• 56 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İlkel devirlerde, temenni odur ki insanlar ilk sesleri Güneş'e bakarak çıkarmışlardır. Güneş var edendir, yaşamın kaynağıdır. Güneş varsa ışık vardır, yoksa karanlık. İlk saatin ortaya çıkışı da gene Güneş sayesinde olmuştur. Dünyamızda ilk kullanılan saat Güneş saatidir. Bir kazık, 90 derecelik açı ile yere dikilir ve Güneş'in hareketleri sonucu kazığın gölgesi hareket eder. Böylece gündüz vakitleri bölümlere ayrılmıştır. Ancak buradaki temel sıkıntı Güneş saati ile yalnızca gündüz vakitlerinin belirlenebilmesidir. Peki ya gece ne olacak? Güneş saati Mısırlı kuzenlerimizin icadıydı. Gece vakitleri için kullanılacak olan Su saati de gene bu kuzenlerimizin icadı olmuştur. Daha sonra Kum saati ve Ateş saati icat olmuş. En son ise mekanik saatler ortaya çıktı. 1300'lerin ortalarında ortaya çıkan bu saat türü, günü 24 saatlik dilimlere bölüyordu. Ayrıca zamanı da görsel olarak görebilmemizi sağlıyordu. Bunu başaran kişi ise Giovanni Di Dondi'dir. Sarkaç, sekteli rakkas dişlisi ve ağırlıktan güç alarak açlışan bu saatler, oldukça fazla ağırlıktan oluşuyordu. Zemberek sayesinde küçük boyutlarda olan ve taşınabilir özelliği bulunan saatler geliştirildi. Bunu başaran da Peter Heinlein'dı. Ancak zembereğin de bir kusuru vardı. Zemberek gerildikten sonra üstün performans göstermesi, bunun nihayetinde de performans düşüklüğü yaşamasıydı. Bu da gündebir saatlik aksamaya sebep oluyordu. Bu sefer de Cristiaan Huygens adında bir adam ortaya çıkarak balans yayını icat etti. Böylece zembereğin vücuda getirdiği aksama giderilmiş oldu. Bu arada tabi Dondi'nin tasarlamış olduğu sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşan saatte, saati görmemizi sağlayan kadran yoktu. Bunu da aslında Galileo ölmeden önce tasarlamıştı ancak somut hale getirmeden ölmüştü. Bu da Cristiaan Huygens'a nasibiyet verdi. Kadranı da Huygens geliştirdi. Şimdi ben bunları neden yazdım? Zacharius Usta'yla bu adamların ne alakası var? Cevabı basit, bu kitabın yazarı Jules Verne kardeşim. Bu adamın ne özelliği var? Jules Verne, kahin olmadığı halde kehanetimsi öngürülerde bulunmuş, gezgin olmadığı halde bir maceraperest gibi hareket edebilmiş ve bir bilim adamı olmadığı halde onlar gibi düşünerek genç nesillere ve her yaştan insana bilimi sevdirebilmiştir. Bu Jules Verne'in okuduğum ilk kitabıdır. Bu talihsiz bir büyük kayıptır. Çünkü ben çocukken de çok fazla hayalperest, tarihe meraklı, bilimi büyü gibi ilgi çekici bir teknoloji olarak gören bir çocuktum. Hayalperestliğim bazen çocuk sınırlarımı aşar, aslında olmayan yalnızca kafamda kurguladığım hayali oyuncaklarla oynar olurdum. Rüyamda büyük şahsiyetleri görmeye çalışır ama tabi ki göremezdim. Bu yüzden yarım uykuya daldığım vakit sanki rüyadaymış gibi görsel hayallerimi kontrol ederek o şahsiyetlerle konuşmalar yapardım. Bir çocuğun hayal gücünün sınırları olmadığının en açık göstergelerinden biri bizzat kendimdirim. -Bu arada eğer çocuk sahibiyseniz çocuktur anlamaz diyerek olumsuz konuşmarınızı onların yanında yapmayın; kesinlikle her şeyi anlıyorlar.- Peki madem öyleydi de neden Jules Verne kitaplarıyla daha yeni tanışıyor olmam büyük bir kayıp? Çünkü inanıyorum ki zamanında tanışmış olsaydım Jules Vern'le bugün farklı bir meslek grubunda olabilirdim. İnsanlığa güvenlik hizmeti değil de bilim hizmeti verebilirdim. Ben buna oldukça fazla bir şekilde inanıyorum. Çünkü çocukların su misali, büyüdükleri ortamın şeklini aldıklarına inanıyorum. Gene yerimizde duramadan, öznel edebiyat yaptık. Dönelim kitabımıza zira çok açılmaya gerek yok, çünkü her ne kadar Karadenizli olsam da yüzme bilmiyorum. Ve geçmiş her zaman derin ve tehlikeli sulardır. Jules Verne'in Zacharius Usta'sı... Kitaba göre bizim saat ustasına gelene kadar insanlık, ilk satır başlarında ifade ettiğim gibi Eflatun'un icat ettiği bir çeşit su saatini kullanıyorlar. Mekanizmaya değil sanata önem verilmiş, zamanın ilerleyişi umursanmamış. Akşamları yat borusu çalınıyor geceleri de avaz avaz saatler bildiriliyormuş. Zacharius Usta da işte bu sarkaç, sekteli rakkas ve kadranlı saati bulan kişi olarak mizansen edilmiş. Jules Verne zekası işte. Ama Zacharius o kadar yetenekli bir saat ustası ki yaptığı saatler gerçekten de muazzam ve göz alıcı. Ancak kitabı ilgi çekici kılan unsur Zacharius'un gizemselliği. Jules Verne ne kahin ne gezgin ne de bilim adamı değil demiştik. Ama yazılarıyla verdiği mesaj tam da buydu işte. Ama ben açıkcası biraz da ezoterizm ve okült ilimler de seziyorum. Çünkü Zacharius Usta'nın ömrü çalışan saatleri kadardır. Yani saatleri durduğu vakit kalbi de duracaktır. Buna bir nevi ölümsüzlük iksiri de diyebiliriz. Ancak Jules Verne, burada ölümsüzlüğü salt bir okültik iksire değil de bilimsel bir mekanizmaya bağlamış. Açıkcası bu tarz gelişmeleri genellikle buuuuu okültik ve ezoterik yapılanmalarda görüyoruz. Ya da duyuyoruz daha doğru bir tabir olur sanırım. Çeşitli televizyon programlarına da muhteviyat olan bir konu gizemli örgütler ve ezoterizm. Acaba Jules Verne de böyle bir okültik ve ezoterik örgütün üyesi miydi? Kafadaki deli soruları bir kenara bırakıp devam edelim. Zacharius Usta'nın yaşamının yarattığı saatlerin Zacharius Usta'ya yaşam vaat ediyor olması açıkcası beni, endişe uyandırıcı bir meraka sürükledi. Çünkü bu insanlığı aşan bir yetenek. Artık ilahisel bir boyuta geçmiş oluyorsunuz. Tam da bu durum, bizim saat ustamız Zacharius'u kibre sürüklüyor. Zacharius artık kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başlıyor. İnsan, Tanrılaşıyor. Açıkcası bunun Tanrı'nın hoşuna gideceğini sanmıyorum. Zacharius'a sonsuz bir yaşam vaat eden bu insanüstü yetenek ya Tanrı tarafından Zacharius'a bir armağandı ve saat ustamız kibre kapılarak kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başladı ya da Şeytan Zacharius'u Tanrı'ya karşı kışkırttı. Zacharius Usta'nın çırağı Aubert'e söylediği şu sözler oldukca çarpıcı ve hayret uyandırıcıdır : "Hiç beni deli yerine koyduğun olmadı mı? Bazen felaketlere yol açan çılgınlıklara kapıldığımı düşünmüyor musun? Düşünüyorsun değil mi! Kızımın gözlerinde ve seninkilerde, sık sık beni suçladığınızı gördüm. Hayatta en çok sevdiğin insanların bile seni anlamaması! Ama haklı olduğumu sana bir güzel ispatlayacağım. Başını sallayıp durma, çünkü hayretler içinde kalacaksın! Beni dinleyip anlamayı becerdiğin gün varoluşun sırlarını, ruh ve bedenin esrarengiz bütünleşmesinin sırlarını keşfettiğimi göreceksin." Bu satırlar Jules Verne'in müthiş hayal gücünün ürünü müydü yoksa bilmediğimiz başka bir dünya görüşünün mü bilinmez. Ancak Jules Verne'in Tanrı'nın eseri olan insana bakarak, ondaki ruh ve beden bütünleşmesinin bir benzerini kurgulayıp Zacharius Usta ve saatlerini yarattığı muhakkak. Zacharius Usta'nın yüreği kibir ateşiyle dolup taşmış, kendisini Tanrı gibi görmeye başlamış. İslam peygamberi Hz.Muhammed'in şu yedi şeyden kaçının dediklerinden biri sihir biri de Allah'a şirk koşmaktı. Zacharius Usta, bu sınırı fazlasıyla aşmış, Tanrı'ya meydan okumuştur. Hikayenin sonuna doğru anlıyoruz ki bu bir armağan değil bir lanettir. Ve bir lanet ancak Şeytandan gelebilir. Zacharius'un saatlerinin onun kalbi olmasını sağlayan, onu kibre düşürerek cehennemin kapılarını açtıran kişi Şeytan'dır. Bunu da Zacharius Usta'nın dini vecibelerini yerine getirmediğinden ve hatta dini terk etmesinden anlıyoruz. Ayrıca kendisini ziyarete gelen şu gizemli kişinin söyledikleri de bunu ortaya koymaktadır:

    "Belzebuth'un kendisini Tanrı'yla kıyaslamaya sizin kadar hakkı yoktu!" Belzebuth, Katolik Hıristiyanlıkta, Lucifer ile birlikte cehennemi yöneten iki cehennem lordundan biridir. "Bilgi ağacının meyvelerini yemek gerekir" ve "İnsanoğlu bilimin kölesi olmalı, onun uğruna yakınlarını ve ailesini feda etmelidir" diyen Zacharius Usta'nın son nefesini verirken cehennemden gelen şu ses kibre kapılmamak gerektiğini bir kez daha biz insanlara hatırlatmaktadır "Tanrı'nın dengi olmaya kalkışan, sonsuza kadar lanetlenecektir."
  • Henüz on yedi, on sekiz, on dokuz belki. Çoğu o kadar çocuk ki terlemiş bıyıkları, donacak sakalları bile yoktu.
  • Ülkem
    Tepeden eteğe yıkanmak için
    Aşıdan sonra paklanan
    Ovalara yayılmış kadınlar
    Evi uçsuz bir yol gibi bekleyen
    Yavruya verilecek süt gibi
    En sıcak yerinde bekleten
    O kadınlar gibi ülkem
  • Taberanî ve diğer bazı hadis kaynakların zararsız iki isnatla rivayet ettiklerine göre, Ubade lbni Samit (R.A.) der ki, "Dostum Muhammed (S.A.S.) bana yedi şey tavsiye etti:

    1 - Kesilseniz, yakılsanız, asılsanız bile Allah (C.C)'a sakın ortak koşmayın.
    2 - Mazeretsiz olarak sakın namazı terketmeyin. Kasden ve mazeretsiz olarak namaz kılmayanlar İslâm dininden çıkmış olur.
    3 - Allah (C.C)'a karşı gelmeye kalkışmayınız, çünki bu tutum Allah (C.C)'ın gazabını kazanmaya yol açar.
    4 - İçki içmeyiniz, çünki o bütün kötülüklerin başıdır.
    5 - Eşinizden , malınızdan ayrı düşmenizi isteseler bile ana babanıza karşı gelmeyiniz.
    6 - Bütün ordu kırılıp da tek başınıza bile kalsanız , cepheden kaçmayınız.
    7 - Ev halkınıza ve yakınlarınıza iyilik ediniz. Yediginizden onlara da pay ayırınız. Onlara el kaldırmayınız, onlara Allah (C.C) korkusunu telkin ediniz. "
  • 352 syf.
    ·14 günde·5/10
    Birkaç zaman önce sınıf meselesi üzerine düşünürken gaddarca davranarak sınıfın günümüzde silikleştiğini, keskin tanımlarının olmadığını, varsayılan işlevselliklerinin de artık ona dair gizli yaraları olduğunu söylediğimde iki noktada çıkış yolu bulamamıştım. Bu çıkmazlar üzerinde çalıştığım araştırma konumda ilerlememi de engelliyordu. İlki, bütün bir tarihi sınıf çatışmasıyla izah etmeye kalkışmanın kifayetsiz olup olmadığı üzerineydi. Bana kalırsa, yetersiz ve sığ bir durumdu bu. Sınıfın hâlâ var olduğunu, bütün bir seyrin sınıf çatışmasıyla yürüdüğünü söylemek eksik kalırdı. Şayet Weberyan bir arzumuz yoksa, sınıfın önceden tanımlanmış bir yapı olduğunu iddiada ısrarcı değilsek (fiyakalı olsun diye ex-ante derler), sınıfın keskin, net bir tanımlamasının olmadığını söyleyebiliriz. Hepimizin sınıf konusunu düşünürken Marksist, yaşamsal koşullarının sınıfla bağını tartışırken açık bir Bourdieucu, sınıfsal hareketlilikleri düşünürken bihakkın Weberci olması muhtemeldir. Anlaşılabilir. Yine de kimliklerimizin ne kadarını sınıfsal konumların temsil ettiğini düşününce vardığım sonucu işgal etmeye kalkışmadan, anlamaya yakın duruyorum: sınıfın kendisi hakkında peşin hükümlü değilim. Diğer muammam, kent gibi son derece muallak bir mekânın içerisindeki suç, ceza ve aktör üçgeninde topluma yeniden kazandırılmanın nasıl başarılı olacağıydı. Bunun sınıfla doğrudan olmasa da yakın ilişkisi vardı ve düpedüz damgalı bireyleri sınıftan ziyade alt-kültür ile izah etmeye cevaz verebiliyordu. Hapsedilme, İyileştirme ve Yeniden Suç İşleme, bu sorularımı cevaplamakta yetersiz kalsa da hatırı sayılır yol gösterici olmayı başardı.

    Kitap, hala sosyolog olarak görev yapan Şükrü Bilgiç’in sıkı araştırmalarının ürünü. Basım yılı itibariyle günümüzden yedi yıl öncesine ait olduğu için içeriğin güncelliği noktasında eksiklikler var. Fakat yine de benzer konuda yapılacak çalışmalar için bilhassa teorik altyapı sağlama açısından oldukça verimli. Eserin kabataslak üç ana hat üzerinden yürüdüğünü söyleyebiliriz: suç, ceza ve yeniden iyileştirme. Birbirinden çetrefilli bu üç kavramın üstesinden gelebilmek güncel ve ciddi bir problemdir. Dirsek teması içinde oldukları halde büsbütün iç içe de olmayan bu kavramların incelenmesi sağlam bir teorik altyapıyı, birbirileriyle temas halinde oldukları ve ayrıldıkları noktaları belirlemek ve kent ile birlikte irdelemek hakiki bir marifeti gerektirir. Kitabın marifeti, bu kritik durumları yansıtma noktasında zayıf, buna rağmen vermek istediği nihai mesaja yönelik takdire değer. Kitap, yedi farklı bölümden oluşuyor. İlk bölüm, konuya dair temel kavramların irdelendiği teorik çerçeveyi kapsıyor. Bu bölümde suç ve ceza kavramlarının mahiyeti tartışılmakta, mevzuatımızdaki karşılıkları verilmekte. Bu bölümde dağınık halde bulabileceğiniz kavramların bir arada, derli toplu bulunması ve yazarının da kendisini şimdilik geri planda tutması önemliydi. Çünkü takibindeki bölümde suç teorilerini ele alırken sıkça araya girip görüşlerini yansıtması ve hapsedilmeyi irdelediği üçüncü bölümde de iyiden iyiye görünür kalması kitaba arşiv ve araştırma özelliği katıyor. İyileştirmeyi dördüncü bölümde, yeniden suç işlemeyi de takibindeki beşinci bölümde ele alan çalışmanın son iki bölümü ciddi bir kaynak mahiyetinde. Bu andan itibaren kitaba yönelik bir iki eleştiriyi yazmaya başlayacağım, bu yüzden şimdilik kitabın ana hatlarıyla neleri kapsadığını vermek faydalı olacaktı.

    Lafı pek de dolandırmadan “kentli” kavramının bir hayal ürünü olduğunu söyleyerek başlamalıyım. Bunu söylemeyi önemsiyorum zira kenti anlamadan kentteki varyasyonlar üzerinde kafa yormanın bir sonuca varmayacağı görüşündeyim. Kitabın birçok yerinde Marksistlere dair tespitlerin olması umut vericiydi, fakat Marksistleri var eden şeyin bir yerde kent olduğunu görmezden gelmek ciddi bir eksiklikti. Kentin Marksistler için tastamam bir acı olduğunu, yoksulluk ve hamisi oldukları işçi sınıfının ezildiği mekânlar olduğunu ifade etmek gerekir. (Bir parantez açarak, bu noktanın önemini gösterecek bir örneği de paylaşmak isterim: Hitler gibi ayaktakımından birisini nasıl oluyor da ciddi bir birikimi olan Komünistlere karşı iktidar olduğunu anlamanın yolu kenti okumaktan geçer. Kent, bu açıdan ciddi bir turnusol kağıdıdır). Dolayısıyla, köklü bir değişimin ardındaki sebepleri arıyorsak –ki kitabın maksadının bu olduğu açık- mekân-zaman ilişkisinin ayak izlerini takip etmek durumundayız. Yaşamsal deneyimler, benlik, olanaklar ve risklerin tamamı mekânda, bir tarihsel sürecin himayesinde gerçekleşir. Suç, ceza ve yeniden iyileştirme ve yeniden suç işleme bile buna dâhildir. Kentte cereyan eden varyasyonları ele almak, bu sebeple içerimlerini aşikârmış gibi kabul etmemekten geçer.

    Suçun kavramsal olarak neleri karşıladığı, mevzuatımızda ve küresel mevzuatta suç ile ne ifade edildiğine dair yetkin bir izah kitapta mevcut. Bunlar üzerinde yeni bir izahta bulunmayı yersiz buluyorum. Bunun yerine, birkaç eksik noktaya değinerek bu şekilde çalışmaya övgüde bulunmak isterim. Yazarın tahayyülü, şeffaf bir hapishane üzerine yürüyor. Suça karışan, suçu ispat olunan, normları es geçip sapmayı tercih eden bireylerin bir süreliğine toplumdan soyutlanmasına karşın, yazarın yeniden iyileştirme üzerine notları neredeyse cezalandırmanın nerede var olduğunu anlamamıza müsaade etmeyecek kadar esnek. Sosyal, psikolojik, fiziksel, toplumsal, hukuki, ekonomik şartların maksimum iyileştirilmesi isteği, bir yerden sonra tuhaf bir hümanistik çizgiye kaymakta. Bu, bir araştırmacının şahsi talepleri de olabilir, mümkündür, fakat suçun küresel tarihini irlemeden böylesi bir talebe kalkışmak, hapishanelerin de ceza kurumunun kendisinin de maksadına ters düşecek sonuçlar doğuracaktır. Dahası, suçun da tıpkı diğer üst-kurumlar gibi bir inanç mahsulü olduğunu ıskalamazsak, küresel bir suç ve suç mekânı tasavvurunun da beyhude olacağını anlayabiliriz. Dostoyevski vicdanlı bir insandı mesela, onun tahayyülündeki suç, yoğun bir ağrı çeken Raskolnikov’undan mülhemdi. Onun nezdinde suç, bir adalet çeşidiydi. Kafka da Gregor Samsa’sı üzerinden suça farklı şekilde baktı. Birçok örnek sıralanabilir. Anlayacağımız şey, küresel bir suç ve ceza tanımlamasının arızalı hale geldiğidir. Müşterek bir tanımla yapmak, bir nebze daha faydalı ve sonuca yönelik olur. Daha da önemlisi, mekânda cereyan eden suçların mekânla ve zamanla diyalogu da ıska geçilmeden, kapatılmanın patolojisine ulaşacak süreçler bu kritik anların izahında saklıdır.

    Mekân, benlik, suç ve ceza hakkındaki eksiklerinden sonra, kitabın ekseriyetine dair fazlasıyla olumlu tespitler yapabiliriz. Her şeyden önce, kapsamlı ve maksadına uygun anket çalışmalarından, saha notlarından ve araştırma yöntemlerinden oluşan kitabın donanımlı olduğu açık. Bu açıdan tipik bir arşiv ve katalog özelliği de taşıdığı söylenebilir. Diğer yandan kapatılma ile birlikte başlayan sürecin içerimlerini anlatmakta ve olası problemleri tespit etmekte de faydalı bir çalışma. Kurumsal hizmetlerin ulaşım ve kendisinden faydalanan bireylerin etkileşimlerine dair hassas tespitlerin bulunduğu kitabın sosyal yaşama yeniden kazandırma üzerine de söyleyecek şeyleri oldukça fazla. Kısmen üslup konusunda yetersiz olduğu hissini verse de elbette onanmış ve bastırılmış bir eserin alanındaki eksikleri giderdiği açık bir gerçektir. Eserden bu yönde faydalanmak gerekir. Çalışmanın sonuç ve değerlendirme kısmına referans olacak şekilde alınabilecek önlemler listesi sunularak tespit edilen noksanlıkların giderilmesi yönünde tavsiye ve bilirkişi raporu görevi de üstleniyor. Kıymetli, kaynak olabilecek teorik bir eser. Derine, kavramsal ilişkilere ve kente yansımasına inmeyi aklınıza getirmediğiniz sürece elinizin altından eksik etmemeniz gereken bir kitap.
  • 590 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Nevzat Başkomiserle yaptığımız uzun soluklu tarih gezisi beni İstanbul'un geçmişiyle tanıştırdı, geçmişe döndüm geçirilmemiş yılların acısına. Krallar, sultanlar, padişahlar mimarlarla görüştüm. Nice Entrikalar, ölüm fermanları, aşklar, ihtirislar, hayal kırıklıkları ile karşılaştım. Hem hüzünlendim, hem güldüm, yeri geldi hadi ama bu kadar da basit olamaz dedim. Dediğimde boğuldum çünkü derinliğini sonradan anladım. Bugüne geldim İstanbul'a baktım gözlerim karardı güneşi göremedim yüksek binalardan, hafriyatın tozundan. Eve girdim, oturdum çalışma masama ve şu an unutmadan, aklımdakileri yaşadığım duygularla beraber kağıda dökmeye çalışacağım. Kalemim keskin olsun.

    " Byzantium'un efsanevi Kralı Byzas'la ilk Sarayburnunda karşılaştım yani körler ülkesinin(Kadıköy) karşısında.

    Zamanım az olduğundan aceleyle Konstantinopolis dönemine gittim. Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma imparatoru 1. Konstantin'i gördüm, milattan sonra 330 yıllarında Roma'nın başkenti seçilen bu şehre bakarken, gelecekte gökdelenlerle dolacak ıssız, uçsuz bucaksız topraklara bakakaldım, birden bir sarsıtı geçirdim.

    Denizi görebileceğim yükseklikte olan bir surun üzerindeydim. etrafıma bakındım Nevaz Başkomiseri gördüm. N'oldu, neredeyiz der gibisinden bir bakış attım. Anladı bakışlarımdan tabi, ne de olsa tecrübeli bir polisti. 'Konstantinopolis'in yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan surlardasın, arkanda da adını bu surlara vermiş, surları yaptıran 2. Teodosius' dedi.

    Arkamı dönüyordum ki Ayasofya'yı gördüm. Neler olduğunu anlayamadım ama zamanda yolculuk yaparken vakit çok hızlı geçiyordu herhalde, aynı, zamanı yakalamaya çalışan zavallılar gibiydim. Mevlana'nın sözü geldi aklıma 'Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim.' Bu mükemmel tapınağı yaptıran Jüstinyen, Tanrı için yapılmış bu mabedi, kendisini devirmek isteyen isyancıları bir meydanda toplayıp yaktıktan sonra inşa ettirmiş. 'İnsanın içinde yaşatmış olduğu tezatlık olsa gerek hem tapındığı Tanrı uğruna yapılıyor mabet hem de Tanrı'nın kullarını -30 bin insan- gözünü kırpmadan öldürüyor' diye düşündüm. Hem Allah diyorsun hem de eziyet ediyorsun.

    Hagia Sophia'yı İstanbul'un yedi tepesinden birinde seyreylerken, yine bir sarsıntı geçirdim ama bu seferki çok farklıydı, daha önce olmayan bir sarsıntı deprem gibi ama deprem değildi. Toplar, gülleler, kılınç sesleri, kesif kan kokusu, taşların yıkılışı... ve kulağımda bir çınlama, derinden gelen bir ses 'Konstantinopol bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.' Peygamberimizin hadisine mazhar olmuş bir hükümdar ve zekasıyla hayranlık uyandıran,Fatih Sultan Mehmet. Onu Ayasofya'dan içeri girerken gördüm ve öyle bir yürüyordukşi ihtişamından çekindim.

    Hemen karşısında Sultanahmet Camisini yapmış ecdat, ama o ihtişamlı yapıya gelmeden önce Kanuni Sultan Süleyman adına yapılmış Süleymaniye Camisi vardır. Caminin mimarı Koca Sinan'dır. Nezat Başkomiser başladı anlatmaya. Mimar Sinan yaklaşık 100 senelik ömrü hayatında 375 tane eser inşa eder ama konu aşka gelince dünyanın kralı olsa da aşk ferman dinlemez. Mimar Sinan ile ilgili şunlar anlatılır. Gariplerin dertdaşı Mimar Sinan bir türlü sevdiği kıza -Kanuni'nin kızı Mihrümah Sultan'a- kalbini açamazmış. Rivayet odur ya Üsküdar'da Mihrümah Sultan'ın da istemesiyle Koca Sinan 'Mihrimah Sultan' adında bir cami yapar. Sultan ikinci kez cami yapılmasını isteyince bu sefer Mimar Sinan camiyi bilerek Edirnekapı'ya yapar çünkü bu iki caminin Mihrümah Sultanın ismine gönderme yapan bir özelliği varmış. Mihr, güneş demek, mah ise ay. ilginç olan şudurki, senenin belli zamanlarında Üsküdar'dan doğan güneş Edirnekapı'da batar ve Koca Sinan güneşin doğduğu yere bir cami ayın doğduğu yere bir cami yaparak Mihrimah Sultana olan sevgisinin bir bakıma hiç bitmeyeceğini de eserleriylen yansıtmış olur." dedi Nevzat başkomiser peki kimdir bu Nevzat biraz da onunve arkadaşlatını inceleyelim.

    Kitabın kurgusundan ayrı bir kurguda sadece genel tarihten bahsetmeye çalıştım. Tarih, çok şey demek. Din, bilim, felsefe, sanat, teknoloji, tıp, kimya, fizik, simya... hatta kocakarı ilaçları bile tarih demektir çünkü insanın yaşanmışlıklarıdır onu insan yapan ve anlaşılmasının yoludur tarihi öğrenmek, anlamak ve anlatmak. Tıpkı
    tarih felsefesindeki Hans-Georg Gadamer'in de dediği gibi
    "Tarih bize ait değil, biz ona aitiz." Hele ki tarih İstanbul ile ilgiliyse ayrı bir tatlı oluyor diyelim ve

    Gelelim bazı karakterlerin incelenmesine:

    Çok zordur sıradan, standart bir insan olmak. Başkarakter Nevzat başkomiser de çok sıradan bir insan, görevine bağlı, hiss-i muhasebesini her daim içinde yaptıktan sonra söylevlerini ağzından döken ve her zaman hüsn-ü zan ile hareket etmeye çalışan biri hatta ve hatta kitabın sonlarına doğru olayların sır perdesi açılmaya başlayınca, istemediği bir sonuç çıkacağını anlayan Nevzat Başkomiser kendi iç hesaplaşmasında, kendinden kaçıyor ve şöyle bir cümle söylüyor " 'Sarayburnu' dedim. Bunu Nevzat'a karşı çıkarak, kendime karşı çıkarak söylemiştim."

    Başkomiserin ekibinde bulunan Ali Komiser ve Kriminolog Zeynep, kurgunun anlatıcısı olan Nevzat Başkomisere göre bariz bir şekilde birbirlerinden hoşlanıyorlar. Zeynep'in cinayet hakkındaki teorilerine her seferinde karşı çıkan bizim garip yol arkadaşımız Ali, çoğu sefer de sağlam bir kadın mantalitesinin bu olaylardaki hayal kurma ve gerçeği algılayabilme yeteneğini unutuyor ve Zeynep ile aralarındaki rekabette kaybeden taraf olmayı başarıyor. Başarıyor diyorum belki de kalbi aklının gerisinde kalıyor ve sevdiği kişiyi yenmeyi göze alamıyor ve belki de böyle yaparak aşkta kazanmayı umuyor. Bunu hep birlikte göreceğiz.

    Zeynep ile Ali aşk çemberinin etrafındayken Başkomiser Nevzat ne halde? Başkomiserimiz dertli, neden mi? Ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş. Çok sevdiği kızını ve eşini...
    Ve birçok insan gibi hayatın sunduğu acıları istemeden de olsa tatmış biri, çaresiz olmaktan bile çaresiz, düşmüş olduğu girdapta ve kimsenin yardım elini kabul etmiyor, Ve bir anda hayatındaki kara bulutları güneşe çeviren bir kadın, Evgenia. Kibar, alımlı ve müşfik. Konuşmasıyla sempatik, mezeleriyle eli tatlı bir melek yardım elini Nevzat'a uzatıyor dahası Nevzat'ın bir türlü çıkamadığı girdaba onun için müdahil oluyor ve Nevzat'ın hayatı yıllar sonra bir anlam kazanıyor.

    Nevzat Başkomiser: tecrübeli, mantıklı
    Evgenia: sevgi dolu, müşfik, kibar
    Ali: öfkeli, aceleci, aşık
    Zeynep: zeki, nazlı

    Not: İlk incelememdi belki biraz karışık olmuş olabilir. Kitapla ve sevgiyle kalın.