence gören, ağır cezalar alan insanlara toplumun suskun kalmalarını onlara verilen en büyük ceza olarak görür. Bu suskunluğa "bir alçakgönüllü başkaldırı" olarak adlandırdığı mektupları iki yıl boyunca bir sanat dergisinde kendisine ayrılan köşede yazar. Alıcıların isimlerini açıklamaz. Ancak yazar kitabının 'Ek Söz' bölümünde önce Hüseyin Baş'a, sonra da Orhan Taylan'a, Ali Sirmen'e, Dr. İsmail Beşikçi'ye, cezaevlerine doldurulan gençlere, tüm onurlu ve direnen dostlara yazdığını belirtiyor.

En başta Erdal Öz'ün bu mektuplara yanıtı olan mektubu vardı. İçerdeki insanın yasakları aşabilmek için için üstü kapalı da olsa duygularını, düşüncelerini, gönlünden geçenleri olabildiğince yazarak anlatmaya çalışır. İçerde yazılanlar aslolandır, gerçektir. Şimdiye kadar içerdeki adamın yazdıkları ilginç olmuştur. Dışarıda yazılanların yaşanırlık kazanmadığı için içeride yazılanların yanında sönük kalır diyor Erdal Öz. Ancak yazarın dışardan yazdığı bu mektupları içeriden yazılmış mektupların başarılarıyla yarışır, birikim dolu, umut ve bilinç aşılayan nitelikte buluyor.

Sıcacık bir arkadaş sohbeti tadında, içtenlikle yazılmış dostça sarmalayan satırlar kitabı elimden düşürmedi, hiç bitmesin istedim. İlk sayfalarından itibaren büyük bir merak, heyecanla bu kitap mektubu defalarca okudum. Zihnime, yüreğime kazıldı.

Onat Kutlar “şimdi değilse ne zaman konuşacağız ölümü, özgürlüğü, aşkı, tutkuyu, duvarları, çocukları, acıyı, sevinci, ortak düşlerin bulanık gecelerini, geçmişi ve geleceği, oyunları, bahçeyi, denizi ve nice şeyleri” diyerek anlatmaya başlıyor. Ve öyle bir anlatıyor ki bu nice şeyleri kendi kültür birikimi, insan sevgisiyle, içtenliğiyle, görüşleriyle, sade ve özgünlüğüyle duygular kabına sığmıyor taşıyor. Umutları yeşertiyor.

‘Yalnız değiliz’de yaşanan günlerin toprağına acının, yalnızlığın tohumları ekildiğini ama gene de unutmadan yapabileceğimizin bir insan elinin sıcaklığındaki dayanışmayı gerçekleştirmek olduğunu bunun da her şeyi değiştirebileceğini yazmış.

‘Balyoz ve Özgürlük’te baharı simgeleyen kuşlara benzettiği, yüzlerindeki şaşkınlık, moral ve umuttan bir de aralarında sınıf farkını silen giysilerinden tanıdığı gençlere Balyoz isimli kısa filmi hatırlayan olup olmadığını ve bir süredir gittiği sinemalarda giysilerinin, tavırlarının, gülüşlerinin farklı bir sürü genç görüyorum ama siz neredesiniz diye soruyor. Son bölümde yanıtını veriyor onlardan biri. Okumalısınız.

İçerden yazılmış birkaç mektuba yer verilmiş ki Onat Kutlar okurları bu mektupların kendisininkilerden daha çok etkileyeceğini yazmakla yanılmamış. Direnen, onurlu insanların yazdığı, yüreğinizi kanatan, gözlerinizi dolduran, insan olmanın gururunu yaşatan o mektupları okuyun. 80’li yıllarda yazıldığına bakmayın siz. Çürümeyi, kokuyu duymuyor musunuz? Kara civciv gibi aydınlıklara koşmanın, balyoza direnmenin zamanı değil mi? Tam da ihtiyacımız olduğu sırada. “Yeter ki kararmasın…”

Yazar ve kitapla ilgili linklere bakmak isterseniz:

A. İliç / Balyoz
https://www.youtube.com/watch?v=ywlYQVjO7u4

“Onat Kutlar'ın yaptığı her şey; şiir, öykü, sinema, demokrat ve aydın oluşu da öyledir, derinden bir his bırakır, tıpkı onunla hiç karşılaşmadan, onunla tanışmadan benim de hissettiğim duygunun iyiliğe gülümsemeye benzer bir şey olması ve bunun hep süreceğine olan sarsılmaz inanç gibi. Demek ki uzağı ve uzakları olmayan birinden, Onat Kutlar'dan söz etmiş oluyoruz bunları söylerken.” Haydar Ergülen

http://www.artfulliving.com.tr/...bir-senliktir-i-2353

Onat Kutlar: Deniz Gezmiş Üzerine
https://www.youtube.com/watch?v=B_klj-ZG070

Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.

Onat Kutlar

Bombalı bir saldırıda yitirdiğimiz aydın insan Onat Kutlar’ı özlemle anıyorum, kalemi daha çok yazmalıydı.
120 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Okuyan herkesin farklı anlamlar ve bambaşka tatlar çıkartabileceği öyküler bunlar. Burada sadece yazarın giriş öyküsü olan “Horozlar”ı kabataslak ele aldım. Aksi halde her bir öykü için öykünün kendisinden daha uzun bir öykü çıkarılabilirdi. Birkaç cümleye bir haydutluk yapmış bir yazarın, kibarca vurgunudur bu diyebilirim. Kendi adıma metaforu ve araya yemlenmiş usta işi izahları yakalamaya çalıştım. Öküz altında buzağı aramaya kalkışmayan sade bir bakışla dahi okunsa keyif verecek yazarla ve öyküleriyle beni tanıştıran üstat tabula’ya selam ederim. (Öyküler içinde en beğendiklerimin ise “Kediler” ve kitaba ismini veren “İshak” olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.) Bundan gayri tek öykülük spoiler içerir.

Ve içsel bir sorgu başlar. Dünya ne idi? “Serseri rüzgârların çalkalayıp durduğu karmakarışık bir su yüzeyi! ” Ya kendisi? “Ağır bir taş!” Dinlenmek için ne yapardı büyükanne, “Dibe çökerdi.” “Kim bilir belki de bütün ömrü boyunca her şeye bu özgürlüğü düşünerek katlanmıştı. Gittikçe sevindi ve büyüdü içinden. Artık yağma yok diye geçirdi.” İstese yüzebilir, hatta suyun üstüne çıkabilir, kendini belli edebilirdi. Ama istemedi. “İstese elini yemeğe uzatabilirdi. Ama uzattığı anda bu üstünlüğünü kaybedeceğini biliyordu. Öbürlerine küçümseyen gözlerle baktı.”

“Yüz yıla yaklaşan ömrüne” ve “bunca değerli görünen bir yığın deneyine” kıs kıs gülüyorlardı. Ne de olsa artık bir bunaktı. İçinde büyüyen ne idi? Anlamak; zavallılığı: Yaşamın sürekliliği karşısında tek kişilik yaşantılara saplanmış ömürlerin acizliği. Neydi büyüyen sevinç; olsa olsa bir arzu, daha önce görülmemiş 'bir horozlanmak isteği!' Ama kime? Neden bu denli yakındı hissettiği duygu, “Sanki bir zamanlar horoz muymuş, yoksa horozların içinde mi doğmuş, yoksa bir gece düşünde bir horoza mı binmiş, yoksa erkek horozlar, dişi horozlar?.. Ne bileyim.” Uyanmak vaktidir şimdi, bir kez olsun kuşatan nesnelerden ve anlamaz, duvar gibi görüşlerden ayrışmak, bütünün oyununu bozmak, horozu uyandırmak…
“Horozları uyandırmak istedi. Tam bunu yapacaktı sedir gıcırdadı. Ve büyükanne aile çevresinin sert kalıpları içine düştü. Artık horozlan doğrudan doğruya uyandıramazdı. Bir yol bulmalıydı. Ama o kadar çeşitli yollar vardı ki, düşündü düşündü, sonunda en tuhafını en olağanı budur diye seçti.”
Neredeydi gerçekten? Biliyordu işte. Kavramıştı düzenin içinde saklanan saçmalığı. “Sonsuz bir gülünçlüğün ortasındaydı.” Yıllara bölünmüş yaşantılar ve gerçeğe karışmış büyük menkıbeler. Bütün kapıların çıktığı oda aynıydı ve aynı küf kokusu her odada duyuluyordu; çürümek...
“Büyükanne fırsatın henüz geçmediğini düşündü. Yeniden, «Ö-örö-ööööl.» diye bağırdı. Çocuk şaşkınlıkla fırladı kalktı yerinden. «Niye ötüyorsun büyükanne be?» dedi. Kadın kocasının kulağına eğildi, «iyice bunamış.» dedi. Adam başını salladı. O anda büyükanne durumunu kavradı. Sonsuz bir gülünçlüğün ortasındaydı.”

Hayır, asıl o kendisini ve dünyasını çürüten 'saat' ile alay ediyordu.
80 syf.
Dokuz öyküden oluşan bu kitapta yazar, diline aşina olmayan birini daha önsözden, anlatımındaki mükemmellikle yakalayıveriyor. Betimlemeleri ile olsun, "an"dan yakalayıp bize sunduğu karelerle olsun, anlattıklarını okurken gözümüzde rahatlıkla canlandırabiliyoruz. Bunda yazarın sinema ile iç içe oluşunun da payı büyük. Kısacık öyküler, sinema karelerine dönüşüveriyor birden bire ve kısacık bir "an" da olsa, o öyküye dahil oluyorsunuz. "Horozlar"ın büyükannesine kah gülüyor, kah acıyorsunuz, "Hadi"deki küçük kızın korkularına ortak oluyorsunuz, "Yunus"ta hastalık ve kasvet iliklerinize işliyor, "Çatı"da Güleç Osman'a kızıyorsunuz, bir şeyi yaparken aslında onu yıkıyor muyuz, bunun düşüncesine dalıyorsunuz, "Kediler"de o yabanıl hayvanlar ile ne yapacağınızı bilemiyorsunuz, "Dördüncü"de hayal ile gerçeği birbirine karıştırıp, nasıl da "hayat" denen oyunu sahnelediğimizi, elimizin büyük mü küçük mü olduğunu ya da ne zaman kartları açık oynamamız, ne zamansa kötü bir eli hayata, sağlam bir blöf ile yedirmemiz gerektiğini fark ediyorsunuz, "At Cambazları"nda çaresizliği, "İshak"ta gizemi, "Kül Kuşları"nda ise acıyı tadıyorsunuz. Öykülerde bozkırı, taşrayı, zorlu yaşamları iyiden iyiye hissediyorsunuz. Bunda o coğrafyayı görmenin, o coğrafyayı yaşamanın veya hiç olmazsa o coğrafyaya karşı gözünü kapamamış olmanın etkisini hissediyorsunuz. Bu açıdan yazar, gerçekten de güzel bir iş çıkarmış.

Kitaptan yaptığım tek alıntıda da değindiği üzere, yurdum aydınlarının (!), burunlarının dibinde olanı biteni görmeyip bu coğrafyayı, uzaklarda bir yerlerde kabul etmeleri ve güllük gülistanlık (?) memleketimizin böylesi dertlerinin sanki hiç olmadığını kabul etmeleri, yazara ağır gelmiş olsa gerek. Bu açıdan bakarsak aydın denen insan, topluma ayna mı olmalı yoksa toplumla araya perde geren mi olmalı, bunun sorgulamasını yapmış bir yerde. Bana da kalırsa aydın dediklerimiz, bir yerde "aman fularıma çamur sıçramasın, aman ekmeğime kan doğranmasın, aman kuş tüyü yastığıma kafamı yasladığımda uykumu kaçıran çıkmasın, kimse huzurumu bozmasın" havalarında takılan bir avuç insancıktan ötesi değil. Hani diyoruz ya hep, "böyle gelmiş böyle gider" diye, işte madem böyle gelmiş böyle gider, o zaman bu memlekette "aydınım" diye geçinip prim yapmaya çalışan insanlara da ihtiyaç yoktur. Biz kendi kendimize de böyle geleni böyle götürmesini biliriz nihayetinde.

Yazarın vefatı da, öykülerine konu olan olaylar kadar trajik. Daha evvelinden konuyla alakalı bir bilgim yoktu, The Marmara Oteli patlaması ile ilgili küçük bir araştırma yaptım ve kısa bir bilgi sahibi oldum. Patlamada yazar ağır yaralanıyor ve yaklaşık on iki günlük yaşam mücadelesi sonunda hayatını kaybediyor. Teröre kurban giden bir değer olarak tarihe kazınıyor. Yaşasaydı daha nice güzel eserler bırakacaktı kim bilir...

Bunca şey söylemişken ve çok da olumsuz eleştirim yokken neden kitaba düşük puan verdim? Bunun cevabı biraz da benim öyküye bakış açımda gizli. Öyküler etkileyici, anlatım zaten ona keza, ama bazı detaylar ve imgeler, yazarın hayal gücünde oluşturduğu haliyle okuyucuya geçmeyebiliyor. Şöyle ki, yazarın hayal ederek kurduğu alemi siz, onun kurduğu haliyle özümseyemeyebiliyorsunuz. Bu durum da sanat için sanata giriyor tabii bir yerde, ama benim öykülerde aradığım şey, biraz daha net bir mesaj ve flu görüntülerin yanında biraz daha netlik içeren sahneler.
88 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Yeni tanışmaya başladığım, muazzam eserlerin bulunduğu İran edebiyatından keşke daha fazla yazarın eseri Türkçeye çevrilsede ve daha fazla yazar okuyabilsek. Kitabın başında Şems-i Tebrizî Divanından bir bölümle açılış yapılıyor.

Muhteşem bir yazın kültürü olan İran edebiyatını okurken kültürel olarak da fazla yabancılık çekmiyoruz. Okuduğum kitaba gelince içinde içinde 6 tane öykü var. Yazar düş ve gerçeği öylesine harmanlanmış ki hangisi düş, hangisi gerçek zor ayırdına varıyorsunuz. Kelimeleri öyle güzel cümleler haline getirmiş ki hayran olmamak elde değil.

Mesela" Yolun iki kıyısındaki çınar ve kavak ağaçları, henüz dökülmemiş yapraklarından karanlığı silkeliyorlardı." bu ne güzel, ne doyurucu anlatımdır. Keşke daha uzun olsaydı dedirtti.

Farsça her zaman beni cezbetmiştir. Olmadı öğrenmek için çalışmalara başlayacağız.

Kitapla kalın efenim :)
88 syf.
·1 günde·6/10
İran edebiyatına ait bir eser, kitap hakkında üzerinde durulacak bir konu varmı bilmiyorum , öykülerden oluşan kısa bir kitap , sıkılmadan okunuyor. Bize İran kültürüne dair ipuçları veriyor, belki farklı bir ülkenin edebiyatını okumanın zenginliğini de sağlıyor. Mutlaka okunması gereken bir kitap değil ama birgün denk gelirseniz benim gibi okuya bilirsiniz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Onat Kutlar
Unvan:
Türk Şair, Yazar
Doğum:
Alanya, 25 Ocak 1936
Ölüm:
İstanbul, 11 Ocak 1995
Onat Kutlar (25 Ocak 1936, Alanya – 11 Ocak 1995, İstanbul). Türk şair, yazar, düşünce adamı.

1959 yılında yayınlanan İshak ile 1960 yılında Türk Dil Kurumu ödülünü kazandı. Fethi Naci'ye göre, İshak, dünya edebiyatındabüyülü gerçekçilik akımının ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki öğrenimini, son dersinin sınavına girmeyerek, bıraktı ve felsefe okumak amacıyla Paris'e gitti. İki yıl sonra döndüğünde bir süre Doğan Kardeş Dergisi'nde çalıştı.

1965'te Türk Sinematek Derneği'ni ve Yeni Sinema dergisini kurdu. 1965-1976 yılları arasında, Türkiye'ye dünya sinemasının kapılarını açan Türk Sinematek Derneği'ni yönetti. Yusuf ile Kenan, Hazal ve Hakkâri'de Bir Mevsim adlı yurtdışı ve yurtiçi festivallerde çok ödüllü filmlerin senaryolarına imzasını attı. 1985'te Berlin Film Festivali'nde jüri üyeliği yaptı.

İstanbul Film Festivali Düzenleme Kurulu'nda ve İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı İcra Kurulu'nda görev yaptı. 1994 yılında Fransız hükümetince verilen L'Ordre des Arts et des Lettres ödülüyle onurlandırıldı. 30 Aralık 1994'te Cafe Marmara'ya bırakılan bombanın patlaması sonucu ağır yaralandı. Aynı patlamada arkeolog Yasemin Cebenoyan da yaşamını yitirdi. Kutlar, 11 Ocak 1995'te yaşamını yitirdi ve Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. Olay, İBDA-C tarafından üstlenilse de faillerin yakalanmasıyla PKK tarafından düzenlendiği ortaya çıkmıştır.


Onat Kutlar Gazel Kutlar ve Mazlum Kutlar isimli iki oğul sahibidir.

Yazar istatistikleri

  • 46 okur beğendi.
  • 290 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 196 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları